Ahmedinecad'dan Ruhani 'ye İran Dış Politikasında Değişim: ‘İtidalli Dış Politika’

Ahmedinecad'dan Ruhani 'ye İran Dış Politikasında Değişim: ‘İtidalli Dış Politika’
Bayram Sinkaya·

İran Cumhurbaşkanı Huccetülislam Hasan Ruhani 7 Şubat’ta İran televizyonuna verdiği mülakatta Haziran 2013’te yapılan “seçimler sonucunda açılan kapılar sayesinde İran’ın dış ilişkilerinde büyük bir gelişme” kaydedildiğini söyledi. Gerçekten de Ağustos 2013’te Ruhani'nin işbaşına gelmesi İran dış politikasına yeni bir hareketlilik kazandırdı. Bu hareketlilik hem dış politika söyleminde hem de İran'ın dış bağlantılarında göze çarpmaktadır. Oysa  siyasal sitemin yapısı ve Ruhani'nin siyasi kariyeri dikkate alındığında İran’da ‘değişime’ pek şans verilmiyordu. Nitekim İran dış politikasındaki hareketliliğe karşın topyekun bir değişimden bahsetmek imkansızdır. Bu nedenle İran dış politikasındaki hareketliliği anlayabilmek için Ahmedinecad'dan Ruhani'ye dış politikada kaydedilen değişiklikler ile süreklilik arz eden hususların incelenmesi gereklidir.

Süreklilik Unsurları

İran dış politikasında değişim tartışılırken önce değişmeyenlere, süreklilik arz eden hususlara bakmak faydalı olacaktır. Bir kere İran'da rejim değişmemiştir. Rejimin yapısı hem kurumsal anlamda hem de ideolojik anlamda cumhurbaşkanının hareket alanını belirlemektedir. İran’da yürütme erkinin başı olduğu halde cumhurbaşkanının görev ve yetkilerinin anayasal/siyasal olarak kısıtlı olduğu bilinmektedir. Diğer yandan 1979 devrimi ile temelleri atılan İslam Cumhuriyeti’nin ‘ideolojisi’ İranlı seçkinleri belirli bir doğrultuda hareket etmelerini gerektirmektedir. İkincisi, İran siyasetinde son yıllarda yoğun olarak görülen ‘güvenlikleştirme’ olgusu devam etmektedir. Bu durum hem önemli meselelerde güvenlik merkezli yaklaşımların öne çıkmasına, hem de güvenlik bürokrasisinin karar verme sürecinde etkili olmasına neden olmaktadır. Hatta Cumhurbaşkanı Ruhani’nin bile güvenlik sektöründen geldiği görülmektedir.
Bir başka süreklilik unsuru ise Ruhani yönetiminin izlediği dış politikanın önceliklerinde görülmektedir. Bu öncelikler rejimin ideolojik temelleri, devletin çıkarları ile bölgesel/uluslararası gelişmelerin etkileşimi sonucunda belirlenmektedir. Bu bağlamda son yıllarda en öne çıkan husus İran’ın nükleer politikasıdır. Tıpkı selefi Ahmedinecad yönetimi gibi Ruhani yönetimi de İran’ın nükleer programını sürdürme konusunda kararlıdır. İran dış politikasındaki süreklilik unsurlarının yanı sıra Ruhani’nin, selefi gibi uluslararası platformlarda boy göstermeyi önemli bir dış politika aracı olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Ruhani ilk yurtdışı ziyaretini Eylül ayında ŞİÖ zirvesinin yapıldığı Bişkek’e yapmış, ardından BM Genel Kurulu’na katılmak üzere New York’a gitmiştir. Ruhani son olarak Ocak ayında Dünya Ekonomik Forumu’nun yapıldığı Davos’a gitmiştir.

