Irak-ABD İlişkilerinin Niteliği Değişiyor


Irak-ABD İlişkilerinin Niteliği Değişiyor
Bayram Sinkaya, Stratejik Analiz, cilt 9, no 103 (Ocak 2008).

14 Ekim Salı günü Irak Başbakanı Nuri El-Maliki Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani ve iki yardımcısı ile biraraya gelerek ABD ile Irak arasında görüşmeleri tamamlanan güvenlik anlaşmasının son taslağını görüştüler. Maliki’nin yardımcısı Ali el-Debbag da nihai taslağın 17 Ekim’de toplanması beklenen Ulusal Güvenlik için Siyasi Konsey* üyelerine verildiğini açıkladı. Daha sonra Kabine’ye ve Meclis’e sunulacak taslağın buralarda onaylanması ile birlikte ABD ve Irak arasında “Birliklerin Geçici Bulunuşu ve Çekilmeleri Hakkında Anlaşma”nın  31 Aralık 2008 tarihine kadar tamamlanması beklenmektedir.
Bu anlaşmanın en önemli sonucu Irak ile ABD arasındaki ilişkilerin niteliğinin değişmesidir. Böylece 19 Mart 2003’te başlayan Amerikan işgali tamamen sona erecek ve iki bağımsız devlet arasında “normal” ilişkiler tesis edilecektir. Peki bu anlaşmaya neden gerek duyulmuştur? Bilindiği üzere, ABD liderliğindeki koalisyon güçleri Irak’ın işgalinin ardından BM Güvenlik Konseyi tarafindan alınan 1483 nolu karar ile “işgal yönetimi” olarak kabul edilmişti. Güvenlik Konseyi daha sonra aldığı 1511 (16 Ekim 2003) sayılı karar ile ABD liderliğindeki koalisyon güçlerini Irak’ta istikrarın ve güvenliğin sağlanması için Çokuluslu Güç olarak yetkilendirmiştir. 28 Haziran 2004’te Koalisyon Geçici Yönetimi’nin egemenliği Iyad Allavi yönetimindeki Geçici Irak Hükümeti’ne devretmesi ile işgal resmen son ermişti. İşgal sonrası yönetime ilişkin 1546 sayılı Güvenlik Konseyi kararı ile Çokuluslu Güç, Irak’ta  sürekli bir hükümetin kurulması beklenen 2005 yılı sonuna kadar Irak’ın güvenliğini sağlamakla görevlendirilmişti. Ancak, bu karar Çokuluslu Gücün yetkisinin  Irak hükümetinin isteği üzerine veya oniki ayda bir yeniden değerlendirilmesini öngörmüştür. Bu hükme dayanarak, ABD liderliğindeki koalisyon güçlerinin Irak’taki varlığı ve askeri yetkisi 11 Kasım 2005’te ve 28 Kasım 2006’da Irak hükümetinin talebi üzerine BM Güvenlik Konseyi tarafından bir yıl süreyle uzatılmıştır. Irak hükümetinin isteğiyle Çokuluslu Gücün yetkisi, 18 Aralık 2007’de Güvenlik Konseyi’nin 1790 sayılı kararı ile son defa olmak üzere yeniden 31 Aralık 2008 tarihine kadar uzatılmıştır. Böylece, Irak’taki ABD askeri varlığı üzerindeki BM şemsiyesi 2008 yılı sonunda kalkmaktadır. İşte bu anlaşma ile Irak’taki Amerikan askeri varlığına yeni bir çerçeve sağlanmış olacaktır.
Hem iki devlet arasında normal ilişkilerin tesisi, hem de BM sonrası Irak’ta Amerikan askeri varlığının sürdürülebilmesi yönünde atılan ilk adım Irak Başbakanı Nuri el-Maliki ile ABD Başkanı George Bush arasında, Kasım 2007’de imzalanan İlkeler Anlaşmasıdır. İki devlet arasında uzun süreli işbirliği için imzalanan bu belgede belirtilen prensipler çerçecevesinde yürütülecek görüşmelerin Temmuz 2008’den önce tamamlanması hedeflenmiştir. Bu çerçevede, taraflar arasında müzakereler Mart 2008’de başlamıştır. Müzakerelerde iki ayrı anlaşma üzerinde çalışılmıştır; birincisi iki ülke ilişkilerinin temellerini düzenlemesi öngörülen Stratejik Çerçeve Anlaşması, ikincisi Irak’ta bulunan kuvvetlerin statüsüne ilişkin anlaşmadır. Müzakereler sırasında ABD’nin kimi talepleri (50’den fazla sürekli üs; geri çekilme için bir takvim belirlenmemesi; hava sahasının denetlenmesi, tek taraflı askeri operasyon yapma yetkisi, askeri personelin ve diğer sözleşmeli personelin Irak kanunlarından tam muafiyeti – Amerikan yetkilileri ısrarla sürekli üs taleplerinin olmadığını belirttiler ancak geri çekilmeye ilişkin herhangi bir takvim sunmaktan kaçındılar.) Irak’ta yönetim de dahil olmak üzere hemen hemen bütün siyasi grupların tepkisini çekmiş, görüşmeler Mayıs ve Haziran aylarında durma noktasına gelmiştir. ABD Başkanı Bush’un müdahalesiyle müzakereler yeniden başlamış ve Ağustos ayının sonlarında anlaşmaların sonlandırıldığına dair haberler yayılmıştır. Bu süreç içerisinde kuvvetlerin statüsü anlaşmasının taslak metni basına sızdırılırken stratejik çerçeve anlaşmasına dair hernagi bir bilgi verilmemiştir. Bununla birlikte Stratejik Çerçeve Anlaşmasının büyük ölçüde İlkeler Anlaşmasındaki hükümleri tekrar etmesi beklenmektedir.
Şu anda Irak’ta görüşülen ve onay süreci başlatılan anlaşma, kuvvetlerin statüsüne ilişkin anlaşmadır. Kuvvetlerin Statüsü Anlaşması ( Status of Forces Agreement) ABD’nin, ülkesinde askerlerinin bulunduğu her devlet ile yaptığı, yabancı topraklarda bulunan askerlerin haklarını ve yükümlülüklerini, yabancı güç konuşlandırmanın ayrıntılarını – askerlerin üniforma giymelerinden silah taşımalarına, posta ve bankacılık işlemlerinden iletişim işlemlerine – düzenleyen teknik anlaşmalardır. Irak ile yapılan anlaşmanın taslak metnine göre Irak hükümeti el-Kaide, diğer terörist gruplar ve yasadışı güçlere karşı mücadele ederken geçici olarak Amerikan güçlerinin desteğini talep edebilir. Bu anlaşmaya göre yapılacak askeri operasyonlar, Irak hükümetinin onayı ve Iraklı yetkililer ile tam koordinasyon halinde yürütülecektir. Ayrıca Amerikan askerlerinin Irak’tan çekilmesi için bir tarih belirlenmiştir. Amerikan askerleri 2011 yılının sonuna kadar Irak’tan ayrılacaktır; ancak Irak hükümeti bu sürenin bitiminden sonra da Amerikan askerlerinin kalmasını isteyebilir. Bu süre zarfında “ciddi” ve tasarlanmış görev-dışı suç işlediklerinde Amerikan askerleri, Irak makamları tarafından koğuşturulacaktır. Çok tartışmaya yol açan sözleşmeli personel ise üslerde veya üs dışındaki askeri görevleri sırasında işledikleri suçlardan dolayı Amerikan kanunlarına tabi olacaktır. Ciddi ve tasarlanmış görev dışı suçlarından ötürü Amerikan güçleri Amerikan gözetiminde tutulacak ve sorgulama ve yargılama için Iraklı yetkililere teslim edilebilecektir. Taslağa göre Amerikan güçleri Irak kanunlarına göre Iraklı şüphelileri suçlamaksızın tutamayacaktır. Üzerinde çokça tartışılan konulardan Amerikan askerlerinin bulunacağı üsler ile bunların sayıları ve yerlerine dair herhangi bir hüküm taslak metinde yer almamıştır.

