Showing posts with label iran-suriye. Show all posts
Showing posts with label iran-suriye. Show all posts

Suriye’de Federalizm, PYD ve İran’ın Müphem Tavrı

Suriye’de Federalizm, PYD ve İran’ın Müphem Tavrı

2017-04-04

Suriye’de rejim ile muhalifler arasındaki çatışmaların yaygınlaşmasından sonra Esad yönetimi ülkenin kuzeyinde Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bazı bölgelerden askerlerini çekti. Böylece Temmuz 2012’den beri Suriyeli Kürtler kendi kendilerini yönetme deneyimi kazanmaya başladı. Kısa bir süre sonra PYD kontrolünde  ‘özerk’ ‘kanton’ yönetimleri kuruldu. PYD zamanla ‘IŞİD’e karşı mücadele’ adı altında Suriye içinden ve dışından çeşitli aktörlerle ittifak ilişkisi kurdu. PYD’nin silahlı gücü YPG ise gerek ABD ve Rusya’nın destekleri, gerekse rejimle işbirliği sayesinde sahadaki gücünü pekiştirdi ve kontrol ettiği alanları genişletti.Geçen yıl Şubat ayında dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Senato’da yaptığı konuşmada  geçiş yönetiminin kurulamaması durumunda Suriye’yi bir arada tutmanın çok zor olacağını ve ‘B planı’nın gündeme gelebileceğini söyledi. Ardından Rus Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergei Riyabkov, ‘eğer taraflar Suriye’nin geleceği hakkında federal bir sistemde uzlaşırlarsa buna kimse itiraz etmez’ dedi. Benzer fikirler BM Genel Sekreteri Stefan de Mistura tarafından da dile getirildi. Böylece Suriye’de federal sisteme geçiş tartışmaları başladı. Suriye hükümetinden ve bazı bölge ülkelerinden gelen olumsuz tepkilere rağmen PYD ve müttefikleri 16 Mart 2016’da, Rimelan’da ‘Rojava ve Kuzey Suriye Demokratik Birliği’ adı altında federal bir bölge kurulduğunu ilan etti. Federal bölge ilanını hiçbir aktör resmen tanımasa da hem Esad rejimi, hem ABD, hem de Rusya PYD-YPG ile işbirliğini sürdürdü. Hatta Fırat Kalkanı operasyonu çerçevesinde El-Bab’ta kontrolün sağlanmasından sonra  Menbiç’e yönelen Türk askeri unsurları ile müttefiklerinin durdurulmasında bu işbirliği etkili oldu. Peki, Suriye rejimi üzerinde en etkili aktörlerden birisi olan İran bu süreçte nerede duruyor?
İran, Suriye’deki federalizm tartışmaları karşısında ya önceliklerinin farklı olması nedeniyle konuya ilgisiz kaldığından veya bilinçli olarak kararsız, ikircikli bir tavır sergiliyor. Bir yandan, federalizmin Suriye krizinin çözümüne bir katkı sağlamayacağını iddia ediyor ve mütemadiyen Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasından dem vuruyor. PYD lideri Salih Müslim, İran’ın federalizme sert şekilde direndiğini söylüyor. Diğer yandan sahadaki müttefiki Rusya’nın Kürt federal veya özerk bölgesinin ebeliğine soyunması ve PYD ile işbirliğini sürdürmesi karşısında sessiz kalıyor. Üstelik Esad rejimi ile PYD  arasındaki girift ilişkiler, İran’ın tavrının anlaşılmasını zorlaştırıyor.
İran’ın bu müphem tavrı birbirinden farklı, hatta zıt değerlendirmelere sebep oluyor. Bir yaklaşıma göre İranbir müddettir bölgesel meselelerdePKK ile işbirliği içinde. Uzun bir süreden beri kendisiyle birlikte hareket eden KYB’nin yardımıyla Esad rejimi ile PKK’nın Suriye kolu olan PYD arasında bir anlaşma yapılmasını sağladı. Buna göre Esad, PYD’nin muhalefete katılmaması ve Esad karşıtı gösterileri bastırması karşılığında Suriye’nin kuzeyini PYD’ye teslim etti. PYD’nin rakibi olan Suriye Kürt Ulusal Meclisi (ENKS) üyesi Nuri Brimo’nun ifadesiyle PYD, ‘Esad’ın ve İran’ın jandarması’na dönüştü. Dolayısıyla PYD’nin özerklik veya federal bölge ilanı aslında İran’ın bilgisi ve kontrolü dışında değil. Bilakis hem ‘tekfirci hareketlere’ karşı mücadele, hem de Türkiye’nin bölgede nüfuz kazanmasını önlemek amacıyla İran ve rejim PYD’ye destek veriyor.
Öte yandan İran medyasında Suriye Kürtlerine, özelde PYD’ye karşı bir sempati olduğu görülüyor. Bu sempatinin birinci nedeni PYD’nin ‘tekfirci teröristlere’ karşı mücadelede ‘etkili’ bir aktör olarak ortaya çıkması. İkincisi ‘ırkçı-milliyetçi’ hislerle ‘İrani bir kavim olan Kürtler’le dayanışma duygusu yaygın. Ayrıca stratejik mülahazalarla, gelecekte Kürtlerin desteğini kazanabilmek için bölgedeki Kürt hareketleri ile iyi ilişkiler geliştirilmesi savunuluyor.Dolayısıyla İran ile PYD/PKK arasındaki ilişkiler sadece mevcut şartların zorlamasıyla değil, İran’ın stratejik kaygıları tarafından şekillendiriliyor.
İkinci yaklaşıma göre ise İran, PYD’nin özerklik çabalarından rahatsız. Bunun başlıca nedeni özerklik ve federal bölge tartışmalarının Suriye’nin parçalanmasına yol açacağı endişesi. İranlı analist Ali Akbar Mohtadi’nin ifadesiyle ‘Suriye’yi direniş ekseninden koparamayan düşman, şimdi onu parçalamaya çalışıyor.’ Bu çerçevede yapılan değerlendirmelerde Kürtlerin özerklik çabalarına en büyük desteği ABD ve İsrail’in verdiğine işaret ediliyor. Ayrıca, Kürtlerin özerkliğinin Ortadoğu siyasi coğrafyasında deprem yaratmasından ve bunun dalgalarının İran dahil bütün bölge ülkelerini olumsuz etkilemesinden endişe ediliyor.
PYD’nin özerklik  çabalarından rahatsız olan İran bir taraftan Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması çağrısı yaparken diğer taraftan Türkiye ile işbirliğini artırdı. Suriye’de federalizm tartışmalarının başlamasından kısa bir süre sonra, 3-4 Mart’ta dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, Tahran’a resmi ziyarettebulundu. Bu ziyaret sırasında Davutoğlu, ‘bölgenin kaderinin dış güçlere bırakılmaması’ çağrısında bulundu. 19 Mart’ta İstanbul’da Zarif ile bir araya gelen Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, PYD’nin federal bölge ilanını sert şekilde eleştirdi ve ‘Suriye’yi bölmek istiyorlar. Biz İran ile birlikte Suriye’nin toprak bütünlüğünü destekliyoruz’ dedi.Ağustos 2016’da İran ve Türk dışişleri bakanlarının karşılıklı ziyaretlerinden kısa bir süre sonra başlatılan Fırat Kalkanı harekatı, Suriyeli Kürtlerin özerklik arayışından rahatsız olan Ankara ve Tahran’ın işbirliğinin yansıması olarak değerlendirildi.
Ne var ki Türkiye ile İran arasındaki işbirliği arayışları uzun sürmedi. Bir kere İran federalizm tartışmaları karşısındaki müphem tavrını sürdürdü. İkincisi, Türkiye’nin bölgedeki askeri operasyonunu sert şekilde eleştirdi.Ayrıca, PKK ile ilişkisini sürdürdü ve rejim ile PYD arasında işbirliğinin sürmesini sağladı. Mesela, Kasım 2016’da Basnews’te yer alan bir haberde İran Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin sık sık PKK liderleriyle bir araya geldiği iddia edildi. Keza, Rojava Bağımsız Kürtler Birliği Üyesi Azad Osman, Suriye rejiminin üst düzey yetkilileri, İran Devrim Muhafızlarından bazı subaylar ile bölgedeki PKKlıların Mart 2017’de Rimelan’da bir toplantı yaptıklarını ve bu toplantıda Menbiç’in Suriye ordusuna teslim edilmesinin görüşüldüğünü iddia etti.
İran, Suriye’de 2011 öncesine dönülmesinin, yani merkezi hükümetin bütün ülkede kontrolü sağlamasının artık imkansız olduğunu düşünüyor. Fakat bölgede sınırların değişmesinden ve siyasi yapıların kendi kontrolü dışında şekillenmesinden endişe ediyor.Bu nedenle Suriye’de federalizm tartışmaları karşısında bilinçli olarak müphem bir tavır sergiliyor. İran’ın Suriye’nin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün korunması çağrıları gerçekten özerkliğe veya federasyona karşı olduğu anlamına gelmiyor. Nitekim İran, 2005’te Irak’ta anayasa yapım sürecinde federal sistemi destekleyen ender bölge ülkelerinden birisiydi. Aynı şekilde Suriyeli Kürtlerin bağımsızlığa varmayan, yani Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruyacak şekilde, özerklik veya federasyon girişimlerine destek verebilir.
http://orsam.org.tr/index.php/Content/Analiz/5094?s=orsam|turkish