Yeni Yaklaşım ve Üslup: İtidalli Dış Politika

Süreklilik unsurları bir yana, Ruhani ile birlikte İran dış politikasında kayda değer değişiklikler gözlemlenmektedir. İlk olarak, dış politikayı yürütmekle görevli seçkinlerde bir değişim görülmektedir. Ahmedinecad döneminde çoğu güvenlik kurumlarından gelen ve ideolojik nitelikleri ile ön planda olan yöneticilerin bir kısmı yerlerini dış dünyaya daha açık, pragmatist seçkinlere bırakmıştır. Bu seçkinlerin bir kısmı Rafsancani ve Hatemi dönemlerinde görev almış olduklarından hem alanlarında tanınan hem de deneyimli kişilerdir. İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, Ruhani dönemi seçkinlerinin tipik bir örneğidir.
Ruhani yönetimindeki en çarpıcı değişim dış politika yaklaşımında görülmektedir. Bu dönemde İran dış politikasına rengini veren söylemlerden birisi 'itidal'dir. Peki itidalli dış politika ne anlama gelmektedir? Ruhani, Asia Society ile CFR'ın birlikte düzenlediği bir konferansta itidalli dış politikanın ne anlama geldiğini açıklamıştır. Buna göre itidalin dört unsuru vardır. Birincisi, itidal gerçekçilikle İslam Cumhuriyeti’nin çıkarları arasında dengenin kurulmasıdır. Yani Ruhani İslam Cumhuriyeti’nin dış politika ilkelerini ve ‘tanımlanmış çıkarlarını’ takip edecektir, fakat bunu yaparken daha ‘gerçekçi’ olmaya çalışacaktır. Tabii bu çaba, İran’ın sahip olduğu imkan ve kabiliyetler ile bölgesel ve uluslararası gelişmelerin dikkatli bir şekilde değerlendirilmesini gerektirmektedir. İkincisi, dış ilişkilerde "aşırı yaklaşımların" terk edilmesidir. Ruhani yönetimine göre dış politika ‘sloganlar’ ile yapılmıyor; sloganların hakim olduğu aşırı yaklaşımlar İran’ın itibarının zedelenmesine, dolayısıyla dış politikasının zarar görmesine neden olmaktadır. Üçüncüsü, dış dünya ile ‘etkili ve yapıcı etkileşim’ kurmaktır. İran’ın dış politikada karşılaştığı sorunların önemli bir kısmının geçmişteki aşırı yaklaşımlar nedeniyle ortaya çıkan ‘güven krizinden’ kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu çerçevede dış politikada güven inşasına önem verilmektedir. Son olarak itidalli yaklaşım, Ruhani’ye göre dış politikada ekonomik kalkınmaya öncelik verilmesi anlamına gelmektedir. Ekonomi temelli bir yaklaşımın benimsenmesi, İran dış politikasının genelini dönüştürme kapasitesi itibariyle bu alanda atılan önemli bir adım olarak görülebilir.
İran dış politikasındaki bu değişim, selef ve halef iki liderin, Ahmedinecad ve Ruhani’nin uluslararası ilişkilere bakışlarındaki farkla izah edilebilir. Ahmedinecad dünyayı emperyalistler ve sömürülenler diye ikiye ayırıp ‘uluslararası adalet’ çağrısında bulunurken Ruhani, uluslararası ilişkilerde ‘karşılıklı bağımlılık’tan söz etmekte ve ‘kazan-kazan’ yaklaşımını öne çıkarmaktadır. Ahmedinecad yönetimi ‘ikiyüzlülük’le suçladığı ‘Batı’ ile ilişkileri neredeyse askıya alıp İran dış politikasının yönünü ‘Doğu’ya çevirirken, Ruhani ‘hem Batı hem Doğu’ demektedir. Ahmedinecad döneminde İran, ABD ve Siyonizm ile ‘mücadele’ çerçevesinde girdiği ittifak ilişkileri ve kimi hamleleri nedeniyle bölgede istikrarsızlaştırıcı bir unsur olarak görülürken Ruhani, ‘uluslararası ve bölgesel barış ve istikrarın korunması’ için katkıda bulunmayı vaat etmektedir. Selefinin ‘Siyonizmin ve emperyalizmin olmadığı bir dünya’ çağrısına karşılık Ruhani BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada "saldırganlığa ve aşırılığa karşı bir dünya" çağrısında bulunmuştur.
Seçkinlerin ve temel dış politika yaklaşımının değişmesine paralel olarak Ruhani yönetiminin kullandığı dış politika araçlarında da değişiklikler görülmektedir. Yukarıda değinildiği üzere Ruhani, selefi Ahmedinecad gibi uluslararası toplantılarda boy göstermektedir fakat uzun bir aradan sonra Davos’a giden ilk İran lideri olmuştur. Dünya liderlerine yazdığı bir dizi mektupla anılan Ahmedinecad'dan farklı olarak Ruhani'nin göreve geldikten sonra yaptığı telefon konuşmaları öne çıkmıştır. Özellikle Obama ile yaptığı konuşma hem İran içinde hem de dışında büyük yankı uyandırmıştır. Ruhani yönetiminin kullandığı yeni enstrümanlardan birisi de ‘facebook’ ve ‘twitter' gibi sosyal medya araçlarıdır. Ruhani ve bakanları hem gündelik konularda hem de bazı önemli gelişmelerle ilgili olarak görüşlerini sosyal medya üzerinden takipçileri ile paylaşmaktadır.