     Iraklı siyasi grupların çoğu, ABD ile yapılacak güvenlik anlaşmasına bu anlaşmanın Irak’ın egemenlik haklarını zedeleyeceği, Irak topraklarının komşuları aleyhine kullanılabileceği endişesiyle ve yabancı askerlerin geri çekilmesine ilişkin bir takvim belirlenmediği gerekçesiyle karşı çıkıyordu. Bu nedenle 2011 yılı sonunda Amerikan askerlerinin çekileceğinin belirtilmiş olması anlaşmaya muhalefeti azaltacak ve Irak yönetimini rahatlatacaktır. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi bu bir teknik anlaşmadır ve BM Güvenlik Konseyi şemsiyesinin kalktığı bir ortamda Irak ile ABD arasında güvenlik işbirliği ilişkilerinin esası, Irak’ta bulunan Amerikan askerlerinin görevleri ve yetkileri ile bunların nerelerde konuşlandırılacağı hususları belirsizliğini hala korumaktadır.


* Cumhurbaşkanı ve Yardımcıları, Başbakan, Siyasi Parti liderleri ve Meclis Başkanı ile yarımcılarından oluşan danışma organı.

İran Meclis Seçimlerinin Yansımaları

İran Meclis Seçimlerinin Yansımaları

14.03.2012 
    
Bayram Sinkaya*

Yıllardır iktidarda olan otoriter yönetimlerle anılan Ortadoğu son bir yıldır demokratikleşme taleplerinin merkezinde olduğu Arap Baharı ile çalkalanırken İran geçtiğimiz Cuma günü (2 Mart 2012) 9. kez Meclis seçimleri için sandığa gitti. Halkın oy kullanmak üzere “seçim merkezlerine akın etmesi nedeniyle” oy kullanma süresi beş saat uzatıldı. Resmi açıklamalara göre katılım oranının yüzde 64 civarında olduğu seçimlerde üç binden fazla aday 290 sandalyeli “İslami Şura Meclisi”nde üyelik için yarıştı.

