Showing posts with label Iran dış politikası. Show all posts
Showing posts with label Iran dış politikası. Show all posts

ABD ve İsrail’in İran’a Yönelik Askerî Saldırıları: Bölgesel ve Küresel Yansımalar

 28 Şubat 2026’da ABD askeri unsurları ile İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) koordine-

li ve müşterek olarak İran siyasi liderlerini, nükleer tesislerini, askeri komuta kademesini

ve askeri tesislerini hedef alan füze saldırıları ve hava saldırıları başlatmıştır. Saldırılara

karşılık olarak İran silahlı kuvvetleri İsrail’e ve bölgede ABD askeri üslerine ev sahipliği

yapan Basra Körfezi ülkeleri Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Katar, Kuveyt ve

Suudi Arabistan’a insansız hava aracı (İHA) ve füze saldırıları ile karşılık vermiştir. Karşı-

lıklı saldırıların kapsamı zamanla ekonomik altyapı, enerji tesisleri ve ticari tesisleri hedef

alacak şekilde genişlemiştir. Nihayet İran dünya günlük petrol sevkiyatının yaklaşık yüzde

yirmisinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı trafiğe kapatmıştır. Böylece çatışmalar, çok-boyutlu

ve çok-cepheli bir hal almıştır. 40 gün süren karşılıklı saldırılar 8 Nisan 2026’da ilan edi-

len ateşkese kadar devam etmiştir.


İranlı yetkililer müşterek ABD ve İsrail saldırılarını Birleşmiş Milletler (BM) Sözleş-

mesi’ne aykırı biçimde İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı “haksız, hukuk dışı, gayri meşru”

saldırı ve “dayatılmış bir savaş” şeklinde nitelendirmiştir. Amerikalıların “Destansı Öfke

Operasyonu”, İsraillilerin ise “Kükreyen Aslan Operasyonu” adını verdikleri bu saldırı-

lar, Amerikalı ve İsrailli yetkililer tarafından yeni bir savaşın başlangıcı değil, İran İslam

Cumhuriyeti’nin yıllardır ABD’ye ve İsrail’e karşı sürdürdüğü doğrudan ve dolaylı çeşitli

saldırılara karşılık düzenlenen bir askeri operasyon ve halihazırda devam eden silahlı ça-

tışmanın bir parçası olarak nitelendirilmiştir (IDF, 2026a). İran’a göre ABD ve İsrail’in

saldırıları BM Şartı’nın güç kullanımını yasaklayan 2/4 maddesinin açık bir ihlali, hukuk-

suz, gayri meşru ve haksız bir savaştır. İranlılar Amerikan-İsrail saldırılarına karşı “Ger-

çek Vaat IV” (Sadık Vaat) operasyonu başlatmıştır. İran tarafı bu operasyon kapsamındaki

askeri hamlelerin “saldırganların üslerine ve tesislerine karşı meşru müdafaa kapsamında

atılan gerekli ve orantılı savunma operasyonları” olduğunu ileri sürmüştür (Iravani, 2026).


ABD ve İsrail ile İran arasında ortaya çıkan çatışmalar tarafların nitelikleri, çatışma-

ların kapsamı ve çatışmaların geniş bir alana yayılmış olması itibariyle bölgesel ve küresel

dinamikleri etkilemiştir. Dünyanın en büyük askeri gücü ABD ile iki bölgesel gücün, İran

ve İsrail’in dahil olduğu çatışma Orta Doğu’nun güvenlik dinamiklerini sarsmıştır. İran’ın

bölgesel müttefikleri olan devlet-dışı aktörlerin de çatışmalara dahil olması, bölgede

ABD’nin müttefiki olarak bilinen Basra Körfezi ülkelerinin İran tarafından saldırıya uğ-

raması, Doğu Akdeniz’den Basra Körfezi’ne tüm bölgeyi ve bölge ülkelerini etkisi altına

almıştır. Çatışmaların kısa süre içerisinde dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz rezervle-

rinin bulunduğu Basra Körfezi etrafında yoğunlaşması ve Hürmüz Boğazı’nın kapatılması

bilhassa enerji güvenliği açısından küresel ekonomiyi ve siyaseti yakından etkilemiştir.


Bu çalışmanın amacı ABD/İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ile başlayan çatışmanın

ve etkilerinin akademik bir şekilde incelenmesidir. Bu doğrultuda öncelikle taraflar ara-

sındaki husumetin arka planı ve ABD/İsrail – İran çatışmasının nedenleri tartışılmaktadır.

İkinci kısımda ABD/İsrail – İran çatışmasında tarafların hedefleri ve çatışmanın seyri ele

alınmaktadır. Arkasından çatışmanın hem İran üzerindeki hem de ABD ve İsrail üzerinde-

ki etkileri ile bölgesel yansımaları incelenmektedir. Çalışmanın son kısmında gelişmelerin

Türkiye’ye etkileri tartışılmaktadır ve çatışma sonrası İran’ın ve Orta Doğu’nun durumu

değerlendirilmektedir.


https://www.tuba.gov.tr/files/yayinlar/raporlar/TUBA.978-625-6110-82-3.pdf




AVRUPA BİRLİĞİ – İRAN İLİŞKİLERİ

 AB - İran ilişkileri

Avrupa ülkelerinin çoğunun, bilhassa Almanya, Fransa ve İngiltere’nin İran ile geçmişi çok eskilere giden siyasi ve kültürel ilişkileri vardır. Avrupa Topluluğu’nun (AT) kurulmasından sonra üye ülkeler İran ile ilişkilerini ayrı ayrı yürütmüş, AT’nin İran ile kurumsal bir ilişkisi olmamıştır. Ancak AT ülkeleri 1980’lerden itibaren siyasi birlik vizyonu çerçevesinde İran ile ilişkilerinde koordinasyona gitmiştir. 1990’ların başından itibaren Avrupa Birliği (AB) İran ile kurumsal ilişkiler geliştirmiş ve bu ülkeye yönelik olarak görece tutarlı politikalar izlemiştir. AB İran’la angajmana girmiş, bir taraftan ticari ve ekonomik ilişkileri geliştirirken diğer taraftan diyalog mekanizmaları üzerinden İran hükümetinin içeride baskıcı, dışarıda radikal politikalarını ılımlaştırmayı hedeflemiştir. Bu süreçte bazı iniş çıkışlar yaşansa da AB ülkelerinin İran ile siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkilerinde önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Ancak 2003 yılından sonra İran’ın nükleer programı ikili ilişkilerin gündemini belirlemiştir. AB bu dönemde de Tahran ile angajman siyasetini sürdürerek nükleer meselenin müzakereler yoluyla çözülmesi için çalışmış, nihayet Temmuz 2015’te bu konuda anlaşmaya varılmasında ekili bir rol oynamıştır. Hatta, nükleer anlaşma (Kapsamlı Ortak Eylem Planı, KOEP) AB’nin en önemli dış politika başarılarından birisi olarak görülmektedir. Bu bölümde Avrupa Birliği’nin İran ile ilişkileri tarihsel süreç içerisinde değerlendirilmekte ve Birliğin İran’a yönelik politikaları ele alınmaktadır. Bu kapsamda özellikle nükleer anlaşmaya giden süreçte AB’nin rolü ve anlaşma sonrasında AB–İran ilişkilerinde meydana gelen gelişmeler incelenmektedir.



  • İlhan Sağsen & Mehmet Dalar (eds.), Avrupa Birliği'nin Küresel ve Bölgesel Politikaları, (Nobel, 2022) içinde.