İran Dış Politikasında Değişenler ve Değişmeyenler

Ruhani'nin yeni yaklaşım ve söylemleri ile içeride ve dışarıda yarattığı beklentiler uluslararası alanda yankı bulmuştur. Özellikle Amerikan yönetimi ile Avrupa ülkelerinden gelen olumlu mesajlar psikolojik bir rahatlık sağlamış ve İran’ın önündeki seçenekleri artırmıştır. İran’a yönelik yaptırımların ağırlaştırılması veya askeri vuruş ihtimalleri tartışılırken Ruhani ile birlikte İran nükleer meselesine diplomatik çözüm ihtimali öne çıkmıştır. Ruhani'nin göreve gelmesiyle İran’da ve dışarıda oluşan iyimser hava D5+1 görüşmeleriyle test edilmiştir. Taraflar arasında Kasım ayında Cenevre'de varılan anlaşmanın İran ile ilgili olumlu havayı güçlendirmesiyle İran ile ABD arasındaki ilişkiler ‘yumuşama’ (detente) evresine girmiştir. Bu minvalde, Cenevre anlaşmasının geçici bir anlaşma olduğunu; İran-ABD ilişkilerindeki yumuşamanın iki ülke arasındaki sorunların tümünün çözüldüğü anlamına gelmediğini hatırlatmak isabetli olacaktır.
Cenevre anlaşması ile Batı ile ilişkilerinde kısmen rahatlayan Ruhani yönetimi yönünü Ortadoğu'ya döndü. Dışişleri Bakanı Zarif Aralık ayının başlarında dört Basra Körfezi ülkesi ile Ürdün'ü ziyaret etti. Umman Sultanı Kabus, Ruhani'nin göreve gelmesinden sonra Tahran’ı ziyaret eden ilk bölge lideri oldu. Başbakan Erdoğan'ın 28-29 Ocak'ta Tahran'a yaptığı ziyaret Türkiye-İran ilişkileri açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Son olarak Irak Başbakan'ı Nuri Maliki  Şubat ayının başında Tahran'a resmi ziyarette bulundu. Bu ziyaret sırasında iki ülke arasındaki stratejik işbirliğinin süreceği mesajları yinelendi.
Ruhani'nin İran dış politikasına getirdiği hareketliliğin karşılık bulmadığı iki ülke oldu; İsrail ve  Suudi Arabistan. İran’da değişimi inandırıcı bulmayan bu iki ülke Cenevre anlaşması çerçevesinde İran ile ABD ilişkilerinin yumuşamasından da rahatsız oldu. Nitekim, Ruhani'nin ‘yeni’ dış politikasına rağmen bazı bölgesel sorunlar karşısında İran’ın tavrı değişmemiştir. Özellikle Suriye meselesinde Ruhani yönetimi önceki hükümetin pozisyonunu neredeyse aynen korumuştur. Suriye meselesi karşısında İran’ın tutumundaki devamlılık, Ruhani’nin İran dış politikasını dönüştürme konusundaki niyetinin ve kapasitesinin sorgulanmasına neden olmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki itidalli dış politika hem tanımı gereği, hem de İran siyasetindeki yapısal süreklilik unsurlarından dolayı hızlı değişimlere yol açmayacaktır.  




