Showing posts with label asker-siyaset ilişkileri. Show all posts
Showing posts with label asker-siyaset ilişkileri. Show all posts

İran Silahlı Kuvvetlerinin Yapısı ve Devrim Muhafızları-Ordu İlişkisi


Temel Çıkarımlar


- Ordu (Erteş), İran silahlı kuvvetleri içinde hem nicelik hem de ateş gücü açısından

Devrim Muhafızları Ordusu’ndan (DMO) daha güçlü bir askerî güçtür.


- Ordu'nun Pehlevi kökenleri ve o dönemde üst düzey subaylarının çoğunun ABD’de

eğitim almış olmaları nedeniyle devrimciler arasında bu ordunun sadakatine

yönelik kuşkular oluşmuş ve Ordu'nun İslam Cumhuriyeti rejiminin hizmetinde

bir birime dönüştürülmesi için çalışmalar başlatılmıştır.


- Devrimden sonra asayişi sağlamak ve devrimi korumak amacıyla Nisan 1979’da

milis teşkilatı olarak kurulan DMO, zamanla Ordu’ya paralel olarak teşkilatlanan

ve hatta Savunma Bakanlığı’ndan ayrı bir bakanlığa sahip büyük bir askerî güce

dönüşmüştür.


- İran-Irak Savaşı sırasında kuvvetlerin sevk ve idaresi ile taktikler konusunda

Ordu ile DMO arasında ciddi rekabet ve görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır.


- Ordu, savaşa silah, teknoloji ve insan gücüne dayanan geleneksel bir yaklaşımla

bakarken DMO ideolojik adanmışlık, iman ve şehadet boyutunu ön plana

çıkarmıştır.


- Aradan geçen süreçte “İslamileştirilmesine”, rejime sadakatini kanıtlamış

olmasına ve kriz durumlarında sağladığı önemli katkılara rağmen Ordu DMO’ya

nispetle kenarda tutulmaya devam etmiş, prestijli görevler DMO’ya verilmiştir.


-Ordu, savunma stratejisinde merkezî bir konuma sahip olmasına rağmen

sofistike silahlara erişim açısından DMO daha avantajlıdır.


- Son on yıllarda DMO, bilhassa Kudüs Gücü aracılığıyla Irak’tan Lübnan’a,

Suriye’den Yemen’e kadar İran’ın Ortadoğu’daki varlığının temel unsuru hâline

gelmiştir.


- Ordu, siyasetin dışında tutulmuş ve askerî doktrindeki rolüyle sınırlı kalmıştır.


- Ordu, olası bir rejim değişikliğinde daha uzlaşmacı ve potansiyel bir işbirlikçi

olarak değerlendirilmektedir ancak Ordu’nun rejime ve Velayet-i Fakih ilkesine

sadakati konusunda şüpheye yer yoktur.


https://www.iramcenter.org/uploads/files/I%CC%87ran_Silahli_Kuvvetlerinin_Yapisi_ve_Devrim_Muhafizlari-Ertes%CC%A7_I%CC%87lis%CC%A7kisi_Son_b_.pdf