Halep’in “Düşüşü” ve İran

Halep’in “Düşüşü” ve İran 

2017-02-06

13 Aralık 2016’da Esad yönetimine bağlı güçler ile müttefiklerinin Halep’in doğusunda kontrolü ele geçirdiği ilan edildi. Rusya’nın BM Temsilcisi Vitaly Churkin, Suriye ordusunun isyancıların elindeki bölgelerde kontrolü yeniden sağladığını ve isyancı savaşçıların kentten ayrılması için bir anlaşmaya varıldığını söyledi. Böylece, Temmuz 2012’den beri Halep’in bir kısmını ellerinde bulunduran silahlı muhalif gruplar şehirden çekilmek zorunda kaldı. Bu gelişme muhalifler ve onların destekçileri tarafından Halep’in “düşüşü”, Esad yönetiminin destekçileri tarafından “Halep’in kurtuluşu” olarak görüldü. Suriye iç savaşının sonu olmasa da Halep’in “düşüşü”, Esad’ın Suriyeli ve bölgesel destekçilerini bir hayli heyecanlandırdı.
Halep’in “düşüşü”, krizin başından beri kararlı bir şekilde Esad yönetiminin arkasında duran ve ona her türlü desteği veren İran yönetimini de mest etti. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Halep’in “kurtarılması” nedeniyle “Suriye hükümetini” tebrik etti. Meclis Başkanı Ali Laricani, Halep’in kurtuluşunun “terörizme karşı mücadele dönüm noktası” olduğunu söyledi. İran Rehberi Ayetullah Ali Hamaney’in dış ilişkiler danışmanı ve İran’ın Arap dünyası ile ilişkilerinin şekillenmesinde etkili bir rol oynayan Ali Ekber Velayeti ise “Halep’in kurtarılmasının bundan sonra atılacak adımlar için başlangıç” olduğunu söyledi. Diğer İranlı yetkililer de Suriyeli muadillerini arayarak “terörizme karşı mücadelede elde edilen bu başarı”dan dolayı Suriye halkına ve hükümetine tebriklerini sundu. Cuma hutbelerinde Suriye’de Batılıların ve Siyonistlerin “emperyalist emellerine karşı direnişi” ve “terörizmle mücadelede elde edilen başarıları” öven konuşmalar yapıldı.
İran’da Zafer Sarhoşluğu
İran’ın Suriye rejim güçlerinin muhalifler karşısında elde ettiği başarıdan dolayı bu denli mest olmasının çeşitli nedenleri var:
Birincisi, bu savaş İran’ın müttefikinin yalnızca kendi imkânlarıyla yürüttüğü bir savaş değildir. Devrim Muhafızları’nın eski komutanı ve Hamaney’in askerî işlerden sorumlu danışmanı Yahya R. Safavi’nin ifadesiyle “Halep’in teröristlerden temizlenmesinde İran, Rusya, Suriye ve Hizbullah ittifakı” önemli bir rol oynadı. İran, Suriye ordusuna verdiği askerî danışmanlık ve lojistik desteğin yanı sıra Esad yanlısı Milli Savunma Güçleri’nin teşkilatlanmasında, eğitiminde ve idaresinde etkili oldu. Ayrıca, Lübnan Hizbullahı’nın yanı sıra Irak’tan, Afganistan’dan ve Pakistan’dan Şiî milisleri seferber ederek Seyyide Zeyneb Türbesi’ni koruma adına Suriye’de değişik cephelere sürdü. Hatta İran’ın yurtdışı operasyonlarında görev alan Kudüs Gücü ve Devrim Muhafızları Ordusu subaylarının yanı sıra düzenli ordudan bazı birlikler de çatışmak üzere Suriye’ye yerleştirildi. Hatta bazı muhalifler kendileriyle savaşan esas gücün Esad rejimine bağlı güçlerden ziyade İran’a bağlı güçler olduğunu iddia etti. İran bu uğurda ağır kayıplar da verdi. Yüzlerce milis ve askerin yanı sıra Hüseyin Hemedani gibi İran’ın sahadaki askerî operasyonlarını yürüten çok sayıda tecrübeli general Suriye’de hayatını kaybetti. Ekim 2015’te öldürülen Hemedani’den sonra Suriye’deki İran operasyonlarının komutasını Tuğgeneral Cevad Gafari’nin aldığı belirtiliyor. Dolayısıyla Halep’te elde edilen “başarıda” İranlılar kendilerine büyük bir pay biçmektedir.
Esad yönetimine verilen askerî desteğin yanı sıra İran’ın siyasi ve diplomatik çabaları da Suriye’de bugün gelinen noktada etkili oldu. Nitekim, Rusya’nın Eylül 2015’te çatışmalara müdahil olması sahada askerî dengeleri rejim lehine değiştirdi. Bazı çevrelerde Rusya’nın müdahalesinde İran’ın etkili olduğu iddia ediliyor. Nitekim, Suriye’de krizin başlamasından beri Esad yönetiminin desteklenmesi ve “terörizme karşı mücadele” ortak noktasında buluşan Tahran ile Moskova arasında koordinasyon vardı. Geçtiğimiz yıl zarfında iki ülke arasındaki ilişkiler biraz daha derinleşti. Haziran 2016’da İran, Suriye ve Rusya savunma bakanları Tahran’da bir araya geldi. Ekim 2016’da üç ülkenin dışişleri bakanları Moskova’da üçlü toplantı yaptı. İran ile Rusya, Halep’teki son çatışmalar sırasında da sürekli temas halinde oldu. Rusya Devlet Başkanı Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Alexander Lavrentiev, Suriye ordusunun Halep’te kontrolü sağlamasından kısa bir süre öncesinde ve sonrasında Tahran’daydı. Lavrentiev, Tahran’da Velayeti’nin yanı sıra İran’ın Milli Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri, aynı zamanda Rusya ve Suriye ile askerî, siyasi, güvenlik işbirliği koordinatörü Tuğamiral Ali Şamhani ile görüştü.
İkincisi, Esad yönetiminin Halep’te kontrolü sağlaması, İran’ın Esad’ın geçiş sürecinin bir parçası olması gerektiği yönündeki pozisyonunu güçlendirdi. Gerçi bir süreden beri bölgesel ve küresel aktörlerin çoğunun Suriye’deki önceliği değişmiş, Esad yönetiminin devrilmesinden ziyade IŞİD ve el-Nusra’nın temsil ettiği aşırılıkçılık ve terörizmle mücadele vurgusu öne çıkmıştı. Şimdi silahlı muhaliflerin Halep’ten çekilmesi, İran ile Rusya’nın hem sahadaki konumunu hem de uluslararası müzakerelerdeki savlarını güçlendirdi.
Halep’te elde edilen neticeden İranlıların mest olmasının bir başka nedeni ise onların Suriye’deki mücadeleye yükledikleri özel anlam. İranlıların birçoğu Halep’in muhaliflerden geri alınmasını sadece “isyancıların ve teröristlerin” değil, muhalifleri destekleyen bölgesel aktörler ve ABD’nin yenilgisi olarak görüyor. Sahadaki gelişmelerin böylesi bir bölgesel bir perspektiften değerlendirilmesi, İranlı yetkililerin bir kısmını, özellikle askerî yetkilileri zafer sarhoşu yaptı.
Devrim Muhafızlarının eski komutanı Safavi, “Halep’in kurtuluşunun ardından yakında Musul’un da alınacağını” söyledi ve İran, Rusya, Suriye ve Hizbullah ittifakının elde ettiği zaferlerin “İran’ın siyasi ağırlığını artırdığını” belirtti. Safavi, “ABD, İran’ın Batı Asya’nın en büyük gücü olduğunu gördü” dedi ve yeni ABD Başkanı Trump’ın “İran’ın bölgenin bir numaralı gücü olduğunu” aklında tutmasını söyledi. Devrim Muhafızları Komutanı Yardımcısı Hüseyin Selami, “küresel emperyalizmin aşırı isteklerine karşı duran İran’ın kılıçlarının Tahran’dan Akdeniz’in kıyısına kadar uzandığını” söyledi. Selami, “Halep’in kurtuluşu İslam ordusunun başarısının ilk adımıdır. Allah’ın izniyle, Musul’un, Yemen’in ve Bahreyn’in kurtuluşu da yakında olacaktır” dedi. Devrim Muhafızları Sözcüsü Ramazan Şerif, Halep’in kurtuluşunun, “Musul’un da kurtuluşuna ve Yemen ve Bahreyn buhranlarının çözümüne zemin hazırlayacağını” savundu. Devrim Muhafızları ile bağlantılı Javan gazetesinde Mohammad Babaei tarafından kaleme alınan yazıda, “savaşın sonunda bütün Ortadoğu’da İran’ın liderliğinde yeni bir sayfa açılacağı” ileri sürüldü.