Bu resim İran’ın demokratikleşme açısından otoriter Arap rejimlerinden çok önde olduğunu gösteriyor. Ancak İran’daki siyasal sisteme ve seçimlere daha dikkatli bir gözle bakıldığında İran’da demokratikleşme sorunlarının çok ciddi olduğu görülecektir. Öncelikle İran’da yapılan seçimler hibrid bir rejimin yansımasıdır. Yani Meclis’in İran siyasal sitemindeki yeri ve etkinliği dini kurumlar tarafından ciddi şekilde sınırlanmıştır.[1] Ayrıca Rehber Ayetullah Ali Hamanei’nin Meclis’e sık sık müdahale etmesi Meclisin etkinliğini sınırlayan başka bir faktör olmuştur. Diğer taraftan İran’da yasama (meclis) ve yürütme (cumhurbaşkanlığı) seçimleri ayrı ayrı yapıldığı için kısa vadede İran hükümetinin şeklini ve politikalarını etkilemeyecektir.
Meclis hükümet üzerinde ancak yasa çıkarma sürecinde ve yasamanın yürütmeyi denetleme imkanlarını kullanarak etkili olabilmektedir. Bu nedenle cumhurbaşkanı ile siyasi açıdan uyumsuz bir meclisin ortaya çıkması hükümeti orta vadede zor durumda bırakabilir. Bu nedenle etkisi sınırlı da olsa ülkenin genel siyasetinin seyri ve siyasi elitlerin konumlanışı açısından Meclis seçimleri önem kazanmaktadır.
İkincisi, 9. Meclis seçimleri “olağanüstü şartlar” altında yapılmıştır. Bir kere muhalefetin önemli bir kısmı kuşatma altına alınmıştır. Haziran 2009’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerine hile karıştırıldığı iddiasıyla yaygın protestolar düzenleyen reformcu “Yeşil Hareket”in önde gelen liderleri Mir Hüseyin Musevi ve Mehdi Kerrubi bir yılı aşkın zamandır ev hapsinde tutulmaktadır. Rejim yanlılarının “fitne” hareketi olarak nitelediği Yeşil Hareket siyasi arenadan tasfiye edildi. 2009 seçimlerinde hile yapıldığını ve oyların çalındığını ileri süren, Yeşil Hareket’in ana akımını oluşturduğu reformcular büyük bir çoğunlukla hem aday olma sürecinde hem de oylama sürecinde adil olmayacağını düşündükleri Meclis seçimlerini boykot etti.
Böylece 9. Meclis seçimleri kamuoyunda “muhafazakârlar” olarak bilinen, ancak kendilerini ilkeci (osoulgera / principlist) olarak adlandıran bir grup elitin kendi içinde çekişme sahasına döndü. Aslında ilkecilik, devrimci radikal değerler ile dini değerleri savunan, Ayetullah Hamanei’nin liderliğini destekleyen ve reformculara karşı ortak bir blok oluşturmak üzere bir araya gelen geleneksel muhafazakârlar ile neoradikallerin kendilerini tanımlamak için kullandıkları bir isimdi. 2009’da Yeşil Hareket’in şiddetle bastırılmasının ardından daha önce ilkecileri oluşturan geleneksel muhafazakârlar ile neoradikaller arasında dış siyaset ve ekonomi üzerinden farklılıklar ortaya çıkmaya başladı. O dönemde Mecliste etkili olan ve Ali Laricani’nin temsil ettiği geleneksel muhafazakârlar, Ahmedinecad yönetimindeki İran’ın dış politikada Batıdan ve Arap dünyasından izole olmasına, dış politikadaki başarısızlıklar yüzünden İran’ın yaptırımlara maruz kalmasına ve Ahmedinecad hükümetinin “populist” politikalarına karşı çıkmaya başladı. Geleneksel muhafazakârlara yakınlığı ile bilinen Rehber Hamanei uzun bir süre Ahmedinecad’ın liderliğindeki neoradikaller ile geleneksel muhafazakârlar arasında denge gözetmeye çalıştı.
Geleneksel muhafazalar ile neoradikaller arasındaki çatışma bir süre sonra Cumhurbaşkanı Ahmedinecad ile Rehber Hamanei arasındaki ilişkilerin bozulmasıyla, hatta gerilime dönüşmesiyle sonuçlandı. Ahmedinecad’ın İstihbarat Bakanı Haydar Moslehi’yi Mayıs 2010’da görevden almasına karşın Rehber Hamanei’nin Moslehi’yi görevine iade etmesi, buna karşılık Ahmedinecad’ın bir müddet inzivaya çekilerek resmi toplantıları protesto etmesiyle iki lider arasındaki gerginliği net bir şekilde ortaya koydu. Bu gelişmeden kısa bir süre sonra Ahmedinecad’ın yakın dostu, dünürü olan ve daha önce İsrail ile ilgili sözleri ve İslam ile İranlılık arasındaki ilişki hakkındaki beyanatları yüzünden büyük tepki çekmiş olan Cumhurbaşkanlığı Sekreteri İsfendiyar Rahim Meşai, İmam Mehdi’nin dönüşü ile ilgili fikirleri nedeniyle geleneksel muhafazakârların saldırısına maruz kaldı ve sapkınlıkla suçlandı.[2] Meşai ile birlikte ona yakın kişiler de sapkın cereyanın (inhirafi) mensupları olarak yaftalandı ve İran rejiminin yeni düşmanları olarak lanse edilmeye başlandı. Bu saldırıları Ahmedinecad’ın danışmanlarından İRNA Direktörü Ali Akbar Javanfekr’in yargılanması ve İran tarihinin en büyük banka skandalında Meşai, dolayısıyla Ahmedinecad ile ilişkili kişilerin yolsuzlukla suçlanması izledi.[3] 