· Yrd.Doç.Dr. Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü

ORTADOĞU ANALİZ,  cilt 6, sayı 61 (Mart-Nisan 2014), s31-33.

http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/2014319_8bayramsinkaya.pdf


Turkish PM Erdoğan's Visit to Tehran: A New Milestone in Relations Between Turkey and Iran

Turkish PM Erdoğan's Visit to Tehran: A New Milestone in Relations Between Turkey and Iran
Assist. Prof. Dr. Bayram Sinkaya, Yıldırım Beyazit University IR


Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan paid an official visit to Iran's capital Tehran on 28-29 January 2014. The visit is a new milestone to improve relations between Turkey and Iran which have been in turbulence for various reasons in recent years. In this study, transformation of the Turkey-Iran relations in the context of Erdoğan's visit to Tehran, and potential obstacles before the development of relations between the two countries are discussed.   

A Milestone in Bilateral Relations: “High Level Cooperation Council”

During his Tehran visit, Turkish PM Erdoğan was accompanied by Turkish Foreign Minister Davutoglu, Energy Minister Taner Yildiz, and Economy Minister Nihat Zeybekci. Within the scope of the visit, Erdoğan met with First Vice President Ishaq Jahangir, President Rouhani, and Supreme Leader Ayatollah Ali Khamenei. During the talks, common concerns and expectations of both countries on regional issues, as well as the expectations on increasing the bilateral trade volume up to 30 billion dollars by the end of 2015, were expressed. Three agreements and a declaration (“A Cooperation Agreement to Form a Joint Trade Committee between Turkey and Iran”, “Preferential Trade Agreement [PTA]”, “A Cooperation Agreement Between Iran's Islamic Republic News Agency [IRNA] and Turkey's state-run Anadolu Agency [AA]”) were signed between the two countries.         

The most significant result of the visit is that Turkey's Prime Minister Recep Tayyip Erdogan and Iran's President Hassan Rouhani signed “a joint political declaration on establishing a High Level Cooperation Council”. Despite the positive developments in relations between Turkey and Iran over the last decade, both countries had some reservations that kept them from furthering their bilateral cooperation. Therefore, High Level Cooperation Council agreement, one of the most important foreign policy tools of Turkey over the past decade, has been signed with many countries so far; but even the idea was never even brought forward to sign it with Iran until recently. Also, despite the fact that the Iranian government seemed so willing to initiate regional cooperation with Turkey, Turkish officials did not lean towards meeting the expectations of Iran.           

There were two reasons underlying Turkey's prudent approach towards Iran: First reason was Iran's worsening relations with the U.S. and the West. While Iran was increasingly isolated from the international system due to both Iran's nuclear program, and also Ahmadinejad government's “radical foreign policy”, it was quite hard for Turkey to stand by this country at the expense of its traditional alliances. The second reason was Turkey's concerns regarding Iran's regional policies. Supporting the gradual “liberalization” and regional stability” of the region in economic and political terms, Turkey started to regard Iran's foreign policy towards countries such as Iraq, Syria and Lebanon in the region as a “destabilizing” factor; thus Turkey stayed away from Iran on regional issues.  

Within this framework, the government change in Iran that took place on August 2013, and the new President Hassan Rouhani's adopting an approach that attaches importance to diplomacy and cooperation instead of conflict in foreign policy allayed Turkey's concerns on Iran. Turkey responded positively to Rouhani's taking concrete steps on nuclear issue with a reconciliatory approach, and Iran's giving priority to developing relations with countries in the region. These developments brought forward the proposal for establishing a “High Level Cooperation Council” between the two countries, which comes to mean that both countries aim at developing bilateral relations comprehensively.                 

Rationalization and Compartmentalization of the Relations between Ankara and Tehran 

This positive development between Turkey and Iran does not mean that all  bilateral problems are solved and disagreements especially on regional issues are eliminated. Despite the current problems and disagreements, this positive development on bilateral relations shows that Turkey-Iran relations have been “rationalized” and “compartmentalized”. The process of rationalization and compartmentalization in bilateral relations appeared in early the 2000s. Rationalization pushes controversial issues into the background and brings forward cooperation and common points between the two countries. Compartmentalization, on the other hand, means to tackle bilateral relations in terms of security, culture, economy, and regional relations separately. This dynamic prevents any negative development that emerges in an issue area in bilateral relations from spoiling other issues.

The past few years have been a significant test for rationalization and compartmentalization of the relations between Ankara and Tehran. Because, as it could be remembered, within the framework of the NATO Missile Shield Program in 2011, the fact that the U.S. radars were deployed within Turkish borders, Patriot missile systems were installed on Turkey-Syria border, and Turkey and Iran opposed to one another over the developments both in Iraq and Syria severely threatened the ties between Ankara and Tehran. Interestingly enough, the trade volume between Turkey and Iran almost reached 22 billion dollars in 2012 with a new record during that period when the relations between Ankara and Tehran were severely threatened. This achievement shows that these two countries could actually cooperate by putting controversial issues aside.       