İran Dış Politikasında Müzakere ve Mücadele
İranlı hükümet yetkilileri ve diplomatlar başından beri yaptıkları çeşitli açıklamalarda Suriye krizinin askerî yollardan çözülmesinin mümkün olmadığını, diplomatik ve siyasi çözüm bulunması gerektiğini söyledi. Sesi oldukça cılız çıkan küçük bir kesim de Esad yönetimine verilen kayıtsız desteği zaman zaman eleştirdi. Bu eleştirilere ve siyasi çözüm çağrılarına karşılık neo-muhafazakâr kesim ve Devrim Muhafızları, Suriye meselesinde tek çözümün “direniş ve mücadele” olduğunu savundu. Son olarak Velayeti, Kasım 2016’da katıldığı bir televizyon programında ABD ile Suriye krizi dâhil bölgesel meseleler üzerinde müzakere yapılmasını isteyenleri “Amerika’nın düşman doğasının farkında olmamakla” eleştirdi.
Neo-muhafazakâr kesim ve Devrim Muhafızları, Halep’in kurtuluşunu “direnişin ve mücadelenin” başarısı olarak gördü. Tahran Cuma İmamı Ayetullah Muhammed İmam-i Kâşânî, 16 Aralık’ta verdiği vaazda, –İran’ın nükleer anlaşmayla ilgili bütün yükümlülüklerini samimiyetle yerine getirdiği, buna karşılık ABD’nin ambargoları uzatarak anlaşmayı ihlal ettiği hatırlattıktan sonra– konuyu Halep’e getirdi. Suriye milletini ve ordusunu Halep’in kurtuluşu nedeniyle tebrik eden İmam-i Kâşânî, Halep’te zaferin direniş sayesinde kazanıldığını söyledi. Kum Cuma İmamı Ayetullah Haşim Hüseyin-i Buşehrî “Halep’in kurtuluşu, teslim olmanın veya sonuçsuz müzakerelerin değil, mücadeleye dayanmanın şerefli bir örneğidir” dedi.
Ağustos 2013’te Hasan Ruhani “itidalli dış politika” söylemiyle İran cumhurbaşkanı olduğunda birçok gözlemci İran’ın hem Suriye krizi başta olmak üzere bölgesel meselelerde hem de nükleer meselede daha uzlaşmacı bir tutum almasını beklemişti. Fakat bu dönemde İran nükleer meselenin çözümünde müzakere yolunu, Suriye meselesinde ise “direniş” yolunu seçti. Müzakere süreci başlangıçta olumlu sonuç verdi ve nükleer anlaşma yapıldı. Fakat, son zamanlarda nükleer anlaşmanın uygulanmasında karşılaşılan problemlerden ötürü ve Amerikan yaptırımlarının sürmesi nedeniyle İranlı yetkililer ABD’yi anlaşmayı ihlal etmekle suçluyor. ABD’ye yönelik bu suçlamaların artması, müzakere yoluyla nükleer meselenin çözümünü savunan Ruhani hükümetinin elini zayıflatmaktadır.
Nükleer anlaşmanın uygulanmasında karşılaşılan problemler İran dış politikasında “müzakere” seçeneğini zayıflatırken Esad yönetiminin Halep şehrinde kontrolü yeniden sağlaması, “direniş ve mücadele” yönteminin başarısı olarak görülüyor. İranlı neo-muhafazakârlar ve askerî yetkililer zafer sarhoşluğu içinde Halep’te “direniş ve mücadele” ile elde edilen “başarının” başka cephelerde de tekrarlanacağı konusunda kendilerinden emin. Hatta bu sürecin sonunda bütün Ortadoğu’da İran’ın en büyük ve en etkili güç olacağını düşünüyorlar. Dolayısıyla, Halep’te elde edilen sonuçtan hareketle İran’ın, bundan sonra bölgede askerî ve siyasi açıdan daha agresif hareket etmesi beklenmektedir.
http://orsam.org.tr/index.php/Content/Analiz/5063?s=orsam|turkish 