Bağımsızlık Referandumu Sonrasında IKBY-İran İlişkileri

Bağımsızlık Referandumu Sonrasında IKBY-İran İlişkileri


20. yüzyılın ortalarında şekillenen bölge- sel jeopolitik koşullar ve tarihsel bağlar Irak Kürtlerini İran’a yakınlaştırdı. Bu süreçte ‘özerklik’ peşindeki Irak Kürtleri ile ‘bölgesel hırsları’ olan İran arasında ‘netameli bir ittifak’ ortaya çıktı. Zaman zaman güçlenen, perçinlenen bu ittifak, zaman zaman da çetin testlerden geçti. Irak Kürdis- tan Bölgesi’nde 25 Eylül 2017’de yapılan ‘bağımsızlık referandumu’ Erbil-Tahran ilişkilerinde yeni ve zorlu bir sınav oldu.

Aralarındaki dostluğa rağmen İran, Irak Kürtle- rinin ‘bağımsızlık’ girişimlerine her zaman şüpheyle baktı. Nitekim İran yönetimi, Kürtler üzerindeki et- kisini kaybetme riski, bölgede olası istikrarsızlaştırıcı etkileri, İranlı Kürt grupları cesaretlendirmesi ve ABD ile İsrail’in İran karşıtı faaliyetleri için uygun bir zemin sağlaması ihtimalleri gibi stratejik kaygılarla Irak Kürdistan Bölgesel Yönetiminin (IKBY) aldığı ‘bağımsızlık referandumuna’ karşı durdu. İranlı liderler, ‘ABD ile Siyonistlerin bölgeyi istikrarsızlaştırmak için icat ettikleri IŞİD fitnesinden sonra sahaya sürdükleri ikinci bir komplo’ diye nitelendirdikleri ‘bağımsızlık referandumunu’ daha başından boğulması gereken bir adım olarak gördü. Referandumun getirmesi muhtemel risklerin yanı sıra IKBY’nin aynı zamanda petrol zengini Kerkük gibi tartışmalı bölgeleri Irak Kürdistan Bölgesi sınırlarına dâhil etme teşebbüsü meseleyi daha çetrefil hale getirdi.

Bu çerçevede İranlı yetkililer hem Iraklı Kürt siya- setçilerle yaptıkları çeşitli görüşmelerde Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduklarını ve referanduma karşı çıktıklarını açıkça belirttiler hem de Erbil ile Bağdat arasındaki sorunların çözülmesi için arabuluculuğa soyundular. Ayrıca Irak Kürtleri içerisinde kendilerine daha yakın duran –Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB), Goran, İslami Komel gibi– hareketleri, referanduma karşı durmaları ve IKBY Lideri Mesud Barzani’niyi yalnız bırakılmaları için ‘ikna’ etmeye çalıştılar. Öte yandan İran hükümeti, Irak ve Türkiye ile temaslarını yoğunlaştırdı ve bu ülkeler arasında referanduma karşı ortak bir duruş benimsenmesi için çalıştı. IKBY’nin referandum kararından vazgeçme- mesi üzerine Erbil’i sınır kapılarının kapatılması ve güvenlik anlaşmalarının iptaliyle tehdit etti; sınırda askerî tatbikat yaparak Irak Kürtlerine gözdağı vermeye çalıştı.

Referanduma İran’ın Tepkisi

İran yönetimi, bütün ikazlara rağmen 25 Eylül’de referandumun yapılmasını bir ‘hata’ olarak gördü ve Irak Kürt yönetiminden referandumun yok sayılmasını; Irak’ın toprak bütünlüğünün, millî birliğinin ve egemenliğinin korunmasını; Erbil ile Bağdat arasındaki sorunların müzakere yoluyla çözülmesini istedi. Bununla birlikte referandum kararında direten IKBY’ye tepki olarak İran ile IKBY arasındaki tüm uçuşların durdurulması; sınır kapılarından geçişlerin sıkılaştırılması; İran ile Irak Kürdistan Bölgesi arasında petrol ve petrol ürünlerinin ticaretinin yasaklanması gibi tedbirler aldı. Ayrıca Türkiye ve Irak ile askerî işbirliğini güçlendirdi ve sınırda askerî tatbikat yaptı. Erbil merkezli Kürdistan 24 TV’nin Tahran ofisini kapat- ma kararı aldı. İran yönetimi, IKBY’ye yönelik sert söylemlerine ve yaptırım kararlarına karşılık Erbil ile bağları tam olarak koparmak istemedi. Nitekim İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, eski Irak Cumhurbaşkanı ve KYB Lideri Celal Talabani’nin Süleymaniye’deki cenaze törenine katıldı. Keza İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun dış operasyonlarından sorumlu birimi Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani cenazeye katılmadı, ama daha sonra Talabani’nin kabrini ziyaret etti.

Referanduma karşı ‘sert’ duruşuna rağmen İran, IKBY’ye karşı tek taraflı adım atmaktan kaçındı. Tek taraflı adımlar ve müdahaleler yerine Türkiye ve Irak ile koordineli şekilde hareket etti ve meselenin Bağdat ile Erbil arasında çözülmesi için faaliyetlerini yo- ğunlaştırdı. 4 Ekim’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Tahran ziyareti sırasında iki ülkenin de ‘gayrimeşru referandumu’ tanımadığı belirtildi ve bu adımın geri alınması talep edildi. Türkiye, İran ve Irak arasında IKBY’ye karşı alınacak tedbirleri ve yaptırım kararlarını koordine etmek için ortak istişare mekanizması kuruldu. İran, Bağdat’ın talebi üzerine 15 Ekim’de IKBY ile olan sınır kapılarının –Başmak, Pervizhan ve Hacı Umran– tamamını kapattı.

Kerkük Operasyonunda İran’ın Rolü

İran tek taraflı müdahaleden kaçındı, ama Bağdat’ı IKBY üzerindeki siyasi, ekonomik ve askerî baskısını artırması yönünde teşvik etti. Nihayet Irak ordusu ve Haşdi Şaabi güçleri Kerkük başta olmak üzere Kürt peşmergelerinin kontrolü altında olan statüsü tartış- malı bölgeleri ele geçirmek için 16 Ekim’de operas- yon başlattı. Merkezî hükümete bağlı güçler kısa süre içerisinde önce Kerkük’te, ardından diğer tartışmalı bölgelerde kontrolü sağladı. Bu süreçte İranlı General Kasım Süleymani aktif bir rol oynadı.

Askeri danışma’ sıfatıyla Irak’ta faal olan Süleyma- ni, Kerkük operasyonunun başlamasından önce en az üç defa Kürdistan bölgesine gitti ve Kürt liderlerle görüştü. Süleymaniye’de KYB yetkilileriyle bir araya gelen Süleymani, Kürt peşmergelerinin Batı’nın ve bölge ülkelerinin desteğini almış olan Bağdat karşısında askerî olarak duramayacağını söyledi ve onlara Kerkük’ten çekilmek veya İran’ın desteğini kaybetmek arasında seçenek sundu. Toplantıda hazır bulunan KYB yetkililerinden Ala Talabani’nin ifadesiyle Kürt liderlere ‘bilgece’ tavsiyede bulunan İranlı general, “Kerkük’ün kanun ve anayasaya geri dönmesi gerektiğini” belirtti ve bunun için bir anlaşmaya varma çağrısında bulundu. Irak parlamentosundaki Kürdistan Milletvekili Mesud Haydar, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada Süleymani’nin aracılığıyla KYB’nin peşmerge sorumlusu Bafel Talabani ve Haşdi Şaabi Lideri Hadi el-Ameri arasında referandum sonuçlarının iptal edilmesini öngören bir anlaşma yapıldığını ileri sürdü.