Ahmedinecad-Hamanei gerginliği sırasında neoradikallerin Ayetullah Mesbah-Yazdi önderliğindeki radikal İslamcı kısmı Ahmedinecad’dan desteğini çekti. Ahmedinecad’dan desteğini çekenler Mesbah-Yazdi’nin himayesinde Mukavemet Cephesi (Cepheyi Payidari) adında yeni bir siyasi oluşum içine girdi. Bu bölünmelerin neticesinde ilkeciler 9. Meclis seçimlerine üç ayrı büyük liste halinde girdi. Bunlar Hamanei’nin sadık destekçileri ve geleneksel muhafazakârları temsil eden Birleşik İlkeciler Cephesi (Cepheye Mottahede Osoulgerayan), Mesbah-Yazdi destekçilerinin oluşturduğu Mukavemet Cephesi ve Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın destekleyen Tevhid ve Adalet Cephesi’nden oluşuyordu.[4]
Seçimlere siyasal partilerin çatısı altında girilmediği için siyasi hareketler “bağımsız” olarak yarışan adaylardan hangilerini desteklediğini ilan ediyor. Bir adaya birden fazla siyasi hareket destek verebildiği için seçimler sonucunda hangi grubun ne kadar oy aldığını kesin olarak tespit etmek mümkün değil. Kesin olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik İlkeciler Meclisteki sandalyelerin yaklaşık üçte birini kazanırken Ahmedinecad destekçileri azınlıkta kaldı.[5] Bu durum Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın görevdeki son yılının zor geçeceği anlamına gelmektedir. Bu siyasi gelişmeler en çok Ahmedinecad ve “sapkın cereyan” ile arasına mesafe koyan ancak geleneksel muhafazakârlardan da ayrı duran radikal İslamcı Mesbah-Yazdi’nin bağımsız bir hareketin lideri olarak ortaya çıkmasını ve yükselmesini sağlamıştır. Dolayısıyla İran’da siyasi mücadele bundan sonra radikal İslamcılar ile geleneksel muhafazakârlar arasında devam edecektir.
Üçüncüsü, seçimlere katılım iki açıdan güvenlik sorunu olarak görülmektedir. Birincisi İslami rejim düşmanlarının İran’daki siyasi gelişmeleri maniple ederek İran’a zarar vermeye çalıştığına inanılmaktadır. Bu inanış ülkede siyasetin çoğulcu ve katılımcı bir şekilde yürütülmesinin önünde ciddi bir engel olmaktadır. İkincisi, İranlı yetkililer göre 1979’dan beri yapılan bütün seçimlere katılım İslami rejimin halk nezdindeki meşruiyetini göstermektedir. Bu bakışa göre seçimlere yüksek düzeyde katılım sadece yönetici elitlerin belirlenmesini sağlamaz, aynı zamanda “düşmanların” rejimin halk arasında desteğini kaybettiği/kaybedeceği ümitlerine büyük bir darbe vurur. Bu nedenle halkı seçimlere teşvik etmek için yapılan yayınlarda kullanılan her oyun “düşmana” vurulan bir darbe ve dini bir vecibe olduğunun altı çizilmiştir. İran üzerinde uluslararası baskının arttığı şu günlerde bu yönde yapılan propaganda İran halkının seçimler için seferber olmasını sağlamıştır. Netice itibariyle oluşan yüzde 64 üzerindeki katılım İran yönetimi için bir başarıdır.
Lakin bu hususta seçim sonuçlarına olan güvenin eksik olduğuna işaret etmek gerekir. Rejim yanlısı kaynaklar halkın seçimlere büyük çoğunlukla rağbet ettiğini ileri sürerken rejim muhalifleri oylama merkezlerinin boş fotoğraflarını servis etmektedir. Hal böyle iken 2009’da oylarının “çalındığı”na inanan insanların bu seçimlerin sonuçlarını güvenilir bulması için hiçbir olumlu gelişme olmamıştır. Aday olduğu Germsar bölgesinde seçimi kaybeden Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın kızkardeşi Pervin Ahmedinecad dahi usulsüzlük yapıldığını ileri sürmesi,[6] İran seçimlerine olan güvenin büyük ölçüde sarsıldığının en önemli işaretidir. 
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi* 