2011’den Astana’ya: Suriye Politikasının İran’a Maliyeti

2011’den Astana’ya: Suriye Politikasının İran’a Maliyeti

2017-01-24

İran, Suriye’de rejim karşıtı gösterilerin başlamasından beri Esad yönetiminin yanında durdu. Başlangıçta bazı İranlı yetkililer arasında Suriye’deki gösterilerin niteliğine ve Esad yönetiminin tutumuna yönelik ortaya çıkan görüş ayrılıkları kısa sürede yerini Esad’ın arkasında durulmasını öngören politikaya bıraktı. Haziran 2011’de İslam Devrimi Rehberi Ayetullah Hameney, dışarıdan tertip edildiğini, Amerikan ve İsrail menfaatlerine hizmet ettiğini iddia ettiği muhalif gösteriler karşısında Suriye rejiminin yanında duracaklarını duyurdu.
İran’ın Esad yönetimine verdiği desteğin mahiyeti ve söylemleri zamanla değişse de bu politikanın esası değişmedi. Esad yönetiminden siyasi desteğini hiç çekmeyen İran’ın rejime verdiği askeri ve ekonomik desteğin kapsamı giderek genişledi.
Esad yönetimine destek
İran’ın desteği başlangıçta rejim karşıtı gösterilerin bastırılmasında Suriye güvenlik güçlerine danışmanlık hizmeti verilmesi ve teknik destek sağlanmasıyla sınırlıydı. Silahlanan muhalifler ile rejim arasında çatışmaların şiddetlenmesi üzerine İran çatışmaların doğrudan veya dolaylı tarafı olmaya başladı. Suriye güçlerine ‘askeri danışmanlık’ yapma adına bu ülkede bulunan İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’na (İDMO) bağlı Kudüs Gücü’nden subayların sayısı giderek arttı.
2013’ün başlarından itibaren Lübnan Hizbullah’ı İran’ın teşvikleriyle rejim güçlerinin yanında aktif olarak çatışmaya başladı. Ayrıca Irak, Afganistan ve Pakistan’dan Şii milisler Seyyide Zeyneb türbesini koruma adına seferber edildi ve rejim güçlerine destek verdi. Rejim güçlerinin kontrolü sağlamada yetersiz kalması üzerine İran yönetimi Eylül 2015’ten itibaren Suriye’deki askeri varlığını biraz daha artırdı; gönüllü milisler ve düzenli orduya bağlı 65. Hava İndirme Tugayı gibi özel birlikler Suriye’ye sevk edildi.
İran’ın Suriye’de ne kadar askerinin bulunduğu tam olarak bilinmiyor. 2015 yılının ortalarına kadar 2 bin civarında İranlı savaşçının Suriye’de olduğu tahmin ediliyordu. Fakat yukarıda ifade edildiği gibi son bir yıl içerisinde İranlı savaşçıların sayısı artırıldı. İran rejiminin muhalifi Ulusal Direniş Konseyi’nin (Halkın Mücahitleri Örgütü - HMÖ) Eylül 2016’da yayınladığı bir rapora göre Devrim Muhafızları’ndan 8-10 bin, düzenli ordudan 5-6 bin asker Suriye’de konuşlandırılmış vaziyette. Aynı raporda 7-10 bin Hizbullah militanının yanı sıra 20 bin Iraklı, 15-20 bin Afgan, 5-7 bin Pakistanlı, Filistinli ve diğer yerlerden militanın İran’ın kontrolü altında Suriye’de savaştığı iddia edildi. HMÖ’nün verdiği bu rakamlar abartılı olabilir; fakat İran’ın bu konuda şeffaf olmaması, spekülasyonların önünü açıyor.
Askeri kayıplar ve ekonomik maliyet
İran, Suriye’deki askeri operasyonlarını yöneten Hasan Şâteri ile onun yerini alan Hüseyin Hemedani dahil 30’dan fazla generalini ve çok sayıda askerini çatışmalarda kaybetti. Şehitler Vakfı Başkanı Muhammed Ali Şehidi Mahallati 22 Kasım 2016’da yaptığı açıklamada ‘türbenin savunulması için [Suriye’de] şehit olan İranlıların sayısının bini aştığını’ belirtti. Halkın Mücahitleri Örgütü’nün iddiasına göre sadece Devrim Muhafızları’nın kaybı 1500 civarında. İran’ın komutası altında savaşan yabancı Şii savaşçıların kayıpları toplamda 10 binden fazla. Askeri kayıplar konusunda da net bir bilgi yok.
Esad yönetimini desteklemenin ekonomik bedelleri de oldu İran için. İran, doğrudan Esad yönetimine verdiği mali desteğin yanı sıra iç savaş süresince Suriye’nin ihtiyaç duyduğu temel tüketim malzemeleri, petrol, silah ve mühimmatın başlıca tedarikçisi oldu. Ayrıca, Esad yönetimi yanında savaşması için Suriye’ye sevk edilen milislerin eğitimi, donatımı ve maaşları yine İran tarafından karşılanıyor. İran komutasında savaşan Şii milislere aylık 500 ile 1000 ABD doları arasında değişen ödemeler yapılıyor.
Suriye savaşını sürdürmenin İran’a ekonomik maliyeti tam olarak bilinmiyor. BM ve Arap Birliği’nin Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura, İran’ın Suriye rejimini desteklemek için yılda ortalama 6 milyar dolar harcadığını ileri sürdü. Fakat bazı araştırmacılar İran için Esad’ı desteklemenin maliyetinin yıllık ortalama 15-20 milyar doları bulduğunu iddia ediyor. Dolayısıyla bu zamana kadar İran’ın 100 milyar dolara yakın harcama yaptığı tahmin ediliyor.
İran’ın Suriye politikasının bölgesel yansımaları
Esad yönetimine kararlı şekilde destek verilmesinin İran’ın dış ilişkilerinde de önemli yansımaları oldu. Kriz başladıktan kısa bir süre sonra ABD ve Avrupa Birliği, Esad yönetimine verdiği askeri destekten dolayı bazı İranlı kişilere ve kurumlara yaptırım uygulamaya başladı. İran ise Suriyeli muhalifleri aktif şekilde destekleyen Türkiye ve Suudi Arabistan gibi bölge ülkelerine sert tepki gösterdi. Diğer bölgesel anlaşmazlıkların yanı sıra Suriye meselesinde karşı karşıya gelen İran ile Türkiye ve Suudi Arabistan arasında zaman zaman gerilim arttı. İran bu ülkeleri Suriye’nin içişlerine karışmak ve teröristleri desteklemekle itham ederken, Türkiye ve Suudi Arabistan İran’ı bölgesel ve mezhepçi hırsları nedeniyle zalim bir diktatörü desteklemekle suçladı.