Barzani çevresi ve Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) askerî operasyonlardan KDP’yi bitirmeyi hedefleyen İran’ı doğrudan sorumlu olduğunu ileri sürdü. Süleymani’nin aktif rolünün yanı sıra Irak ordusu ve Haşdi Şaabi saflarında İranlı Devrim Muhafızlarının olduğu iddia edildi. Keza, Kerkük operasyonunun başlamasından hemen önce Süleymani’nin arkadaşlarından İkbalpur isimli İranlı generalin, Haşdi Şaabi komutanları Abu Mahdi Muhandis ve Hadi Ameri ile beraber şehirdeki KYB ofisinde Kürt yetkililerle bir araya geldiği iddia edildi. Bu iddiaya göre İkbalpur ortaya bir harita çıkardı ve Irak güçlerinin saldırı planlarını anlattıktan sonra Kürt yetkililerden şehirden barışçı şekilde çekilmelerini istedi; “Direnecek olursanız sizi ezeceğiz ve her şeyinizi kaybedeceksiniz!” dedi. Gerçekten de ertesi gün operasyonun başlamasından sonra Bafel Talabani ve Lahur Şeyh Cengi’ye bağlı peşmerge güçleri mevzilerini terk etti ve merkezi hükümete bağlı güçlerle çatışmadan Kerkük’ten çekildi. Kerkük’ün Irak ordusu ile Haşdi Şaabi güçlerinin eline geçmesinden sonra bir Haşdi Şaabi militanının filme alındığı video kaydında Kerkük valiliğinin duvarına Ayetullah Hamanei’nin fotoğrafının asıldığı görüldü.

Amerikan Ordu Sözcüsü Albay Ryan Dillon 17 Ekim’de yaptığı açıklamada Haşdi Şaabi ve İran Dev-rim Muhafızı güçlerinin Kerkük operasyonlarında aktif rol aldıklarına dair güvenilir bilgiler olmadığını söyledi. Bununla beraber CIA Direktörü Mike Pom- peo, İran’ın Kerkük dâhil Ortadoğu’daki bütün problemlerin merkezinde olduğunu ileri sürdü. Kerkük operasyonuna destek veren İranlı liderler ülkelerinin operasyonda yer aldığı iddialarını ilk etapta reddetti. Hamaney’in dış politika danışmanı Ali Ekber Velayeti, 17 Ekim’de yaptığı açıklamada İran’ın Kerkük operas- yonunda hiç bir rolünün olmadığını söyledi ve Iraklı Kürtlerin çoğunun Barzani’nin ihtiraslarına karşı olduğunu ileri sürdü. Fakat Hamaney’in ofisinin genel sekreteri Muhammed Gulpaygani daha sonra yaptığı bir açıklamada, Ayetullah Hamanei’nin talimatları ve Kudüs Gücü Komutanı Süleymani’nin fedakârlıkları sayesinde ABD ile İsrail’in Kürdistan bölgesinde ‘ikinci bir İsrail’ kurma planının engellendiğini ve Kerkük’ün kurtarıldığını söyledi.

İran’ın operasyondaki rolü Kürdistan bölgesinde İran karşıtı duyguların artmasına neden oldu. Peşmerge Genel Komutanlığından 16 Ekim’de yapılan açıklamada İkbalpur’un liderliğindeki Kudüs gücünün desteğiyle Irak güçlerinin ve özellikle Haşdi Şaabi’nin Kürdistan halkının özgürlük talebine karşı saldırıya geçtiği ileri sürdü. KDP’li sözcüler, Süleymani’nin Haşdi Şaabi ile iç içe olduğunu belirterek Kerkük’teki gelişmeleri “İran’ın Kerkük’ü fethi!” diye nitelendirdi. Kürt yetkililerden gelen sert İran karşıtı açıklamaların yanı sıra 20 Ekim’de Erbil’deki İran Konsolosluğu önünde protesto gösterisi düzenlendi. Konsolosluk binasının duvarına çıkan bir eylemci İran bayrağını indirdi.

Sonuç

25 Eylül’de yapılan bağımsızlık referandumu İran ile Irak Kürtleri arasındaki ilişkileri zorlayan çok boyutlu bir meseleye dönüşmüştür. Meselenin birinci boyutu tabii ki İran ile Irak Kürtleri arasındaki ilişkidir. KDP başta olmak üzere Kürtlerin önemli bir kısmı bağımsızlık girişimini boğmaya çalışan İran’a karşı tepkilidir ve güvensizdir. Bununla beraber İran-Kürt ilişkileri tabiatı itibariyle inişli çıkışlıdır ve güven esasına değil, pragmatik hesaplara dayanmaktadır. Bununla beraber KDP’den gelen sert açıklamalara rağmen hem İran hem de Iraklı Kürtler köprüleri atmaktan kaçınmıştır. Nitekim Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelerin merkezî hükümete bağlı güçlerin eline geçmesi ve IKBY’in referandum sonuçlarını dondurma kararı almasından sonra İran, sınır kapılarını tekrar açmıştır. IKBY’nin ve KYB’nin Tahran’daki temsilcisi Nazım Dabbagh, Süleymani’nin Kürtlere karşı dürüst dav- randığını ve onları referandumun sonuçları hakkında uyardığını hatırlatmıştır. Dabbagh, İran hükümetinin Irak Kürdistan Bölgesi ile merkezî yönetim arasındaki meselelerin Irak Anayasası çerçevesinde çözülmesi için çalıştığını ve İran’ın bu doğrultuda attığı adımları olumlu gördüklerini ifade etmiştir.

Referandum meselesinin ikinci boyutu ise İran-I- rak ilişkileriyle ilgilidir. İran, merkezî hükümete verdiği desteğin yanı sıra gerek IŞİD’e karşı mücadelede gerekse referanduma karşı atılan adımlarda Irak hükümetinin yanında olmuştur. Diğer bir ifadeyle İran, Irak’ın birliğinin ve bütünlüğünün en büyük destekçilerinden birisi olmuştur. Dolayısıyla bu süreçte İran’ın Bağdat üzerindeki etkisi daha fazla artmıştır. İran’ın Irak’ta artan etkisi ise ABD, İsrail ve bölgedeki Arap ülkeleri için potansiyel bir tehdit olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle hem bölge ülkeleri, hem de Amerikan yönetimi Irak Başbakanı Abadi’den Bağdat hükümetinin İran’ın ‘kuklası’ olmadığını göstermesini bekliyor. Dolayısıyla, referandum sonrası süreçte Irak’ın İran etkisinden uzaklaşması için Bağdat hükü- meti üzerinde uluslararası ve bölgesel baskının artması beklenmektedir.

Bayram SİNKAYA
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Yrd. Doç. Dr.