[1] Bkz. Bayram Sinkaya, “İran İslam Cumhuriyetinde Siyasal Yapı ve Yönetim,” M. Şahin & T. Yılmaz (der.) Ortadoğu Siyasetinde İran, Ankara, Barış Kitap, 2011, s.3-49.
[2] Bkz., “Chronology of Controversy: Who is Esfandiar Mashaei?” Irandiplomacy, 30 Kasım 2010, (http://irdiplomacy.ir/en/news/22/bodyView/9503/Chronology.of.Controversy.html).
[3] Bkz., E. Erdem Aydın, “A Seperation? The Principalist Divide and the Parliamentary Elections in Iran,” TESEV Dış Politika Programı, 10 Şubat 2012, (http://www.tesev.org.tr/UD_OBJS/PDF/DPT/OD/YYN/TESEV_Erdem_Aydin_Iran_March_elections.pdf).
[4] Bu konuda bkz. Pınar Arıkan, “Meclis Seçimleri öncesinde İran’ın Siyasi Haritası,” ORSAM Dış Politika Analizi, 1 Mart 2012, (http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=3265).
[5] “Ahmedinejad rivals leading in parliamentary elections,” Iran Press News, 3 Mart 2012, (http://www.iranpressnews.com/english/source/118900.html).
[6] “Pervin Ahmedinejad: Seçimlere Hile Karıştı,” Radikal, 4 Mart 2012.