Neredeyse kayıtsız şekilde Esad yönetimini destekleyen İran, Suriye krizine çözüm bulunmasını öngören uluslararası toplantılardan dışlandı. 2012’de Türkiye, İran, Mısır ve Suudi Arabistan arasında ‘dörtlü diyalog grubu’ kurulmaya çalışıldı, fakat Suudi Arabistan’ın çekilmesiyle bu inisiyatif anlamını kaybetti. 2015’te nükleer anlaşmadan sonra İran, Batılı devletler tarafından bölgesel meselelerin çözümünde bölgesel ortak olarak görülmeye başladı. İran ilk defa, ABD ve Rusya dışişleri bakanlarının girişimiyle 31 Ekim 2015’te Viyana’da yapılan uluslararası toplantıya davet edildi ve ‘Uluslararası Suriye Destek Grubu’nun üyesi oldu.
İran’ın Suriye krizinde oynadığı ‘karşı-devrimci’ rol, bu ülkenin Arap ve İslam dünyasında imajının ciddi şekilde kötüleşmesine neden oldu. Pew Research Center’ın 2015’te yaptığı Küresel Tutumlar ve Eğilimler anketine göre İran hakkında olumlu görüş belirtenlerin oranı, birçok İslam ülkesinde 2006-2007 yılındaki verilere göre çarpıcı şekilde düştü. Arap ve İslam dünyasında nüfusun ortalama yüzde 58’i İran hakkında olumsuz görüş bildiriyor.
İran’ın Suriye politikasının bölgesel yansımalarından birisi de mezhepçi yarılmanın bölgeselleşmesi. İran, özellikle Şii kutsallarını savunmak ve ‘tekfirci teröristlerle mücadele’ etmek adına Şii savaşçıları seferber ediyor. Bu durum hem İran etrafında, hem de İran karşısında mezhepçi konsolidasyonun pekişmesine neden oluyor. Bunun bir sonucu olarak İran’ın popülaritesi Arap ve İslam dünyasının genelinde düşerken Irak, Lübnan ve Pakistan Şiileri arasında İran’a sempatiyle bakanların sayısı artıyor. Keza İranlıların Ortadoğu’da en fazla sempati beslediği ülkeler Suriye ve Irak.
İran’ın kararlı şekilde Esad’ın arkasında durması, Suriye muhalefeti nezdindeki imajının daha da kötüleşmesine neden oldu. İran’ı Suriye’de işgalci güç olarak gören birçok muhalif grup sadece Esad yönetimine karşı değil, aynı zamanda ‘Safevi İran’a karşı savaştıklarını söylüyor.
İran’ın Suriye politikasının iç siyasi yansımaları
Suriye krizine müdahil olmanın İran için en önemli sonuçlarından birisi, Devrim Muhafızları’nın dış politikada öne çıkması oldu. Meselenin İran için askeri ve güvenlikle ilgili bir meseleye dönüşmesinin yanı sıra ideolojik ve jeopolitik boyutları nedeniyle Devrim Muhafızları İran’ın Suriye politikasında daha aktif hale geldi. Bugün hem Irak dosyasına hem de Suriye dosyasına Kudüs Ordusu Komutanı Kasım Süleymani’nin baktığı düşünülüyor.
İran’ın Suriye politikasında öne çıkan diğer kişi ise Ayetullah Hameney’in dış politika danışmanı ve eski Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayeti. Keza son zamanlarda Devrim Muhafızları’nın eski komutanlarından, Yüksek Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Amiral Ali Şamhani İran, Rusya ve Suriye arasındaki ilişkilerin koordinatörü sıfatıyla öne çıktı. Dolayısıyla İran dış politikasını yürütmesi beklenen Cumhurbaşkanlığı ile Dışişleri Bakanlığı, politika belirlemek ve uygulamak yerine ikinci roller oynamaya başladı.
Yukarıda bahsedilen bütün bu bedellere ve meydan okumalara karşın İran’da Suriye politikasına yönelik son derece cılız bir muhalefet var. Farklı hizipler arasında bu konuda bir ölçüde mutabakata varılmış olması önemli. Fakat ‘Yeşil Hareket’in’ önderlerinin ev hapsine konulması ve muhalefetin sert şekilde bastırılması da İran yönetiminin eleştirilmesini zorlaştırıyor.
İran’ın Suriye politikasının askerileşmesi ve güvenlikleştirilmesi beraberinde otoriterleşmeyi artırdı ve alternatif siyaset geliştirilmesini önledi. Suriye savaşının İran için en büyük bedeli belki de bu. Yalnızca geçtiğimiz hafta hayatını kaybeden Haşimi Rafsancani, Suriye politikasını birkaç defa açıkça eleştirme cüreti gösterebildi. Rafsancani, Ağustos 2013’te yaptığı bir konuşmada Esad yönetiminin kimyasal silah kullandığını ve halkına zulmettiğini söyledi. Mayıs 2016’da verdiği bir mülakatta da ülkesinin Suriye ve Irak başta olmak üzere bölgedeki angajmanlarına dikkat çekerek bunun sürdürülemez olduğunu ve İran’ın bölgede giderek zor durumda kalacağını söyledi.
Rafsancani’nin eleştirileri kamuoyunda pek bir karşılık bulmadı. Üstelik, 2016 başlarında yapılan bir anket, İran halkının çoğunun Suriye’ye asker gönderilmesi ve Esad’a desteğin sürdürülmesinden yana olduğunu ortaya çıktı. Gerçi İranlıların Suriye politikasına destek vermesinde IŞİD’in tehdit olarak ortaya çıkmasının rolü büyük. Nitekim birçok İranlının Esad’ın iktidarının korunmasından çok IŞİD’e karşı mücadele ile ilgilendikleri görülüyor.
Astana
Ödediği bütün bedellere karşın İran, Suriye’de ne kazandı? Esad yönetimi hâlâ ayakta, ama ülkesinin önemli bir kısmını kontrol edemiyor. Bütün Suriye harap vaziyette. Üstelik İran’ın desteği de Esad’ı ayakta tutmakta yetersiz kaldı ve İran, rolünün önemli bir kısmını Rusya’ya kaptırdı. Fakat Suriye meselesinde uzun süre dışlandığı uluslararası çözüm arayışlarının parçası oldu. 21 Aralık 2016’da Moskova’da yapılan üçlü toplantı, İran’ın bu süreçte önce çıkmasını sağladı.
Bu şartlar altında Moskova Bildirisi’ne taraf olan İran, şimdi Astana’da Suriye barış sürecinin mimarlarından biri olma payesini almaya çalışıyor. İran, Astana’da Esad’ın iktidarda olduğu bir geçiş süreci üzerinde mutabakat sağlanması için çalışacak. Böylece hem bölgesel imajını bir ölçüde toparlamayı, hem de Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olmayı hedefliyor. Astana’dan olumlu sonuçlar alınması, İran’ın bölgesel statü arayışını da bir ölçüde tatmin edecek.