Potential Obstacles before the Relations between Turkey and Iran

In the coming months, Iran's President Rouhani is expected to pay an official visit to Turkey. It is likely that new agreements will be signed during that visit. On the other hand, despite the rationalization and compartmentalization in bilateral relations, there are still certain potential obstacles before the improvement of bilateral relations. 

Above all, it is worth recalling that during the mutual high-level visits between Turkey and Iran, customarily messages of goodwill and cooperation are delivered, some agreements are signed; but certain problems appear in putting these agreements into practice. These could be bureaucratic or technical problems, but the main problem stems from the fact that the political will does not follow the agreement. There are many agreements signed between Ankara and Tehran which could not be put into practice because of certain problems. For instance, the energy cooperation deal envisaging Turkey's prospecting, drilling, processing and marketing natural gas in Iran in 2007 was shelved after staying on agenda for a long time. Also, the “preferential trade agreement” which was signed during PM Erdoğan's visit was on the agenda for years. As a matter of fact, the aforesaid agreement which was expected to be signed during Turkish President Abdullah Gül's visit to Tehran in 2011 has just been signed.                 

It could be suggested that another potential obstacle before the bilateral relations is the potential weakening of Rouhani government's power. As mentioned above, the new approach Rouhani adopted in Iran's foreign policy eliminated Turkey's reservations towards Iran. Turkey's positive approach towards Iran during this period could also be assessed as a step to support and encourage Rouhani's government. However, taking into account the balance of power between political groups in Iran, Rouhani government's political future and capacity considerably depends on its performance and success on solving Iran's nuclear issue. Rouhani's failure on this issue could lead to change of balance in Iranian politics. Along the lines of this prospect, new developments that could take place in Iranian politics and foreign policy might present additional challenges for the relations between Turkey and Iran as well.

   
   
    http://www.orsam.org.tr/en/showArticle.aspx?ID=2586

 31 January 2014

Başbakan Erdoğan’ın Tahran Ziyareti: Türkiye-İran İlişkilerinde Yeni Bir Dönüm Noktası

Başbakan Erdoğan’ın Tahran Ziyareti: Türkiye-İran İlişkilerinde Yeni Bir Dönüm Noktası
Yrd. Doç. Dr. Bayram Sinkaya, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 28-29 Ocak 2014 tarihlerinde İran’ın başkenti Tahran’a resmi bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Bu ziyaret, son yıllarda çeşitli nedenlerle çalkantılı bir dönemden geçen Türkiye-İran ilişkilerinin gelişmesi açısından yeni bir dönüm noktası olmuştur. Bu analizde Erdoğan’ın Tahran ziyaretinden hareketle Türkiye-İran ilişkilerinin dönüşümü ve iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesinin önündeki potansiyel engeller tartışılmıştır.

İkili İlişkilerde Dönüm Noktası: “Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi”

Başbakan Erdoğan’a Tahran ziyareti sırasında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Enerji Bakanı Taner Yıldız ve Ekonomi Bakanı Nihat Zeybek eşlik etmiştir. Erdoğan ziyaret kapsamında İran’daki muadili Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve Rehber Ayetullah Hamanei ile görüşmüştür. İkili ilişkiler ve bölgesel meselelerin ele alındığı bu görüşmelerde, Ankara ve Tahran’ın bölgedeki sorun kaynakları karşısındaki ortak kaygıları ve beklentileri ile iki ülke arasında ticaret hacminin 2015’te 30 milyar dolara çıkarılması temennileri ifade edilmiştir. Ziyaret sırasında üç anlaşma ve bir bildiri (“Türkiye ve İran arasında Ortak Ticaret Komitesi Kurulmasına Dair Anlaşma”, “Tercihli Ticaret Anlaşması” ve “İran Haber Ajansı (IRNA) ile Anadolu Ajansı (AA) arasında İşbirliği Anlaşması”) imzalanmıştır.