Ortadoğu Analiz, cilt 9, sayı 83 (Kasım-Aralık 2017), s.20-22, http://orsam.org.tr/files/OA/83/6_bayramsinkaya.pdf   

Yeni Ruhani Hükümeti’nin Dış Politikası

Yeni Ruhani Hükümeti’nin Dış Politikası


İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin ikinci dönemi Ağustos 2017’de başladı. Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde ve sonrasında reformcu-teknokrat ittifakının lideri Ruhani ile muhafazakâr ve
neo-radikal muarızları arasında çetin tartışmalar oldu. Bu tartışmalar esnasında iki konu öne çıktı: Ruhani hükümeti nükleer anlaşma üze- rinden dış politikada yeterince devrimci olmamakla ve Batılılara boyun eğmekle itham edildi. Ekonomi alanında da millî kaynakları ulusla- rarası sermayenin sömürüsüne açmakla suçlandı. Çetin tartışmalara rağmen Ruhani seçimlerden galip çıktı ve yeni kabinesi için önerdiği bakan adaylarının birisi dışında hepsi İslami Şura Meclisi’nden gü- ven oyu aldı. Ruhani, ilk dönem kabinesindeki bakanların neredeyse yarısını değiştirdiği halde tartışmaların odağındaki Dışişleri Bakanı M. Cevad Zarif ile Petrol Bakanı Bijan Namdar Zanganeh’yi ikinci dönemde de aynı bakanlıklara tekrar getirdi. Küreselleşme konusunda uzman olan Masoud Karbasian’ı da Ekonomi ve Finans Bakanlığı’na getirdi. İran Lideri Ayetullah Ali Hamanei de Ruhani’nin kabinesine onay verdi. Hem Meclis’in hem de Hamanei’nin onayını alan ikinci Ruhani hükümeti önümüzdeki dört yıl görev yapacak.

Yeni İran hükümetinin önceliği ekonomik sorunlarla mücadele ve kalkınma olacak. Gerek geçmiş dönemlerde uygulanan ekonomi politikalarının başarısızlığı, yapısal sorunlar ve yozlaşma, gerekse dı- şarıdan uygulanan tecrit, ambargo ve yaptırımların sonucunda eko- nomik kalkınma ve refah açısından arzu edilen hedeflere ulaşılamadı. Yüzde yirmiye varan genç işsizliği, yüksek enflasyon, geçim sıkıntısı, yoksulluk ve ekonomik durgunluk seçim sırasında en çok tartışılan ko- nulardı. Bu hususlar şimdi Ruhani hükümetinin önündeki en büyük zorluklar. Hükümet, bu zorluklarla mücadele için Ruhani’nin tabiriyle ‘ekonomik devrim’ mesabesinde programlar uygulamayı öngörüyor. Bu çerçevede yılda ortalama %8 büyüme, 900.000 istihdam yaratma, yoksullukla mücadele ve sosyal adaletin sağlanması hedefleniyor. İran dış politikasının da bu duruma ayak uydurması ve İran hariciyesinin ekonomi eksenli dış politika izlemesi bekleniyor. Bu çerçevede İran dış politikasının önümüzdeki dönemde iki önceliği olacak: Nükleer anlaşmanın korunması ve ekonomi diplomasisi.

Uluslararası İlişkilerin Dönüşümü, Fırsatlar ve Tehditler

Her devletin dış politikasında olduğu gibi İran dış politikasında da öne çıkan bazı hususlar var: Millî çıkarların ve haysiyetin korunması; ülkenin toprak bütünlüğünün, siyasi yapısının ve birliğinin muhafazası; millî güvenliğin desteklenmesi, ekonominin gelişmesine katkıda bulunmak; bölgesel ve uluslararası alanda etkili ve nüfuz sahibi olmak vs. Fakat bu genel ifadelerin yanı sıra ‘devrimin’ ürünü bir siyasal düzen olması nedeniyle İslam Cumhuriyeti rejiminin dış politikasına damgasını vuran bazı değerler ve prensipler var: Emperyalizme ve büyük güçlerin hegemonyasına karşı durmak, ezilenleri desteklemek ve İslami değerleri teşvik etmek gibi. Yine İslam Cumhuriyeti reji- minin kendine has yapısından dolayı ‘Devrimin Lideri’ Ayetullah Hamanei’nin görüşleri dış politikanın şekillenmesinde etkili oluyor. Fakat bütün söylem ve ilkelere karşın uygulamada ‘maslahat’ ilkesi, yani ulusal çıkarların ve rejimin yararının gözetilmesi ilkesi dış politikaya damgasını vuruyor. Maslahat ilkesi, diğer bir ifadeyle pragmatizm, İran dış politikasının gerektiği zaman esneklik göstermesini ve değişen şartlara uyum sağla- masını mümkün kılıyor. Bu nedenle İranlı seçkinlerin uluslararası sistemin ve bölgesel ilişkilerin ne yönde gittiğine dair değerlendirmeleri, iktidardaki hüküme- tin dış politikasının yapılmasında ve belirlenmesinde ilk adımı teşkil ediyor.

Hem Meclis’in hem de Hamanei’nin onayını alan Ruhani hükümetinin uluslararası ilişkilere ilişkin vizyonu, Dışişleri Bakanı Zarif’in güven oylamasından önce Meclis’e sunduğu programda açıkça ortaya konuldu. Aynı zamanda bir Uluslararası İlişkiler hocası olan Zarif ’in değerlendirmelerine göre mevcut uluslararası sistem Batı-sonrası (pesa-garb) döneme geçiş sü- recinde. Bu Batı’nın etkisinin ortadan kalkması değil, uluslararası siyasette ve ekonomide Batı’nın tekelinin kırılması, sermaye ve gücün yer değiştirmesi anlamına geliyor. Bu dönemin temel özelliği çok sayıda devlet veya devlet dışı aktörün uluslararası ilişkilerde etkili oyuncu haline gelmesi ve geleneksel kavramların anla- mının değişmesi. Mesela artık askerî güç belirleyici bir faktör değil; ulusal çıkarları korumanın başka araçları var. Söylem geliştirme ve mana verme en önemli güç unsuru haline geldi. Keza bu dönemde sıfır toplamlı oyuna, komple düşmanlık veya komple dostluğa yer yok. Ne var ki, uluslararası ilişkilerin genel gidişatı- nın aksine Ortadoğu’daki aktörler hâlâ sıfır toplamlı oyunlara inanıyor. Bu nedenle bölgede hem aşırıcı hareketler güçleniyor hem de bölge dışı aktörlerin müdahaleleri artıyor.

Zarif ’in değerlendirmesine göre uluslararası ilişkilerin dönüşümü ve bölgesel gelişmeler İran için hem bazı fırsatları hem de tehditleri beraberinde getiriyor. Nitekim İran için bazı bölgesel rakipler ve tehditler büyük ölçüde ortadan kaldırıldı; ABD ve İran kar- şıtı diğer bölgesel aktörler Afganistan, Irak, Suriye ve Yemen’de güçlüklerle karşı karşıya kaldı. Batı’nın gücünün azalması, ABD ile Avrupa ülkeleri arasındaki ihtilaflar, yeni siyasi ve ekonomik güçlerin ortaya çıkması gibi faktörler İran’ın dış ilişkilerinde hareket kabiliyetini artırdı.

Uluslararası sistem dönüşürken İran siyasal sisteminin bağımsız ve istikrarlı yapısını sürdürmesi İran
hükümetinin en önemli avantajı oldu. Üstelik itidal söylemi, aşırıcılığa ve terörizme karşı mücadele, yapıcı etkileşim ve diyalog söylemleri ile İran uluslara- rası ilişkilerde daha etkili bir yer edinmeye başladı. Bununla beraber Zarif’in ifade ettiği üzere İran için bazı tehditler mevcut. Çevresinde istikrarsızlığın devam etmesi İran’ı tehdit ediyor. Bölgedeki sıcak çatış- maların sürmesi, aşırı ve terörist grupların varlığının sürmesi ve ‘bunların bazı bölge ülkeleri’ tarafından desteklenmesi, İran için potansiyel tehdit olarak  görülüyor. Keza ‘bazı bölge ülkelerinin askeri güvenlik açısından ABD’ye dayanması ve milyarlarca dolarlık silah alması’ da İran’ı rahatsız ediyor. ABD’nin Afganistan ve Basra Körfezi gibi yerlerde askerî varlığını sürdürmesi ve İsrail’in İran aleyhine bölge ülkeleriyle yakınlaşması Tahran’ı endişelendiriyor. Öte yandan Zarif’in ifadesiyle ABD ve İsrail başta olmak üzere bazı güçlerin İran ve Şii korkusunu salmaya çalışmaları, İran dış politikasındaki en büyük zorluklardan birisi. Son zamanlarda Basra Körfezi ülkeleri ile İran arasındaki ihtilafların şiddetlenmesi de İran dış politikası önündeki tehditlerden birisi. Bütün bu bölgesel tehditlere ve sorunlara karşın İran’ın bölgesel güvenlik mekanizmalarında temsil edilmemesi en önemli zafiyeti olarak görülüyor.