ORTADOĞU’DA ASKER-SİYASET İLİŞKİSİ VE ASKERİ DARBELER



ORTADOĞU’DA ASKER-SİYASET İLİŞKİSİ VE ASKERİ DARBELER 


Asker-siyaset ilişkileri, Ortadoğu çalışmaların- da uzun zamandan beri ihmal edilen alanlar- dan birisi olmuştur. Soğuk Savaş yıllarında art arda yapılan darbelere karşın, 1980’lerden itiba- ren hâkim rejimlerin konsolidasyonu ile demokra- tikleşme ve küreselleşme vb. süreçler nedeniyle asker- lerin siyasetle ilişkilerine pek bakılmamıştır. İran’da Devrim Muhafızları Ordusu’nun siyasette artan ağırlığı, Arap Baharı sürecinde halk hareketlerinin seyrinde güvenlik güçlerinin ve orduların oynadığı kritik roller ile Temmuz 2013’te Mısır’da yapılan askeri darbe, Ortadoğu’da asker-siyaset ilişkilerine ilginin giderek artmasına sebep olmuştur. Askerliğin ve siyasetin farklı uzmanlık gerektiren ayrı meslekler olarak ortaya çıkması ve kurumsallaş- masından beri ordunun siyaset ile nasıl bir ilişki içeri- sinde olması gerektiği tartışılagelmektedir. Buradaki temel mesele, belirli bir siyasal yapıyı düşmanlara karşı savunması ve bu siyasal yapının askeri çıkarla- rının korunması için ihdas edilen ve kendilerine güç verilen askerlerin, siyasi iradeyi temsil eden otoriteye tabi olmasıdır. Fakat tarih boyunca askerler ile siyasi otorite arasında farklı ilişki tipleri ortaya çıkmıştır. Kimi zaman askerler siyasi otoriteyi çeşitli şekiller- de etki altına almaya çalışmış, kimi zamanlarda da bizzat müdahale ederek siyasi iktidarı ele geçirmiştir. Askerlerin siyasete müdahalesi sonucunda siyasi ik- tidarın olağanüstü yollardan ve zorla değiştirilmesi- ne ‘askeri darbe’ denilir. Bu çalışmada Ortadoğu’da asker-siyaset ilişkileri ele alınacak ve askeri darbeler tartışılacaktır. 


Asker-Siyaset İlişkileri

Modern Ortadoğu siyasetinde de askerler önemli rol- ler oynamıştır. Modernleşme sürecinde ilk reformların askeri alanlarda yapılması ve özellikle askeri eğitim alanında kaydedilen gelişmeler sonucunda askerler, ‘ilerici aydınlar’ olarak gerek kendi toplumlarındaki Batılılaşma yanlısı kesimler arasında gerekse yaban- cı muhatapları karşısında saygın bir yer edinmiştir. Modern Ortadoğu’da devlet inşası sürecinde ilk teşkil edilen kurumlardan birisi de ordudur. Ordu, sadece ülkede güvenliğin ve istikrarın sağlanmasında değil, askere alma ve eğitim vb. faaliyetleri ile millet inşa- sında da en etkili kurumlardan birisi olmuştur. Keza, bağımsızlığın emperyalistlere karşı askeri mücadele verilerek kazanıldığı ülkelerde, askerler ulusal birliği ve kurtuluşu temsil eden kahramanlar olarak öne çıkmış ve ülke siyasetinin güçlü ve etkili aktörleri olmuştur.

Birçok Ortadoğu ülkesinde devletin ve milletin inşasında önemli roller ifa eden askerler, sonraki dö- nemlerde kendilerini milletin, devletin ve rejimin bekasının koruyucuları olarak görmüştür. Böylece doğrudan askeriye ile bağlantılı olmayan siyasi ikti- dara tabi olmak bir yana, kimi hükümetler yönetme kapasiteleri, ideolojik eğilimleri veya dış politika ter- cihleri nedeniyle askerler tarafından devlete, milletin bekasına veya ulusal çıkarlara tehdit olarak görülmüş- tür. Siyasete bakışlarını bir takım ulvi gerekçelerle izah etme eğiliminde olsalar da siyaset ile ilişkilerinde bir sınıf, zümre veya kurum olarak askerlerin çıkarlarının önemli rol oynadığı yadsınamaz. Kendilerini ayrıcalık- lı bir zümre olarak gören askerler, kendilerine siyaset üzerinde gözetim rolü vehmetmiştir. Diğer yandan bölgede çözülemeyen kronik sorunlar ile güvenlik teh- ditleri askerlerin ön plana çıkmasına sebep olmaktadır. Çeşitli sebeplerle ülke siyasetinde öne çıkan ordu, ‘stratejik’ kaygılar veya ‘sınıf çıkarları’ gereği kendi ekonomik ağlarını kurmuş ve ulusal ekonomi üze- rinde de etkili olmaya başlamıştır.

Ordular genellikle bir zümre olarak görülse de bir- çok örnekte görüldüğü gibi etnik, ideolojik, maddi çıkar vb. nedenlerle hizipleşme ile malul olabilir. Ken- di içinde birlik ruhu ne kadar güçlü olursa, ordunun siyasete müdahaleleri de o kadar etkili olur. Ordu- nun çeşitli hiziplere ayrılması bir bütün olarak askeri kapasitesini zayıflatmasının yanı sıra, ordu içindeki hiziplerden birisinin siyasete müdahale etmeye çalış- ması iç çatışmalara sebep olabilir.