Bu yazı 24 Ocak 2017'de “2011’den Astana’ya: Suriye Politikasının İran’a Maliyeti” başlığı ile Al Jazeera Turk internet sayfasında yayınlanmıştır. http://www.aljazeera.com.tr/gorus/2011den-astanaya-suriye-politikasinin-irana-maliyeti 

SURİYE KRİZİ ÇERÇEVESİNDE İRAN-PYD İLİŞKİLERİ: TAKTİK ORTAKLIK

BÖLGESEL GELİŞMELER
SURİYE KRİZİ ÇERÇEVESİNDE
İRAN-PYD İLİŞKİLERİ:
TAKTİK ORTAKLIK

Mart 2011’de hükümet karşıtı protestolarla başlayıp zamanla iç savaşa dönüşen Suriye krizinin en önemli sonuçlarından birisi, merkezi hükümetin ülkenin genelindeki kontrolü kaybetmesi oldu. Bu süreçte, Suriye nüfusunun yüzde onunu oluşturan Kürtlerin alacağı tutum kritik bir önem kazandı. Özellikle 2012 yılının ortalarından itibaren rejimin güvenlik güçlerinin Suri- ye’nin kuzeyinde, Kürtlerin çoğun- lukla yaşadığı bazı yerleşim yerle- rinden çekilmesi bölgedeki Kürt partilerinin hareket alanını artırdı. Dolayısıyla Suriye’deki gelişmeleri yakından takip eden PKK ve KDP gibi ‘bölgesel’ Kürt hareketleri ile ‘bölgesel güçler’, Suriye Kürtlerine özel bir ilgi göstermeye başladı. Peki, bu dönemde İran, Suriye Kürtleri ile nasıl bir ilişki kurdu? 

Suriyeli Kürtler, PKK-KDP Rekabeti ve İran

Suriye rejimi ile yakın ilişkilerinden dolayı İran, uzun bir süre Suriye’deki Kürt hareketlerine ilgisiz kaldı. 2011’de rejim karşıtı gösterilerin Kürtlerin çoğunlukta olduğu şehirlere yayılması üzerine yıllardır baskı altında olan Kürt partileri de harekete geçti. Kürt partilerinin tek bir çatı altında örgütlenmesi amacıyla KDP ve KYB’nin bölgedeki kardeş partileri, IKBY lideri Mesut Barzani’nin himayesinde Ekim 2011’de Suriye Kürtleri Ulusal Konseyi’ni (ENKS) kurdu. 