İran Dış Politikasının Öncelikleri

Bu minval üzere önümüzdeki dönemde İran dış poli- tikasında iki hususun öne çıkması bekleniyor. Bunlar- dan birincisi nükleer anlaşmanın korunması. Bütün eleştirilere rağmen Temmuz 2015’te yapılan nükleer anlaşma Ruhani hükümetinin önceki dönemdeki en büyük başarısı olarak görülüyor. Çünkü nükleer program üzerinde belirli kısıtlamalara rağmen İran’ın nükleer hakları tanındı; İran BM Sözleşmesinin 7. Bölümünden, yani uluslararası güvenliğe tehdit de- ğerlendirmesinden çıkarıldı ve nükleer meseleyle ilgili yaptırımlar büyük ölçüde kalktı. UAEA düzenli aralıklarla yayınladığı raporlarda İran’ın anlaşmaya riayet ettiğini teyit etti. Ne var ki özellikle balistik füze programındaki çalışmalar nedeniyle Trump yönetimi İran’ın anlaşmayı ihlal ettiğini ileri sürüyor. ABD Başkanı Trump’ın başından beri bu anlaşmaya karşı olduğu biliniyor. Son olarak ABD yönetimi İran’ı ve anlaşmanın diğer taraflarını nükleer anlaşmadan çekilmekle tehdit etti. Nükleer anlaşmanın sona ermesi İran üzerindeki ekonomik ve siyasi baskıların artmasına neden olabilir. Bu nedenle Trump yönetiminin baskılarına rağmen İranlı yetkililer nükleer anlaşmaya sadık kalacaklarını vurguladı. Tahran, anlaşmanın korunabilmesi için diğer taraflarla, özellikle Avrupa Birliği ile ilişkilere daha fazla önem veriyor. Bu yaklaşım AB’de de karşılık buluyor. Dış İlişkiler Komiseri Federica Mogherini, ABD’den gelen suçlamalara karşılık yaptığı açıklamada Tahran’ın nükleer anlaşmaya uyduğunu teyit etti ve bütün tarafların anlaşmanın ayakta tutulması için çalışması gerektiğini belirtti. Mogherini’nin Ruhani’nin yemin törenine katılması, AB’nin İran’a verdiği desteğin sembolü oldu.
İran dış politikasının ikinci önceliği ise ekonomi diplomasisi yürütmek olacak. Ruhani hükümeti devletçi ve korumacı politikaları terk ederek uluslararası ekonomi ve finans sistemine dâhil olunmasını, ekonominin dışa açılmasını, kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesini ve piyasa ekonomisini savunuyor. Nitekim 3 Ağustos’ta mazbata töreninde yaptığı ko- nuşmada Ruhani, “dünya ile yapıcı ve etkili ilişkiler kurulmadıkça ... hak ettiğimiz şekilde sürdürülebilir millî kalkınma hedeflerimize ulaşamayız” dedi. Başka bir konuşmasında da “izolasyonla hiçbir ülke ilerle- yemez; Dışişleri Bakanlığı’nın önceliklerinden birisi ekonomik faaliyetler olacaktır” dedi.

Önümüzdeki dönemde, İran dış politikasının önceliklerine göre Dışişleri Bakanlığı’nın yeniden yapılandırılması planlanıyor. Buna göre ekonomi diplomasisine yardımcı olmak üzere bakanlıkta bir ekonomi bürosu kurulacak ve ekonomik işlerden so- rumlu bakan yardımcısı olacak. Bu büronun yabancı yatırımcı çekilmesine, teknoloji transferine, turizmin gelişmesine, ihracatın teşvik edilmesine, komşularla iktisadi ilişkilerin geliştirilmesine ve dışarıya işgücü gönderilmesine katkıda bulunması öngörülüyor. Keza bu çerçevede halihazırda az sayıda ülkede bulunan ekonomi ve ticaret ataşeliklerinin sayısının artırılması planlanıyor. Ayrıca karar alma sürecini hızlandırmak için siyasi işlerden sorumlu bakan yardımcılığının oluşturulması ve nükleer dosyanın da bu birime tev- di edilmesi düşünülüyor. Nükleer dosyanın hukuk ve uluslararası ilişkilerden sorumlu bakan yardımcı- sından alınarak siyasi yardımcıya geçmesi, hükümetin bu konuda daha fazla siyasi inisiyatif kullanmaya hazırlanması olarak değerlendiriliyor.

Ruhani hükümeti, dış politika öncelikleri doğrultusunda ‘itidal söylemini’ dış politikasının temeli haline getirmeyi, gereksiz gerilimlerden kaçınmayı, uluslararası aktörlerle ve bölge ülkeleri ile yapıcı etkileşim içinde olmayı vadediyor. Ne var ki İran dış politikasının önünde Zarif’in dikkat çektiği hem dâhili hem de harici zorluklar bulunuyor. İran kamuoyunda ve siyasi hizipleri arasında dış politika konularında görüş birliği olmaması, hükümetin önündeki ciddi meydan okumalardan birisi. Bununla bağlantılı olarak Suudi Arabistan temsilciliklerine yapılan saldırılarda olduğu gibi ‘kontrolsüz’ grupların varlığı Ruhani ekibi tarafından potansiyel bir sorun olarak görülüyor. İçerideki bir diğer sorun dış politikayla ilgili karar alma sürecinin bir elden idare edilmemesi nedeniyle tutarsız politikaların izlenmesi. Keza belirli bir konu hakkında farklı makamlardan ve kişilerden gelen birbirine zıt açıklamalar, İran yönetimini zor durumda bırakıyor. Dışarıda ise yeni Amerikan yönetiminin güvenlikçi siyasete teslim olması; ABD ile birlikte bazı bölge ülkelerinin nükleer anlaşmayı yok etmeye çalışması; İran ve Şii korkusunun yayılması ve İran’ın güvenlik sorunu olarak gösterilmesi; Suudi Arabistan’ın etkisiyle Körfez ülkeleri ile İran arasındaki gerilimin artması; bölgede aşırıcı ve terörist hareketlerin varlığını sürdürmesi; mezhepçiliğin yükselmesi; bölgesel ihtilafların derinleşmesi ve bölge dışı oyuncuların bu meselelere dâhil olması ve bölgedeki ayrılıkçı hareketler İran dış politikasının önündeki başlıca meydan okumalar olarak görülüyor.