Dolayısıyla, belirli bir durumda asker-siyaset iliş- kilerini belirlenmesinde ordunun yapısı, ideolojik duruşu ve geçmişi etkili olabilir. Bu nedenle, ilgili literatürde ordular kendi içindeki birliktelik ruhu, ideolojik duruşu, askeri uzmanlığa verdiği önem, devlet ve toplumla ilişkileri vb. açılardan profesyonel ordu, devrimci ordu, pretoryen ordu gibi çeşitli tip- lere ayrılır. Profesyonel orduların kurumsallaşmasını tamamladığı ve bütün askeri kapasitelerini sivil siyasi iktidarın hizmetine sunduğu kabul edilir. Kendilerini devrimin koruyucusu ve kollayıcısı olarak gören ordu- lar ise tabiatıyla siyasi yapılardır ve sık sık siyasete mü- dahale eder. Çeşitli hizipleşmeler ve çıkar çatışmaları ile malul olan pretoryen ordular ise türlü bahanelerle siyasete müdahale etme eğilimindedir. Ordunun siya- sete müdahaleleri de farklı şekillerde ortaya çıkmak- tadır; askeri darbeler siyasete doğrudan müdahaledir. Ortadoğu’daki orduların çoğu pretoryen ordu olarak adlandırılır ve ordunun siyasete müdahalesi ordunun bu yapısı ile izah edilir. Askerlerin siyaset üzerindeki etkileri ise gözetim, vesayet, doğrudan yönetim vb. şekiller alabilmektedir. Askerlerin siyasete müdaha- leleri belirli bir rejimin veya hükümetin muhafazası doğrultusunda olabileceği gibi bazı alanlarda reform yapılmasına veya politika değişikliğine gidilmesine yönelik de olabilir.
Orduların özelliklerinin yanı sıra askerlerin içlerin- den geldikleri toplum ile siyasi iktidarların durumu, devletin kurumsallaşması vb. faktörler asker-siyaset ilişkilerinin seyrinde etkili olmaktadır. Sivil iktidarla- rın zayıflığı, yönetici elitler arasındaki şiddetli ihtilaf- lar, iç çatışmalar, savaşlarda karşılaşılan yenilgiler veya yabancı müdahaleleri, askerlerin siyasete müdahalesi- nin önünü açmıştır. Uzun süren buhran dönemlerinin ardından bazı güçlü askeri liderler, ‘at sırtında bekle- nen güçlü lider’ ve ‘milletin kurtarıcısı’ olarak görül- müştür. Bazı siyasi gruplar veya toplumsal kesimler farklı amaçlarla zaman zaman askerlerin veya ordu içindeki bir hizbin siyasete müdahale etmesini cesaretlendirmiş, bu durum ‘başarılı’ darbelerden sonra ‘meşruiyet’ unsuru olarak kullanılmıştır.

Ortadoğu’da Askeri Darbeler

Modern Ortadoğu’da ilk askeri darbe Irak’ta gerçekleş- miştir. Irak’ın bağımsız olmasından kısa bir süre sonra ordunun başına geçirilen General Bekir Sıdkı Ekim 1936’da ‘darbe’ tehdidiyle hükümetin değişmesini sağ- lamıştır. O zamandan günümüze kadar Ortadoğu’da yaklaşık 45 askeri darbe gerçekleşmiştir. Askerlerin siyasetteki ağırlığına rağmen, başka bölgelerle kar- şılaştırıldığında Ortadoğu darbelerde başı çekmez; 1950 -2010 yılları arasında dünyada meydana gelen darbelerin yüzde 15’i bu bölgede olmuştur. Bu oran- la Ortadoğu bölgesi, Afrika, Latin Amerika ve Asya bölgelerinin gerisinde kalmaktadır. Darbelerin çoğu 1960’lı ve 1970’li yıllarda olmuş, 1990’lardan sonra bütün dünyada ve Ortadoğu’da darbelerin sayısı be- lirgin bir şekilde azalmıştır. ‘Başarılı’ darbe girişim- lerinin yanı sıra sayısı tam olarak bilinemeyen çok sayıda darbe girişimi vardır. Fakat bu darbe girişimleri kimi zaman ileri aşamalarda, kimi zaman ise daha ilk safhalarda bastırıldığı için bu konuda sağlıklı veriler yoktur. Keza, bazı zamanlarda hükümetler güçlerini pekiştirmek ve rakiplerini tasfiye etmek için ‘darbe girişimi’ olduğu iddiasında bulunmuştur.