1. Yılında Arap devrimlerinin önündeki tehditler ve fırsatlar

1. Yılında Arap devrimlerinin önündeki tehditler ve fırsatlar

Bir yıl önce otoriter rejimlerin yıkılması, demokrasi, sosyal ve ekonomik adalet talepleriyle ortaya çıkan Arap "devrimci" hareketi, üç ülkede liderlerin devrilmesiyle "kısmen" başarıya ulaştı. Eski yönetimin devrilmesi, devrimin aşamalarından sadece birisidir. Dolayısıyla Arap devrimlerinde süreç hala devam ediyor. Peki, bu süreçte devrimlerin, yani yukarıdaki taleplerin hayata geçirilmesinin önündeki tehditler ve fırsatlar nelerdir?
Mısır'da ve Tunus'ta yapılan seçimlerin ardından bazı çevreler "devrimin çalındığı"ndan dem vurmaya başladı. Ne gariptir, tarihte çalınmayan devrim yok gibidir. Bolşevik devriminden İran devrimine bütün devrimler çalınmış veya ihanete uğramıştır! Aslında mesele devrimin çalınmasından ziyade devrim sonrası mücadeleden kaynaklanıyor. Devrimler mevcut rejimlerin yıkılması için farklı siyasal akımların bir araya gelmesiyle başarıya ulaşır. Rejimin devrilmesinden sonra bu "koalisyon" dağılır ve eski ortaklar iktidar için rekabet etmeye başlar. Bu rekabetin niteliği devrimin geleceğini belirler. Rekabetin barışçı şartlarda gerçekleşmesi sağlıklı bir geçişi mümkün kılarken rekabetin çatışmaya dönüşmesi devrimi tehdit eder.

Tehditler Devrime yönelik tehditlerden biri "karşıdevrim"dir. Karşıdevrimin iki boyutu var. Birincisi devrimden rahatsız olan ve onu durdurmak isteyen "muhafazakâr" bir tepkidir. Bu tepki, devrimin alt ettiği eski elitler ve kurumlar ile onların dış destekçileri tarafından yönlendirilebilir. Karşıdevrimin ikinci boyutu ise iktidar için yarışan eski ortakların birbirlerine yönelttikleri bir suçlama olmasıdır. Böyle bir gelişme devrimci hareketin birlikteliğine zarar verir ve suçlamaya hedef olan akımların zayıflamasına ve meşruiyetini yitirmesine neden olur. Bu yolla bazı siyasi hareketlerin tasfiye edilmesi, yeni kurulacak siyasi yapının katılımcı niteliğini zayıflatır.
Devrimin önündeki sorunlardan biri de siyasi istikrarsızlıktır. Eski rejimin devrilmesinin ardından devrimci koalisyonun dağılması nedeniyle bir süre zayıf hükümetler ortaya çıkar. Bu şartlarda siyasi hareketlerin en güçlüsü ve örgütlüsü yavaş yavaş rakiplerini saf dışı ederek kendi iktidarını kurabilir. Böylece orta vadede siyasi istikrar sağlansa bile kurulacak siyasi yapı devrimci taleplerle uyumlu olmayacaktır.
Siyasi istikrarsızlık devrimci hükümetlerin ekonomik performansını da olumsuz etkiler. Devrik rejimlerden miras alınan ekonomik yapıların yeterince iyi işlemediği açıktır. Ekonomi, devrim sürecinde de grevler, iş ilişkilerinin bozulması vs. sebeplerle olumsuz etkilenmiştir. Dolayısıyla, ekonominin çarklarının işlemesi ve sosyal ve ekonomik adaletin tesis edilebilmesi için ekonominin yeniden yapılandırılması gerekir. Fakat istikrarsızlığın yanı sıra siyasi hareketlerin ekonomik önceliklerinin farklı olması reformların yapılmasına ket vuracaktır. Oysa hükümetlerin ekonomik performansı devrimci rejimin meşruiyetinin pekişmesinde etkili olacaktır. O halde devrimci hükümetlerin muhtemel ekonomik başarısızlığı devrime yönelik tehditlerden birisidir. Ekonomik başarısızlık geniş halk kitlelerinin devrimden uzaklaşmasına yol açarken yeni ekonomik güç ilişkileri siyasi hareketler arasındaki rekabeti ve çatışmayı körükleyebilir.