Genel dış politika stratejisi ve yukarıda bahsedilen dâhili ve harici sorunlar karşısında Ruhani hükümeti karar alma ve planlama süreçlerini merkezileştirmek ve dış politika ile ilgili kamuoyu algısını yönetmek istiyor. Dışarıda ise AB’nin yanı sıra Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkelerle ilişkileri geliştirmeyi, dünya ekonomisinde etkili ülkelerle ve kuruluşlarla aktif iliş- ki kurmayı hedefliyor. Bölgesel düzeyde ise ikili veya çok taraflı işbirliği mekanizmalarının geliştirilmesi ve bölge ülkeleri arasında kalıcı iktisadi, siyasi, güvenlik bağlarının kurulması hususlarının İranlı yetkililerin söylemlerinde öne çıkması bekleniyor.

Yrd. Doç. Dr., Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi 
Ortadoğu Analiz, cilt 9, sayı 82 (Eylül-Ekim 2017), s.24-27.
http://orsam.org.tr/files/OA/82/7_bayramsinkaya.pdf

Bölgesel Rekabet ve İran-Pakistan İlişkileri



Bölgesel Rekabet ve İran-Pakistan İlişkileri

Trump yönetiminin Ocak 2017’de işbaşına gelme- si Ortadoğu jeopolitiğini etkilemeye başladı. Trump, böl- ge ülkelerine İran ile uzlaşmaları tavsiyesinde bulunan selefi Oba- ma’nın aksine her sorunun altında terörizm destekçisi İran’ın parmağı olduğunu düşünüyor. İran tehdi- dinin kuşatılması için de bölgede geleneksel Amerikan müttefikleriy- le iş birliğinin güçlendirme eğili- minde. Bu gelişmeler, Suudi Ara- bistan’ın İran karşıtı kampanyasını ateşledi. Son olarak Suudi Savun- ma Bakanı Prens Muhammed b. Salman 2 Mayıs’ta televizyonda yayınlanan konuşmasında “İran ile diyaloğun mümkün olmadığı- nı” söyledi ve şöyle dedi: “Biliyoruz ki, biz İran’ın asıl hedefiyiz. Savaşın Suudi Arabistan topraklarına ulaş- masını beklemeden İran sınırları içinde gerçekleşmesi için çalışaca- ğız.” Prens Selman’ın bu konuşma- sına İran’dan aynı derecede sert bir açıklama geldi. Savunma Bakanı Hüseyin Dehgan “Suudiler düşün- cesizce bir harekette bulunurlarsa, Mekke ve Medine hariç tüm kral- lıkları İran ordusu tarafından yok edilecek.” tehdidinde bulundu.

İran ve Suudi Arabistan arasın- da artan gerilim sadece Maşrık ve Basra Körfezi’ni değil ‘Geniş Or- tadoğu’yu da etkisi altına almaya başladı. Bu etkiye en açık ülkeler- den birisi de Pakistan. İran’ın sınır komşusu olan Pakistan’ın uzun yıllardan beri Suudi Arabistan ile yakın ilişkileri var. Fakat Pakistan hükümeti, Tahran ile Riyad ara- sında artan gerilim nedeniyle zor seçimlerle karşı karşıya. Pakistan bir taraftan ekonomik beklentiler- le İran ile ilişkilerini geliştirmeye çalışırken, diğer taraftan Tahran’a fazla yaklaşarak Suudi Arabistan’ı kızdırmak istemiyor. Bu bağlamda son zamanlarda İran-Pakistan iliş- kilerinde dikkat çeken iki gelişme var: Birincisi, İran-Pakistan sını- rında yer alan Sistan ve Belucistan eyaletinde rejim karşıtı örgütlerle güvenlik güçleri arasındaki çatış- maların şiddetlenmesi. İkincisi ise Pakistan eski Genelkurmay Başka- nı Rahel Şerif’in Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan Terörizme Karşı İslam Askeri İttifakı’nın ko- mutasını üslenmesi.

Belucistan Sorunu

İran’ın güneydoğusunda, Pakistan sınırında yer alan Sistan ve Belucis- tan vilayeti, önemli maden yatak- larının varlığına rağmen ülkenin en az gelişmiş bölgelerinden birisi. Bu bölge, Afganistan ve Pakistan üzerinden gelen kaçakçılık, uyuştu- rucu ticareti, insan kaçakçılığı vb. güzergahı olması nedeniyle güven- lik açısından sorunlu görülüyor. Ayrıca, bölgede yaşayan insanların çoğunluğu Beluç etnik kökenine mensup. İki milyon civarında nü- fusu olan, Beluç dili konuşan ve mezhep açısından çoğunluğu Sün- ni olan Beluçlar arasında İran yö- netimine karşı çeşitli tepkiler var. Üstelik sınırın hemen öte yanında, Pakistan’da yoğun bir Beluç nüfusu yaşıyor. Bu durum İran hüküme- ti için bölgenin hassasiyetini daha da artıyor. Bölgede 2003’ten sonra İran güvenlik güçlerini ve yetkili- lerini hedef alan silahlı saldırılar gerçekleştiren militan selefî hare- ketler ortaya çıktı. Bunlardan en çok bilineni Abdülmelik Rigi’nin önderliğindeki Cundullah hareke- ti. İran’ın bu bölgede çeşitli neden- lerle yaşanan çatışmalarda son on yılda üç bine yakın güvenlik gö- revlisini kaybettiği iddia ediliyor.

Belucistan sorunu İran’ın Pa- kistan ile ilişkilerindeki önemli meselelerden birisi. İranlı yetkili- ler, sık sık kendisi de ‘Beluç isya- nı’ ile meşgul olan Pakistan’ı İran aleyhine faaliyet gösteren örgütlere müsamaha göstermekle suçluyor. Gerçi Cundullah lideri Rigi’nin Şubat 2010’da tutuklanmasında –sonra idam edildi– Pakistan’ın yardımcı olduğu biliniyor. Rigi’nin idamından sonra Cundullah dağıl- ma sürecine girdi ve yeni örgütler ortaya çıktı. Bu örgütlerden birisi Selahaddin el-Faruki takma adını kullanan Abdürrahim Mulazade liderliğindeki Ceyş el-Adl (Adalet Ordusu). Açıkça Şii karşıtı bir du- ruşu olan Ceyş el-Adl ‘râfizîlere’ ve ‘Safevî rejimine karşı’ savaş verdi- ğini iddia ediyor. Pakistan toprak- larında yerleşen bu örgüt 2013’ten beri İran sınır muhafızlarını hedef alan saldırılar gerçekleştiriyor.

Ceyş el-Adl, son olarak 26 Ni- san 2017’de İran-Pakistan sınırında Mirjaveh bölgesinde devriye gezen on sınır muhafızının öldürüldüğü saldırıyı üstlendi. Saldırganlar sı- nırın sıfır noktasından uzun nam- lulu silahlarla askerlere ateş açtı ve çatışmadan sonra Pakistan içlerine kaçtı. Bu olay İran kamuoyunda, ‘kendi topraklarında terörist grup- lara ve çetelere karşı etkili şekilde mücadele etmediği’ ve sınır güven- liği konusunda gerekli tedbirleri al- madığı gerekçesiyle Pakistan’a karşı tepki oluşmasına neden oldu. Sal- dırıdan kısa bir süre sonra Pakistan Başbakanı Navaz Şerif ’e hitaben bir mektup yazan İran Cumhur- başkanı Ruhani saldırının sorum- lularının tutuklanmasını ve İran’a teslim edilmesini istedi. Ardından İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif 3 Mayıs’ta İslamabad’ı ziyaret ede- rek üst düzey yetkililerle görüştü ve sınırda güvenlik tedbirlerinin artı- rılmasını istedi. Pakistanlı yetkili- ler bölgeye ilave askerî birliklerin sevkiyatı dâhil gerekli önlemlerin artırılması konusunda Zarif’e gü- vence verdi.