Birçok örnekte olduğu gibi Ortadoğu’da da askeri darbelerden sonra otoriter yönetimler kurulmuştur. Askerler kimi zaman doğrudan iktidarı ele almış, ki- mi zaman ise hükümet üzerinde vasi rolü oynayarak iktidarın şekillenmesinde belirleyici olmuştur. Dar- be yoluyla iktidarı ele geçiren liderler meşruiyetlerini güçlendirmek için bazı reformlar yapmış, popülist politikalar izlemiştir. Kısmi halk desteğinin yanı sıra siyasete getirdikleri yeni çizgi ve yaptıkları reform- lar nedeniyle birçok darbeci lider, kendisini devrimci olarak addetmiştir. Mesela, 1952’de Mısır’da iktidarı darbe ile ele geçiren Cemal Abdülnasır birçok çevrede ‘devrimci olarak anılmıştır. İzleyen dönemlerde fark- lı ülkelerde askeri darbeciler kendilerini ‘devrimci’ olarak tanımlamaya devam etmiştir. Hatta Temmuz 2013’te Mısır’da seçilmiş Mursi hükümetini deviren darbenin lideri Abdülfettah Sisi ordunun müdaha- lesini, “halkın devrimin korunması çağrısına” cevap olarak nitelendirmiştir.

Darbeciler kendi eylemlerini devrim olarak nite- lendirseler ve bazı toplumsal kesimlerin desteğini alsa- lar da darbe ile devrimi birbirinden ayıran en önemli özellik devrimlerin halk hareketlerinin sonucu olma- sıdır. Bu durumda şöyle bir soru ortaya çıkmaktadır: Mademki darbeler halk desteğinden yoksundur ve darbe sonrası genellikle otoriter rejimler kurulur, o halde halk neden darbelere karşı durmaz?

Her şeyden önce darbe sonrası alınan sıkıyönetim tedbirleri ve darbeye dışarıdan verilen destek, di- renmeyi neredeyse imkânsız hale getirmektedir. Ce- zayir’de 1992’de İslami Kurtuluş Cephesi’nin (FIS) darbeye karşı mücadele etmesi yedi yıl süren kanlı bir iç savaşa sebep olmuştur. Keza Mısır Cumhurbaşkanı Mursi’ye yapılan darbeye karşı direnen sivillere karşı silah kullanan darbeciler, 3,500’den fazla insanın ha- yatını kaybetmesine sebep olmuştur. Daha önemlisi, modern Ortadoğu’da hüküm süren rejimlerin çoğu- nun ciddi bir meşruiyet sorunuyla malul olmasıdır. Yozlaşma, ekonomi ve dış politika gibi alanlarda başa- rısızlıkları ve ‘milli çıkarları’ korumaktan aciz kalma- ları vb. nedenlerle, darbe ile iktidardan uzaklaştırılan hükümetlerin arkasında pek kimse durmamıştır. Yani darbeye karşı durmak bir yana, darbeyle iktidardan uzaklaştırılan hükümetlerin, devrilen rejimlerin ar- kasından üzülen pek kimse olmamıştır. İktidardaki hükümetlerin ve rejimlerin halk desteğinden ve meş- ruiyetten mahrum olması, askeri darbe girişimlerini kolaylaştırmıştır.