Ziyaretin en önemli sonucu Cumhurbaşkanı Ruhani ile Başbakan Erdoğan arasında “Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi kurulmasına dair ortak siyasi bildiri”nin imzalanmış olmasıdır. Son on yılda Türkiye-İran ilişkilerinde kaydedilen olumlu gelişmelere karşın iki ülke arasındaki işbirliğinin daha ileriye götürülebilmesinin önünde her iki ülkenin de bazı rezervleri vardı. Bu nedenle, son yıllarda Türkiye’nin en önemli dış politika araçlarından birisi haline gelen Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi anlaşmaları çok sayıda ülke ile imzalanırken, İran ile imzalanması gündeme dahi gelmemişti. Keza İran yönetiminin Türkiye ile bölgesel işbirliği konusunda çok istekli görünmesine rağmen Türk yetkililer bu konuda İran’ın beklentilerini karşılamaya yanaşmamıştı.

Türkiye’nin İran’a karşı bu ihtiyatlı bakışının başlıca iki nedeni vardı. Bunlardan birincisi İran’ın ABD ve Batılı ülkelerle ilişkilerinin giderek bozulması idi. Bir yandan nükleer programı üzerindeki tartışmalar, diğer yandan Ahmedinecad hükümetinin “radikal dış politikası” dolayısıyla İran giderek uluslararası sistemden izole edilirken, Türkiye’nin kimi karşı çıkışlarına rağmen geleneksel ittifak ilişkilerinin hilafına bu ülkenin yanında durması çok zordu. Türkiye’nin İran’a karşı rezervlerinin ikincisi sebebi ise İran yönetiminin izlediği bölgesel politikalardan duyduğu bazı endişelerdi. Bölgenin tedrici şekilde ekonomik ve siyasi anlamda “liberalleşmesi” ile “bölgesel istikrarı” savunan Türkiye, İran’ın bölgede, Irak, Suriye ve Lübnan gibi ülkelere yönelik olarak izlediği dış politikayı “istikrarsızlaştırıcı” bir faktör olarak görmeye başlamış, bu nedenle bölgesel meselelerde İran’dan uzaklaşmıştır.

Bu çerçevede Ağustos 2014’te İran’da yaşanan hükümet değişikliği ve yeni Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin dış politikada çatışma yerine diplomasiye ve işbirliğine önem veren bir yaklaşım benimsemesi, Türkiye’nin İran hakkındaki rezervlerinin ortadan kalkmasını sağlamıştır. Ruhani’nin nükleer meselede uzlaşmacı bir tavır izleyerek bu konuda somut ilerlemeler kaydetmesi ve İran’ın bölge ülkeleri ile ilişkilerinin geliştirilmesine öncelik vermesi Türkiye’den de olumlu karşılık bulmuştur. Bu gelişmeler iki ülke arasında “Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi”nin kurulmasının gündeme gelmesini sağlamıştır ki bu gelişme her iki ülkenin de ikili ilişkilerini kapsamlı bir şekilde geliştirme niyetini ifade etmektedir.

Ankara-Tahran İlişkilerinin Rasyonelleşmesi ve Kompartmanlaşması

Türkiye-İran ilişkilerinde kaydedilen bu olumlu gelişme, iki ülke arasındaki bütün sorunların çözüldüğü ve özellikle bölgesel meseleler karşısındaki görüş ayrılıklarının giderildiği anlamına gelmemektedir. Mevcut sorunlara ve görüş farklılıklarına rağmen ikili ilişkilerde kaydedilen bu olumlu gelişme, Türkiye-İran ilişkilerinin “rasyonelleştiğini” ve “kompartmanlaştığını” bir kez daha teyit etmektedir. İkili ilişkilerdeki rasyonelleşme ve kompartmanlaşma süreci 2000’lerin hemen başlarında ortaya çıkmıştır. Rasyonelleşme, ihtilaflı noktaların geri plana itilerek iki ülke arasındaki işbirliği noktalarının ve ortak çıkarların öne çıkarılmasını sağlamaktadır. Kompartmanlaşma ise tarafların ikili siyasi, güvenlik, kültürel, iktisadi ilişkileri ile bölgesel düzeydeki ilişkilerinin ayrı ayrı ele alınması anlamına gelmektedir. Böylece ikili ilişkilerdeki alt-alanlardan birisinde meydan gelen olumsuz gelişmelerin diğer ilişkileri olumsuz etkilemesinin önüne geçilebilmektedir.