Zarif’in İslamabad ziyaretinde aldığı güvencelere rağmen İranlı as- kerî yetkililer Pakistan’ı hedef alan açıklamalar yapmaya devam etti. Genel Kurmay Başkanı M. Bage- ri, 8 Mayıs’ta yaptığı bir konuşma- da Pakistan topraklarının “Suudi Arabistan tarafından devşirilen ve ABD tarafından desteklenen terö- ristlerin donatımı ve eğitimi için güvenli bir barınağa dönüşmüş” olduğunu iddia etti. “Pakistan yet- kililerinden sorumluluk gösterme- lerini, sınırlarını kontrol etmeleri- ni, teröristleri tutuklamalarını ve illegal oluşumların kapatılmasını” isteyen Bageri, “terörist saldırılar devam ederse sığınakları ve hücre- leri nerede olursa olsun vururuz!” dedi.

Şerif’in ‘İslam Askerî İttifakı’nın Komutasını Alması

İslamabad ile Tahran arasındaki ilişkilerin gerilmesinin bir sebebi Pakistan toprakları üzerinden ya- pılan saldırılarsa, bir sebebi de Pa- kistan’ın Suudi Arabistan ile askerî ve güvenlik iş birliğini geliştirmesi- dir. Nitekim, İranlı yetkililer Suudi Arabistan’ı azınlıkları kışkırtmak ve rejim karşıtı silahlı örgütlere destek vermekle suçluyor. Suudi- lerin Beluç isyancıları örgütleyip desteklediği, Pakistan’ın da buna müsamaha gösterdiği iddia edili- yor. Dolayısıyla, İran’ın Pakistan’a yönelik sert tepkisinin arkasında bu ülkenin Suudi Arabistan ile gü- venlik iş birliğini artırması var.

Pakistan ile Suudi Arabistan arasında geçmişi 1980’lere kadar giden askerî iş birliği var. Bin kadar Pakistanlı subay halihazırda Suudi Arabistan’da ‘danışmanlık’ hizmeti veriyor. Pakistan-Suudi Arabistan
iş birliğinin uzantısı olarak Nisan 2011’de Bahreyn’de ortaya çıkan is- yanların bastırılması için Pakistanlı eski ordu mensupları devşirilerek Bahreyn güvenlik güçlerine dâhil edildi. Bugün Bahreyn güvenlik güçlerinin neredeyse %30’u Pa- kistanlılardan oluşuyor. Bununla birlikte iki ülke arasındaki iş bir- liği 2015’te sekteye uğradı. Mart 2015’te Husi isyanına karşı Ye- men’e askerî müdahalede bulunan Suudi Arabistan, Pakistan’dan savaş uçağı, savaş gemisi ve asker gön- dererek koalisyona destek verme- sini istemişti. O dönemde İran ile ilişkilerini geliştirmeye çalışan ve içeride de militan örgütlere karşı mücadele veren Pakistan, Yemen konusunda tarafsız kaldı ve Riyad’a istediği askerî desteği vermedi. Bu- nunla birlikte Pakistan hüküme- ti, Suudi Arabistan güvenliğine doğrudan bir tehdit olması duru- munda Suudi Arabistan’ın yanında duracağını söyledi. Pakistan’ın ek- sikliği, koalisyonun performansı- nın zayıf olmasının nedeni olarak gösteriliyor.

Suudi Arabistan, Yemen sava- şında Pakistan’dan beklediği des- teği alamadı; ama Aralık 2015’te kurulduğu ilan edilen ‘Terörizme Karşı İslam Askerî İttifakı’na ka- tılması için Pakistan hükümetine baskı yaptı. Nihayet Ocak 2017’de Pakistan eski Genel Kurmay Baş- kanı Rahel Şerif ’in merkezi Ri- yad’da bulunan ve 41 üyesi olan ittifakın komutanı olarak atanacağı açıklandı. Pakistan makamlarının bu atamayı Nisan ayının başların- da onaylamasından sonra Şerif, Riyad’a hareket etti. Şerif ’in bu göreve gelmesi, İslam İttifakından dışlanan İran’ı rahatsız etti. İran’ın Pakistan’daki Büyükelçisi Mehdi Honardost, 4 Nisan’da Pakistan basınına yaptığı açıklamada “bu konunun izaha muhtaç olduğu- nu” söyledi. Pakistan hükümetinin atamaya onay vermeden önce İran makamlarına bilgi verdiğini belir- ten Honardost, “bunun İran’ın bu karara razı olduğu anlamına gelme- diğini” söyledi. Pakistanlı yetkililer ise Şerif ’in bu görevi üslenmesinin İran’a karşı hasmane bir hareket ol- madığını belirtti. Pakistan Dışişleri Bakanı Tehmina Janjua, ittifakın herhangi bir ülkeye karşı değil te- rörizme karşı olduğunu belirtti ve ülkesinin “İran’ın çıkarları aleyhi- ne hareket etmeyeceğini” söyledi. Savunma Bakanı M. Asif de Pakistan’ın ittifak içindeki görevinin Suudi sınırları içinde olacağını ve Yemen’de bir rol almayacağını söyledi.

İran Büyükelçisi Honardost’un da belirttiği gibi İran ile Pakistan arasındaki ilişkilerin genel olarak çok iyi olduğunu söylemek müm- kün değil. Fakat hem Pakistan hem de İran gerek ekonomik gerekse stratejik nedenlerle ikili ilişkileri- ni geliştirmek istiyor ve bu yönde geçtiğimiz yıl önemli adımlar da atıldı. İki ülke arasında karşılıklı üst düzey ziyaretler yapıldı. Bu zi- yaretlerde ticaret hacminin beş yıl içerisinde 5 milyar dolara çıkarıl- ması, İran-Pakistan gaz boru hat- tının tamamlanması ve faaliyete geçirilmesi, İran’ın ‘Çin-Pakistan ekonomik koridoru’na dâhil ol- ması gibi meseleler ele alındı. Ne var ki hem İran-Pakistan sınırın- da artan saldırılar hem de İran ile Suudi Arabistan arasında yükselen gerilim Pakistan’ı zor seçimlerle baş başa bırakıyor.

 Yrd. Doç. Dr., Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, ORSAM Ortadoğu Danışmanı 
Ortadoğu Analiz, Mayıs-Haziran 2017 Cilt: 9 Sayı: 80 
http://orsam.org.tr/files/OA/80/15_bayramsinkaya.pdf