Ortadoğu Analiz, Eylül-Ekim 2016 Cilt: 8 Sayı: 76, s.51-53.
http://www.orsam.org.tr/files/OA/76/14_bayramsinkaya.pdf

Yrd. Doç. Dr., Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, ORSAM Danışmanı 

Ruhani Döneminde Devrim Muhafızları ve Siyaset

Ruhani Döneminde Devrim Muhafızları ve Siyaset

2016-08-15


İslam Devrimi Muhafızları Ordusu,  kuruluşundan beri devrim sonrası İran siyasetinin ‘asli’ unsurlarından birisi olagelmiştir. Anayasal olarak ‘devrimi ve devrimin kazanımlarını korumakla yükümlü’ olan Devrim Muhafızları (DM) her zaman siyasetin içinde olmuştur. Fakat, İran’daki diğer güvenlik kurumları gibi doğrudan ‘Devrimin Rehberi’ Ayetullah Hamanei’ye bağlı olan DM’nin İran hükümetleri ile ilişkileri farklı şekillerde tezahür etmiştir. Mahmud Ahmedinecad’ın cumhurbaşkanlığı döneminde DM’nin İran siyasetindeki ağırlığı giderek artmış ve İran rejiminin ‘militerleşmesi’ tartışmalarına sebep olmuştur.  Keza bu dönemde, nükleer mesele nedeniyle İran’a uygulanan yaptırımların da etkisiyle DM’nin İran ekonomisindeki etkisi de giderek artmıştır. 

DM’nin İran siyasetindeki ve ekonomisindeki rolü, Haziran 2013’te cumhurbaşkanı seçilen Hasan Ruhani’nin önündeki en büyük sorunlardan birisi olarak görülmüştür. Ruhani’nin pragmatizmine karşılık Devrim Muhafızları’nın katı ideolojik duruşunun iki kurum arasında gerilime sebep olacağı yönünde çeşitli spekülasyonlar yapılmıştır. Peki, aradan geçen üç yılda Ruhani’nin DM ile ilişkileri nasıl olmuştur? Bu çalışmada, ana hatlarıyla Ruhani hükümetinin DM ile ilişkileri değerlendirilecektir. 

Nükleer Anlaşma, İran Siyaseti ve Devrim Muhafızları
Ruhani’nin seçim sırasında ve sonrasında bazı reformcularla birlikte çalışması, dış politikada itidal ve esneklik, ekonomide liberalleşme söylemleri DM’nin tepkisini çekmiştir. Fakat güvenlik bürokrasisi ile yakın ilişkiler geliştirmiş olması ve ‘merkezde’ duruşu nedeniyle Ruhani, başlangıçta DM’den gelen bir dirençle karşılaşmamıştır. Nitekim Ruhani kabinesini oluştururken dengeli davrandı ve ‘hızlı’ reformculara hükümette yer vermedi. Eski DM Komutanlarından Hüseyin Dehgani’yi Savunma Bakanlığı’na, Ali Şamhani’yi Yüksek Milli Güvenlik Konseyi’nin sekreterliğine getirdi.

DM’nin Cumhurbaşkanı Ruhani’ye yönelik ilk eleştirisi, Ruhani’nin Eylül 2013’te ABD Başkanı Obama ile yaptığı telefon konuşması üzerine oldu. DM Komutanı Tümgeneral Muhammed Ali Caferi, ‘Cumhurbaşkanı’nın New York’ta kaldığı sürece sağlam ve uygun bir duruş sergilediğini’ belirtti, ama ‘Obama ile görüşmeyi reddettiği gibi telefon konuşmasını reddetmesi gerekirdi’ dedi. 