Aynı dönemde PKK ile bağlantılı olan PYD (Demokratik Birlik Partisi) liderleri de Suriye’ye dönmüş ve kısa zamanda YPG (Halk Savunma Güçleri) adında büyük bir silahlı milis gücü kurmuştur. YPG’ye destek vermek amacıyla sayıları bine yakın PKK militanı Kandil Dağı’ndan Suriye’ye geçmiştir. Birçok gözlemci bu gelişmeyi, Esad yönetiminin İran ve PKK ile işbirliğinin bir sonucu şeklinde değerlendirdi. Suriyeli muhaliflerin ve PYD karşıtlarının iddiasına göre, İran ile PKK bir anlaşma yapmış, bu anlaşma çerçevesinde PKK’nın İran kolu PJAK, İran topraklarından çekilmiş, buna mukabil İran Esad rejimini desteklemek üzere PKK’lıların Suriye’ye geçmesini ve silahlanmasını sağlamıştır. Nitekim, PYD başından beri ikili bir tavır izlemiş; bir taraftan kendisini Kürtlerin haklarının koruyucusu ilan ederken ve ‘Suriye devriminin parçasıyız’ derken diğer taraftan Suriye rejimi ile işbir- liği yapıp rejim karşıtı protestoları engellemeye çalışmıştır. Ayrıca ENKS’ye katılmamış, TEV-DEM gibi kendine yakın partilerle birlikte Batı Kürdistan Halkları Meclisi’ni kurmuştur. Böylece Suriye Kürtleri kısa bir süre içerisinde ikiye bölünmüş ve taraflar arasındaki gerilim giderek artmıştır. 

PKK’nın/ YPG’nin silahlı gücü sayesinde bölgedeki etkisini artıran PYD, Suriye rejiminin güvenlik güçlerini bölgeden çekmesinden sonra birçok şehirde yönetimi ele geçirmiştir. Suriyeli muhalifler, güvenlik güçlerinin bölgeden çekilmesinin de Esad yönetimi ile PYD arasında varılan bir anlaşma çerçevesinde gerçekleştiğini, ‘devrimci’ güçlere karşı mücadele etmesi karşılığında Esad yönetiminin PYD’ye silah ve para yardımı yaptığını iddia etmektedir. Bu iddialar uzun bir müddet hem PYD hem de Suriyeli yetkililer tarafından reddedilmiştir. Fakat PYD lideri Salih Müslim’in Temmuz 2015’te “Suriye ordusu yeni bir anlayış ve yeni şartlar doğrultusunda bölgeye dönmek isterse YPG’nin Suriye ordusuna katılabileceğini” söylemesi, rejim ile PYD arasındaki işbirliğinin en somut itirafı olarak değerlendirilmektedir.

İran’ın PYD ile ilişkileri büyük ölçüde istihbarat kanalları ve Devrim Muhafızları üzerinden yürütülmektedir; dolayısıyla açık kaynaklara pek yansımamaktadır. İran ile PYD arasındaki işbirliği iddiaları daha çok istihbarat kay- naklarına veya PYD’nin sahadaki başlıca rakibi ENKS çevresine dayandırılmaktadır. Mesela, Haziran 2015’te Middle East Briefing adlı internet sitesinde yayınlanan fakat bağımsız kaynaklar tarafından doğrulanmadığı belirtilen bir haberde, Süleymaniye’de KYB, YPG ve İran Devrim Muhafızlarından yetkililerin bulunduğu bir toplantı yapıldığı bildirildi. Habere göre söz konusu toplantıda İran, Suriye ordusu ile işbirliği yapması karşılığında YPG’ye silah yardımında bulunmayı ve Suriye’nin kuzeyinde kurulacak Kürt özerk bölgesini tanımayı vaat etti. Keza, ENKS’nin İstanbul Temsilcisi Ahmet Kasım, Ağustos 2015’te Anadolu Ajansı’na verdiği mülakatta PYD’nin “İran ve Esad’a bağlı” olduğunu söylemiştir.

İran-PYD İlişkilerinde Taktik Ortaklık

Tahran’ın PYD ile ilk resmi teması, 2013 yılının yaz aylarında olmuştur. PYD lideri Salih Müslim, 7-8 Ağustos tarihlerinde İran Dışişleri Bakanlığı’nın daveti üzerine Tahran’ı ziyaret etmiş, ‘üst düzey’ yetkililerle görüşmüştür. Bu görüşmede İran, Müslim’in ifadesiyle PYD ile “dayanışma içinde olma” sözü vermiştir. Müslim, bu görüşmeyi bir tanışma toplantısı olarak nitelendirmiş, İran’ın Kürtlerin taleplerini haklı bulduğunu, Kürtlerin özerk yönetim kurmasına karşı çıkmayacağını ve Tahran ile ilişkilerin devam edeceğini söylemiştir.

İran ile PYD’yi yakınlaştıran çeşitli nedenler vardır. Bunlardan birincisi hem PYD’nin hem de İran’ın Esad yönetimi ile ilişkisidir. Esad yönetimine kayıtsız şartsız destek veren İranlı yetkililer, her fırsatta Suriye’ye yabancı müdahalesinin önlenmesi, toprak bütünlüğünün korunması ve terörizmle mücadeleye destek verilmesinden söz etmektedir. Yine Müslim’in tabiriyle “zaten Suriye’nin parçalanmasını istemeyen” PYD, ‘Selefi teröristlerle’ mücadele konusunda İran ile aynı çizgide buluşmuştur. İran, o dönemde Rasulayn/Serekaniye’de ‘Nusra Cephesi’ne karşı PYD’nin mücadelesine destek vermiştir. 