Fırsatlar Bütün bu tehditlere karşılık Arap devrimlerinin sahip olduğu bazı avantajlar da var. Bunlardan biri müzakereli geçiş süreci. Libya dışındaki örneklerde yöneticilerin ülkeyi kısa sürede terk etmesi, eski rejimin temsilcileri ile devrimci güçler arasında müzakere sürecinin önünü açtı. Müzakereler devrimin göreceli olarak barış içinde gerçekleşmesini mümkün kılmış, dolayısıyla devrimin yıkıcı etkileri az bir hasarla atlatılmıştır. Müzakere süreci sayesinde ülke içinde "hesaplaşma"ya gidilmemesi, demokrasiye geçişi ve siyasi katılıma açık bir rejimin kurulmasını kolaylaştıracaktır.
Bazıları devrimci ideolojinin ve liderin yokluğunu Arap devrimleri için önemli bir zayıflık olarak görmektedir. Oysa devrime egemen bir ideolojinin olmaması devrimcilerin ortak taleplerinin olmadığı anlamına gelmez ve bu talepler ortadadır. Kaldı ki ideolojinin bir devrime egemen olması durumunda dahi her siyasi hareketin o ideolojiden anladığı şey farklıdır. Bu farklar devrim sonrası siyasi mücadelenin temelini oluşturur.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, devrimci ideolojinin iktidardaki gruplar tarafından otoriter yapıların tesis edilmesi yolunda araçsallaştırılmasıdır. Yani etkili siyasal gruplar devrimci ideolojiyi -ki bu aslında "ideoloji"nin onlar tarafından yapılan özel bir tanımıdır- hayata geçirmek için güç kullanma eğilimine girebilir. Bu sürecin karizmatik bir liderin öncülüğünde olması da devrimin otoriterleşmesine hizmet eder. Dolayısıyla, devrimci ideolojinin ve karizmatik liderin yokluğu Arap devrimleri için zayıflık değil demokratik rejimlerin kurulabilmesi için önemli bir fırsattır.
Arap devrimlerinin avantajlarından biri de dış dünyanın desteğidir. Suriye ve Körfez'deki gelişmeler bir yana bölge ülkelerinin hemen hepsi ve Batı, Arap devrimlerini desteklemektedir. Oysa geçmişteki devrimlerin en büyük sorunu dış dünyanın olumsuz tutumuydu. "Evrensel" ideolojilerin etkisiyle devrimlerin statükoya meydan okuması, statükocu güçler ile devrim arasında düşmanlığa, bu düşmanlık da devrimi yıpratan savaşlara yol açmıştı. O halde dış dünyanın destek vermesi, Arap devrimleri için büyük bir fırsattır.
Arap devrimleri ile birlikte demokrasi talebi Arap siyasetinde öne çıkmış, demokrasi Arap dünyasındaki başlıca oyunculardan birisi olmuştur. Bu nedenle devrimler Arap dünyasının siyasi kalkınması için bir fırsattır. Bu fırsatın gerçeğe dönüşmesi, Arap devrimcilerinin tehditlerle baş etme ve fırsatları değerlendirme yeteneklerine bağlı. Onların performansı sadece Arap devrimlerinin kaderini değil, bütün Arap dünyasının geleceğini belirleyecek.

Sabah (Perspektif), 7 Ocak 2012, Cumartesi

http://www.sabah.com.tr/Perspektif/Yazarlar/sinkaya/2012/01/07/1-yilinda-arap-devrimlerinin-onundeki-tehditler-ve-firsatlar

U.S. and Israeli Military Attacks Against Iran: Regional and Global Consequences

  1. Introduction On February 28, 2026, U.S. military elements and the Israel Defense Forces (IDF) launched coordinated and joint missile an...