Kasım 2013’te İran ile ‘5+1 grubu’ arasında başlayan nükleer müzakereler DM ile bağlantılı olan gazete ve haber siteleri tarafından zaman zaman eleştirildi. Bu eleştirilerin sertleşmesi üzerine Ruhani, ‘aylardır küçük bir grubun sabotaj, temelsiz suçlamalar ve yalanlar’ ile meşgul olduğunu,’ hükümetin onların her adımından haberdar olduğunu ve zamanı gelince gerekenin yapılacağını söyledi. Ruhani’nin açıklamalarından kısa bir sure sonra Kasım 2014’te, reformculara yakın Sahamnews adlı haber sitesinde yayınlanan bir makalede DM İstihbarat Teşkilatı’nın Ruhani hükümetini devirmek üzere harekete geçtiği ileri sürüldü. Söz konusu makaleye göre DM İstihbarat Teşkilatı, İsargeran Cemiyeti, Ahmedinecad yönetiminden bazı kişiler ve bazı gazeteciler Tahran’ın farklı semtlerinde  ‘güvenli ev’ler kurmuş ve buralardan hükümet karşıtı propaganda faaliyetlerini örgütlemiştir. Ruhani’nin bu konudaki bilgi ve belgeleri özel bir görüşme sırasında Rehber Hamanei’ye sunduğu iddia edilmiş fakat bu konu ile ilgili kamuoyuna fazla bir şey yansımamıştır. Bununla beraber, Cumhurbaşkanı Ruhani, Aralık 2014’te yaptığı bir konuşmada ‘‘silah, para ve medya tek bir kurumun elinde olursa, yozlaşma kaçınılmaz bir sonuçtur’‘ dedi. Bu ifadeler birçok çevrede, DM’ye yönelik bir eleştiri olarak değerlendirildi.
Nükleer anlaşmada sona yaklaşılırken DM ihtiyatlı bir tutum aldı. DM Komutanı Caferi bir taraftan müzakere heyetinin ‘özverili çalışmalarını’ ve başarısını takdir ederken diğer taraftan İran’ın kırmızı çizgilerini hatırlatmaya devam etti. Caferi, yaptırımların kaldırılması hususunda ‘hala çözülmesi gereken belirsizlikler’ olduğunu söyledi.

Temmuz 2015’te nükleer anlaşmanın sağlanmasından kısa bir süre sonra Ruhani, anlaşmadan sonra da İran’ın itidalli ve ihtiyatlı olması gerektiğini söyledi. ‘‘Anlaşmanın sonuçlanmasından sonra istediğimiz gibi konuşuruz, hareket ederiz ve diğerleri bizim gidişatımızdaki değişikliğe tepki göstermeyecek diye düşünmemeliyiz’‘ dedi. Bu ifade, DM’nin tepkisini çekti. Caferi, ‘‘bazıları hareketlerimizin düşmanın iradesi doğrultusunda tanzim edilmesi gerektiğini düşünüyor, istediğimiz şekilde konuşamayacağımızı ve hareket edemeyeceğimizi, çünkü diğerlerinin tepki göstereceğini söylüyor. Bu her şeyden önce bağımsızlığın ve rejimin izzetinin sorgulanması anlamına gelir’‘ dedi ve sorumluluk makamında olanların daha ‘ölçülü’ konuşmaları gerektiğini söyledi.
Hükümet ile DM arasında söz düellosu nükleer anlaşmanın anlamı üzerinden devam etti. Hem Cumhurbaşkanı Ruhani, hem de Dışişleri Bakanı Zarif, değişik zamanlarda ‘‘nükleer anlaşmanın İran üzerindeki savaş bulutlarını dağıttığını ve İran’ı daha güvenli hale getirdiğini’‘ savundu. DM komutanlarından yapılan açıklamalarda ise İran’ın güvenliğinin ‘‘düşmanla müzakere ve diyalog’‘ yoluyla değil, İran halkının kahramanca ve fedakârca direnişi ve ‘caydırıcı gücü’ sayesinde sağlandığı belirtildi. Caferi bu konuda yaptığı bir konuşmada nükleer anlaşma ile birlikte Amerika’nın ‘‘İslami İran’a karşı düşmanlığının sona ermediğini veya azalmadığını’’ belirterek ‘‘düşmanın İran’a sızma gayreti içinde’‘ olduğunu ileri sürdü. Bu tür ‘uyarıların’ Hamanei’nin açıklamalarına paralel olduğu söylenebilir. Nitekim bir müddettir Hamanei, düşmanın ‘‘ekonomik veya kültürel vasıtalarla İran’a sızması’‘ ihtimalinden söz ediyordu. ‘Düşmanın sızması’ yönündeki uyarıların ardından DM İstihbarat Teşkilatı Kasım 2015’te, ‘Amerika ve İngiltere’ye bağlı nüfuz şebekesinin’ üyeleri olduğu iddiasıyla beş gazeteciyi tutukladı. Cumhurbaşkanı Ruhani bu tutuklamalara tepki gösterdi. Ruhani güvenlik görevlilerinin basın yargıcı gibi hareket edemeyeceğini söyledi ve Rehber’in ‘yabancıların sızması’ uyarılarının suiistimal edilmemesini istedi.