Ankara-Tahran ilişkilerinin rasyonelleşmesi ve kompartmanlaşması açısından son birkaç yıl önemli bir test olmuştur. Zira hatırlanacağı üzere, 2011’de Türkiye topraklarında NATO Füze Kalkanı Programı çerçevesinde Amerikan radarlarının konuşlandırılması, Patriot füze savunma sistemlerinin Türkiye-Suriye sınırına yerleştirilmesi, hem Irak’ta hem de Suriye’deki gelişmeler üzerinden Türkiye ile İran’ın karşı karşıya gelmesi Ankara-Tahran ilişkilerini ciddi şekilde tehdit etmiştir. İlginçtir, Ankara-Tahran ilişkilerinin ciddi şekilde tehdit altında olduğu bu dönemde Türkiye ile İran arasındaki ticaret hacmi rekor kırarak 2012’de 22 milyar dolara yaklaşmıştır. Bu başarı, iki ülkenin ihtilaflı noktaları bir yana bırakarak işbirliği geliştirebildiklerini göstermektedir.

Türkiye-İran İlişkilerinin Önündeki Potansiyel Engeller

Önümüzdeki aylarda İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin Türkiye’ye resmi bir ziyaret yapması beklenmektedir. Bu ziyaret sırasında da muhtemelen yeni anlaşmalar imzalanacaktır. Bununla birlikte, ikili ilişkilerdeki rasyonelleşme ve kompartmanlaşmaya rağmen Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin ilerlemesinin önünde birtakım potansiyel engeller vardır.

Her şeyden önce Türkiye ile İran arasındaki karşılıklı üst düzey ziyaretler sırasında mutat olduğu üzere iyi niyet ve işbirliği mesajları verilmekte, bazı anlaşmalar yapılmaktadır; fakat, söz konusu anlaşmaların hayata geçirilmesinde bazı problemlerle karşılaşılmaktadır. Bu problemler bürokratik veya teknik engeller şeklinde olabilse de esas sorun siyasi iradenin anlaşmanın takipçisi olmamasından kaynaklanmaktadır. Ankara ile Tahran arasında imzalanan ama uygulanmasında problemle karşılaşılan çok sayıda anlaşma vardır. Mesela, iki ülke arasında 2007’de Türkiye’nin İran’da doğalgaz araması, çıkarması, işlemesi ve pazarlamasına dönük enerji işbirliği anlaşması uzun süre gündemde kaldıktan sonra rafa kaldırılmıştır. Keza, Başbakan Erdoğan’ın gezisi sırasında imzalanan “tercihli ticaret anlaşması” yıllardır gündemdeydi. Hatta 2011’de Cumhurbaşkanı Gül’ün Tahran ziyareti sırasında imzalanması beklenen bu anlaşma ancak şimdi imzalanabilmiştir.

İkili ilişkilerin önünde bir başka potansiyel engel olarak İran’da Ruhani hükümetinin güç kaybetmesinden bahsedebiliriz. Yukarıda değinildiği üzere Ruhani’nin İran dış politikasına getirdiği yeni yaklaşım, Türkiye’nin İran’a karşı rezervlerinin ortadan kalkmasını sağlamıştır. Türkiye’nin bu dönemde İran’a olumlu yaklaşımı aynı zamanda Ruhani hükümetinin desteklenmesi ve cesaretlendirilmesi yönünde bir adım olarak değerlendirilebilir. Fakat İran’daki siyasi dengeler açısından bakıldığında Ruhani hükümetinin siyasi geleceği ve kapasitesi büyük ölçüde İran’ın nükleer meselesinin çözümünde göstereceği performansa ve başarıya bağlıdır. Ruhani’nin bu cephede başarısızlığa uğraması, İran siyasetindeki dengelerin yeniden değişmesine neden olabilir. Buna bağlı olarak İran siyasetinde ve dış politikasında meydana gelebilecek yeni gelişmeler Türkiye-İran ilişkileri için de yeni sorunların doğmasına sebep olabilir.
http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=4931



 30 OCAK 2014 

U.S. and Israeli Military Attacks Against Iran: Regional and Global Consequences

  1. Introduction On February 28, 2026, U.S. military elements and the Israel Defense Forces (IDF) launched coordinated and joint missile an...