İran ile PYD arasındaki somut işbirliği alanlarından birisi de Türkiye karşıtlığı olmuştur. Hem PYD/PKK yayın organlarında hem de İran medyasında Türkiye’nin ‘Selefi/tekfirci’ teröristleri, Suriye’ye veya Kürtlere karşı kul- landığı şeklinde yaygın bir kampanya yapılmıştır.  Bununla beraber İran ile PYD’nin sıkı bir ittifak ilişkisine girdiğini söylemek zordur. Bir kere Tahran, bu dönemde Salih Müslim’in ziyaret ettiği tek başkent olmamıştır. Müslim, 25-26 Temmuz ve 13-14 Ağustos tarihlerinde İstanbul’da Türk Dışişleri yetkilileri ile görüşmüş, 16 Aralık 2013’te de Moskova’ya gitmiştir. PYD, bazı Avrupa ülkelerinde temsilcilikler açmış, Müslim sık sık Avrupa’da boy göstermiştir. Dış dünya ile ilişkilerini çeşitlendiren Müslim, bir daha Tahran’a ayak basmamıştır. Keza, İran o dönemde yalnızca PYD ile görüşmemiştir. Müslim’in Tahran’ı ziyaret ettiği aynı hafta içinde Barzani çizgisindeki ENKS’nin en etkili partisi, ‘el-Parti’ lideri Abdulhakim Beşşar da Tahran’da ayrı olarak ağırlanmıştır. Kasım 2013’te PYD, kontrol ettiği bölgelerde geçici yönetim kurmuştur. Çeşitli çevrelerde “Kürtlerin Rojava’da geçici yönetim ilanından herkesten daha çok İran ve Beşar Esad yönetiminin memnun” olduğu ve İran’ın Kürt özerk yönetimini desteklemek için Kamışlı’da temsilcilik açacağı iddia edilmiştir. Fakat aradan geçen iki yıl içinde ne PYD Tahran’da, ne de İran Kamışlı’da temsilcilik açmıştır. 

2014’ün son aylarına damgasını vuran Kobani krizi, İran ile PYD arasındaki ilişkilerin ne kadar girift olduğunun görülmesi açısından önemlidir. İran Dışişleri Bakanlığı, IŞİD saldırılarına maruz kalan Kobani’nin “Suriye’nin bir parçası olduğunu” ve “buraya yapacakları yardımın ancak Suriye devletinin izniyle olacağını” belirtmiştir. Diğer yandan, İran Genelkurmay Başkanı Hasan Firuzabadi, “Kobani’deki katliamdan kaygı duyduklarını ve oradaki mazlum halka yardım yapılması gerektiğini” söylemiş, Türkiye’yi Kobani’ye yardım yollarını kapatmakla itham etmiştir. Fakat Türkiye’nin bir grup IKBY peşmerge gücünün topraklarından geçerek Kobani’ye girmesine izin vermesi, İran’ın tepkisine neden olmuştur. Dışişleri Bakan Yardımcısı Emirabdulahiyan, “Suriye’nin toprak bütünlüğü ve ulusal birliğinin kendileri için öncelikli öneme sahip olduğunu” belirtmiş ve “Kobani’ye yardım yabancıların Suriye’nin içişlerine karışmasına sebep olmamalı” demiştir. IŞİD güçleri Kobani’den atıldığında İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü 29 Ocak 2015’te yaptığı açıklamada, “Kobani’nin kurtuluşundan dolayı Suriye halkını ve hükümetini” tebrik etmiştir. 

Görüldüğü kadarıyla PYD veya Suriye Kürtleri ile ilişkiler, İran’ın Suriye politikasındaki öncelikli konulardan birisi değildir. Diğer bir ifadeyle İran’ın özel bir ‘Rojava’ politikası yoktur. İran’ın önceliği Esad rejiminin korunması ve bu bağlamda, İranlı yetkililerin tabiriyle ‘tekfirci teröristlere karşı mücadele’ edilmesidir. PYD, bu çerçevede gerek Nusra Cephesi’ne gerekse IŞİD’e karşı mücadele etmesi açısından İran için değerli bir ortak olmuştur. İran lideri Ali Hama-nei’nin dış politika danışmanı Ali Ekber Velayeti’nin ifadesi İran’ın meseleye nasıl yaklaştığını özetlemektedir: “Suriye Kürtlerinin IŞİD ile çatışıyor olması olumludur; ancak Suriye Kürtleri ülkelerine vefalı ve ülkelerinin toprak bütünlüğüne saygılı olmalıdır.”

İran-PYD ilişkilerinin bu denli girift olmasının temelinde karşılıklı güvensizlik vardır. Zira PYD’nin Esad rejimi ve ‘Suriye devrimi’ karşısındaki ikircikli tutumu, özerk yönetim kurma çabası ve dış dünya ile ilişkilerini çeşitlendirme arayışı İran’ı tedirgin etmektedir. Bununla beraber hem Suriye’deki mevcut durum, hem de bölgesel güç denklemi İran ve PYD’yi taktiksel açıdan birbirine yaklaştırmaktadır.  Hâlihazırda ‘Rojava’da PYD ve ENKS arasında şiddetli bir rekabet olduğu görülmektedir. Bu rekabet hem PKK ile Barzani arasında bölgesel düzeyde görülen çekişmenin bir yansımasıdır, hem de bölgesel düzeydeki çekişmeyi şiddetlendirmektedir. Suriyeli Kürtler arasın- daki bu rekabetin bölgesel düzeye taşınması ile birlikte bölgesel güçler de konumunu belirlemek zorunda kalmaktadır. Bu bağlamda İran, Irak Kürdistan Bölgesinde kendisine müzahir partiler olan KYB ve Goran ile birlikte PKK/ PYD çizgisine daha yakın dururken, Türkiye, KDP ve ENKS ile aynı çizgide buluşmuştur. Böylece, Suriye’nin kuzeyinde, Suriye iç savaşıyla bağlantılı, ama onun dışında ayrı bir ‘vekâlet savaşı’ ortaya çıkmıştır. Bölgesel güçler, rakip ‘blokun’ burada daha fazla alan kazanmasına engel olmaya ve Kürtleri, Suriye krizinde kendi tercihleri doğrultusunda yönlendirmeye çalışmaktadır. Diğer yandan sahadaki güçler, Suriyeli Kürt hareketleri de bölgesel güçleri çeşitli yollardan etkileyerek kendilerine sağlanan desteğin sürekliliğini temin etme gayreti içindedir.

Yrd. Doç. Dr., Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Orsam Danışmanı
Ortadoğu Analiz, Eylül-Ekim 2015 Cilt: 7 Sayı: 70

http://www.orsam.org.tr/files/OA/70/13bayramsinkaya.pdf

U.S. and Israeli Military Attacks Against Iran: Regional and Global Consequences

  1. Introduction On February 28, 2026, U.S. military elements and the Israel Defense Forces (IDF) launched coordinated and joint missile an...