Cumhurbaşkanı Ruhani ile DM Komutanı Caferi arasında nükleer anlaşmanın mahiyetine ilişkin tartışmalardan birisi de geçtiğimiz Nisan ayında yaşandı. Nevruz konuşmasında Ruhani, nükleer anlaşmayı ‘‘İran milletinin gurur duyacağı bir başarı’‘ olarak tanımladı ve İran’ın siyasal, ekonomik ve sosyal sorunlarının çözümü için ‘İkinci Bercam’ (nükleer anlaşmanın Farsça kısaltması) yapılması gerektiğini söyledi. Ruhani’nin bu sözleri önce Rehber Hamanei tarafından eleştirildi. Ardında DM Komutanı Caferi, ‘‘Bercam hiç bir zaman bir iftihar meselesi olmayacaktır. Halk anlaşmayı kerhen tasvip etti. Birinci bercam ne getirdi ki ikincisini yapalım?’‘ dedi. Buna karşılık Ruhani, ‘‘Bercamın İran milleti için siyasi ve hukuki iftihar kaynağı’’ olduğunu tekrar etti ve İran’ın yaptırımlar altında nasıl sıkıntı içinde olduğunu hatırlatarak, ‘‘bir viranenin onarılması veya yeniden yapılması biraz zaman alır. Berjam uygulamaya geçeli daha üç ay oldu’‘ dedi.   

DM’nin Ekonomik Faaliyetleri
Devrim Muhafızları ile Ruhani hükümeti arasındaki bir başka anlaşmazlık konusu ise DM’nin ekonomideki rolü. DM’nin inşaat ve mühendislik hizmetleri ile ilgili birimi Hatem’ol Anbiya Karargahı uzun bir süreden beri İran’ın altyapı çalışmalarında rol almış, yol, baraj, köprü vs. inşaatı yapmıştır. Fakat Ahmedinecad döneminde DM’nin ekonomideki ağırlığı giderek artmış, DM ile bağlantılı şirketler inşaat, telekom, finans, enerji, kimya, uluslararası ticaret gibi birçok alanda faaliyet göstermiştir. DM’nin İran ekonomisindeki toplam etkisine ilişkin değişik tahminler yapılmaktadır. DM Sözcüsü Ramazan Şerif, İran’daki inşaat projelerinin yüzde 10’unun DM teşkilatının elinde olduğunu söylemiştir.

Ruhani hükümeti gerek denetleme imkânlarının olmaması gerekse askerlerin ekonomideki varlığının pazardaki dengeleri bozması gibi nedenlerle askeri kurumların ekonomideki varlığına karşı çıkmaktadır. Ayrıca, hükümetin özel sektörü güçlendirme çabası DM’nin ekonomideki ağırlığının kırılmasını gerektirmektedir. Bununla beraber Cumhurbaşkanı Ruhani, DM’nin ekonomik faaliyetleri hakkında temkinli bir söylem benimsedi. DM’nin gerek savunma gerekse ekonomik alanda bu zamana kadar yürüttüğü faaliyetleri övgüyle anan Ruhani, DM’nin özel sektörün rakibi olmadığını belirterek özel sektörün üstlenemediği büyük projelerde yer almasını ve kaçakçılıkla mücadele etmesini istedi. Hükümet sözcüsü Mohammad Bagher Nobaght, DM’nin ekonomik faaliyetlerinin özel sektörün ilgilenmediği veya kapasitesinin yetmediği alanlarla sınırlı olması gerektiğini söyledi. 

Bu konuda Ruhani’nin Nisan 2014’te ‘Ordu Günü’nde yaptığı konuşma çok dikkat çekti. ‘Ordu’nun ülkenin savunmasında büyük fedakârlıklar yaptığını, ama ‘‘seçilmiş hükümetten ve milletten payını istemediğini’‘ söyledi. Ruhani’nin bu ifadesi, yaptığı fedakârlıklar karşısında ekonomideki ağırlığını sürdürmek isteyen DM’ye karşı bir mesaj olarak değerlendirildi. 

DM Komutanı Caferi Eylül 2014’te yaptığı bir konuşmada, DM ile hükümet arasında ekonomik işbirliği alanında başlangıçta bazı şüphelerin olduğunu itiraf etti. Bununla birlikte, Caferi, hükümetin DM’nin inşaat alanlarındaki kabiliyetlerini takdir ettiğini ve bu konuda işbirliği yapıldığını söyledi. Buna rağmen DM’nin ekonomik faaliyetleri Ruhani hükümeti döneminde belirgin şekilde azaldı. Eskisi gibi cazip ihaleler alamayan DM bağlantılı şirketlerin bazı çalışmaları da durduruldu. Buna karşılık DM komutanları defalarca hükümetin ‘‘direniş ekonomisinde DM ve Besice öncelik vermesi’‘ gerektiğini ve bu teşkilatların hükümete yardımcı olmaya hazır olduklarını açıkladı. Caferi, bu konuda yaptığı bir konuşmada hükümetin DM ve Besicin tecrübe ve tavsiyelerinden istifade etmediğinden şikâyet etti. 

Dış Politika Tartışılmıyor
Siyasi ve ekonomi alanlarındaki anlaşmazlıklarına rağmen Ruhani hükümeti ile DM’nin dış politikada daha yakın işbirliği içinde olduğu görülmektedir. Önceliğini nükleer meselenin halline veren Ruhani hükümeti, DM’nin İran’ın bölgesel politikalarındaki rolünü hiç sorgulamadı. Hatta İran’ın Irak ve Suriye politikaları büyük ölçüde DM’nın kontrolünde kaldı. Ayrıca, Haziran 2014’te IŞİD’in Irak hükümetini, dolayısıyla İran’ı tehdit eden bir güç olarak ortaya çıkmasından sonra hükümet ve DM daha uyumlu çalışmaya başladı. Hükümet, DM’nin Irak ve Suriye’de yürüttüğü ‘danışmanlık’ ve lojistik destek faaliyetlerini destekledi. Hatta Ruhani ‘‘Serdar Süleymani’nin cesareti güç ve iftihar kaynağıdır’‘ dedi. Kudüs Gücü’nü ve DM’nin kahramanlıklarını öven Ruhani, DM ‘‘bugün yalnızca ülkenin güvenlik yükünü omuzlarında taşımıyor, İslami İran’dan yardım isteyen ülkelerin güvenliğini de sağlıyor ve bütün gücüyle o meydanlarda bulunuyor’‘ dedi. 

DM ile Ruhani hükümeti arasında güvenlik ve dış politika sahalarında görülen uyum, DM’nin resmi bütçedeki payına da olumlu yansıdı. İran genel bütçesinde DM’nin payı giderek arttı. 2013’te genel bütçeden 3,3 milyar dolar alan DM, 2014’te 5 milyar dolar, 2015’te ise 6,1 milyar dolar aldı. Hükümetin hazırladığı 2016 bütçe tasarısında DM’ye tahsis edilen ödeneğin yüzde 20’ye yakın bir oranda düşürüldüğü iddia edilse de genel savunma bütçesi yüzde 15’ten fazla artırılmıştır. 

Sonuç olarak, Cumhurbaşkanı Ruhani ile DM komutanları arasında DM’nin ekonomideki rolü, nükleer müzakereler ve nükleer anlaşmanın mahiyeti, kültürel ve siyasi meseleler konusunda basına yansıyan çeşitli tartışmalar olmuştur. Fakat Ruhani hükümeti, DM’nin İran dış politikasında rolünü ve faaliyetlerini hiç sorgulamamıştır. Bu nedenle hükümet ile DM arasında birçok tartışma olsa bile, özellikle Ortadoğu politikaları pek gündeme gelmemiştir.

Bu yazı “Ruhani Döneminde Devrim Muhafızları ve Siyaset” başlığıyla Ortadoğu Analiz Dergisi'nde yayınlanmıştır.
https://www.blogger.com/blogger.g?blogID=35422296#editor/src=sidebar 

U.S. and Israeli Military Attacks Against Iran: Regional and Global Consequences

  1. Introduction On February 28, 2026, U.S. military elements and the Israel Defense Forces (IDF) launched coordinated and joint missile an...