Türkiye, İran ve Rusya Üçlü Görüşmeleri ve Moskova Bildirisi

Türkiye, İran ve Rusya Üçlü Görüşmeleri ve Moskova Bildirisi

2016-12-22

Ağustos 2016’dan beri Türkiye ile İran ve Rusya arasında diplomatik trafik hızlandı. Bu diplomatik temasların merkezinde Suriye krizi, Fırat Kalkanı operasyonu ve terörle mücadele vardı. Diğer yandan İran ile Rusya arasında özellikle Suriye konusunda yakın işbirliği devam ediyor. Rusya’nın Suriye krizine müdahil olmasından sonra iki ülke arasında işbirliğinin koordinasyonu için Bağdat’ta Esad ve Irak hükümetlerinin de katıldığı ‘enformasyon merkezi’ kuruldu. İran, hava sahasını ve Hemedan’dakihava üssünü Rus uçaklarının kullanımına açtı. İki ülkenin özellikle Suriye meselesindeki işbirliğini koordine etmek için Rusya Devlet Başkanı Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Alexander Lavrentiev ve İran Yüksek Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Amiral Ali Şamhani görevlendirildi.  İran’ın Suriye politikasının belirlenmesinde etkili olan kişilerden Ali Ekber Velayeti’nin ifadesiyle ‘Suriye’nin çöküşünün önlenmesi ve toprak bütünlüğünün korunması temelinde ortak bir duruşa sahip’ olan İran ve Rusya bölgedeki faaliyetlerini Esad yönetimi ile koordine etti. Haziran 2016’da Tahran’da üç ülkenin savunma bakanları, Ekim 2016’da Moskova’da dışişleri bakanları bir araya geldi.
Türkiye’nin hem Rusya ile hem de İran ile ilişkilerinin ve diyaloğunun gelişmesi üzerine, İran kaynaklarına göre İran dışişleri bakanı M. CevadZarif’in önerisiyle üç ülke arasında Suriye meselesi üzerinde üçlü toplantının yapılması gündeme geldi. Daha önce ABD ile Rusya öncülüğünde başlatılan çözüm arayışlarından sonuç alınamaması, Rusya Dışişleri Bakanı SergeyLavrov’un ifadesiyle “ABD ile daha önce mutabık kalınan kararların uygulanamaması”üçlü toplantının önünü açtı. Üç ülkenin de ABD’nin Suriye’de izlediği bazı politikalardan rahatsız olması, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve terörizmle mücadele konularında benzer kaygıları paylaşması üçlü toplantı mekanizmasının geliştirilmesinde etkili oldu. Fakat bu noktaya gelinmesi kolay olmadı. Taraflar arasındaki güvensizlik, Halep’ten sivillerin ve silahlı muhaliflerin tahliyesi sırasında zaman zaman krize dönüştü. Türkiye ile Rusya arasında varılan mutabakatta dışarıda kaldığını düşünen İran’a bağlı milisler tahliye konvoylarına saldırdı. İran, ateşkesin ve tahliyelerin isyancıların çıkarlarına hizmet edeceğini düşünüyordu. Ayrıca Halep’teki muhaliflerin tahliyesine karşılık, İdlib kırsalında muhaliflerin muhasarası altında olan Fua ve Kefreyakasabalarından Şii sivillerin ve yaralıların tahliyesini istiyordu. Nitekim Devrim Muhafızlarının eski komutanlarından Muhsin Rezai, 18 Aralık’ta twitter hesabından “Suriye’de İran’ın dahil olmadığı herhangi bir gizli siyasi anlaşma veya sahada varılan mutabakat başarısızlığa mahkumdur” demişti.
Tam da bu noktada üç ülke arasında artan işbirliği ve diyalog somut semerelerini verdi. Sık sık saldırıya uğrayan tahliye operasyonları, Ankara, Moskova ve Tahran arasında yoğun görüşme trafiği sayesinde sürdürülebildi. Nitekim, 27 Aralık’ta yapılması öngörülen üçlü toplantı bir hafta öne çekildi ve 20 Aralık’ta Moskova’da yapıldı. Rusya Dışişleri Bakanı, önce Türk ve İranlı mevkidaşları ile ikili toplantı yaptı, ardından üç ülkenin dışişleri bakanları arasında üçlü toplantıya geçildi. Aynı zamanda Rusya Savunma Bakanı SergeiShoigu, Türk ve İranlı mevkidaşları Fikri Işık ve Hüseyin Dehgan ile ayrı ayrıgörüştü. Görüşmeler sonunda İran, Rusya ve Türkiye Dışişleri Bakanları Ortak Bildirisi, diğer bir ifadeyle ‘Moskova Bildirisi’ yayınlandı.

Moskova Bildirisi 
Sekiz maddeli Moskova bildirisinde üç ülkenin, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin  çok-etnili, çok dinli, mezhep ayrımı gözetmeyen, demokratik ve seküler bir devlet olarak egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne olan saygısı’ teyit edildi. Tarafların “Halep’in doğusundan  sivillerin gönüllü tahliyesine ve silahlı muhaliflerin kentten ayrılmasına imkan tanıyan ortak çabalar”dan duydukları memnuniyet ifade edildi. Halep’te varılan ‘ateşkesin, kesintisiz insani yardımın ve sivillerin serbest dolaşımının ülke geneline yayılmasının önemi’ vurgulandı.“İran, Rusya ve Türkiye’nin, IŞİD/DEAŞ ve el-Nusra'yla müşterek mücadele ve silahlı muhalif grupların bu örgütlerden ayrıştırılması hususlarındaki kararlılıkları” ortaya konuldu.
Suriye krizinin askeri yöntemlerle çözülemeyeceği vurgulandı. BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 (2015) sayılı kararı çerçevesinde BM’nin Suriye krizinin çözümündeki temel rolü kabul edildi. Yine bu çerçevede Uluslararası Suriye Destek Grubu’nun kararlarına atıfta bulunuldu. Türkiye, İran ve Rusya’nın ‘Suriye hükümeti ile muhalefet arasında müzakere edilecek muhtemel anlaşmanın kolaylaştırıcısı ve garantörü olmaya hazır oldukları’ ifade edildi. Tarafların, Moskova Bildirisi’nin, 2254 sayılı BMGK kararı çerçevesinde siyasi çözüm sürecinin kaldığı yerden devam etmesi için gerekli ivmenin yaratılmasına katkıda bulunacağına inandıkları belirtildi.
Moskova toplantısının en önemli sonucu Suriye krizinin çözümü amacıyla Türkiye, Rusya ve İran arasında ilk defa böyle bir toplantının yapılmasıdır. Suriye krizinin başından beri bu üç ülke farklı formatlarda çeşitli çoktaraflı toplantılara dahil olmuştu. Üç ülke ilk defa Ekim 2015’te Viyana’da toplanan Uluslararası Suriye Destek Grubu (USDG) bünyesinde birlikte yer almıştı.18 Aralık 2015’te kabul edilen 2254 sayılı BM Güvenlik Konseyi Kararı USDG’nin Viyana’da aldığı kararları benimsemiş ve 30 Haziran 2012 tarihli Cenevre Bildirisi’nde öngörüldüğü üzere Suriyelilerin kontrolünde geçiş süreci öngörülmüştü. Ne var ki sahada çatışmaların devam etmesi ve mutabık kalınan hususların uygulanmasında karşılaşılan çeşitli sorunlar nedeniyle bu zamana kadar bir çözüme varılamadı.
Moskova Bildirisi ile USDG’nin Viyana kararları ve BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararlarının birbirini tamamladığı görülmektedir. Diğer bir ifadeyle Moskova Bildirisi’nde belirtilen hususların çoğu daha önceki uluslararası toplantılarda üzerinde mutabık kalınan hususlardır. Moskova toplantısının ardından yapılan basın açıklamasında Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, “bir zamanlar Suriye’de hükümet değişikliği peşinde olan bazı ülkelerin artık hükümet değişikliği yerine terörizmin ortadan kaldırılmasını öncelik haline getirdiğini” ve “üç ülkenin bu konuda hemfikir olduğunu” söyledi. Bununla birlikte, geçiş sürecine doğrudan değinilmese de 2224 sayılı karara ve USDG’nin çalışmalarına yapılan atıflar, tarafların  Cenevre Bildirisi doğrultusunda ‘geçiş süreci’ konusunda mutabık olduklarını göstermektedir.
Moskova bildirisinin önceki toplantılardan en önemli farkı Türkiye, İran ve Rusya’nın, Suriye hükümeti ile muhalefet arasında varılacak bir anlaşmanın garantörü olmaya hazır olduklarını belirtmesidir. Üç ülkenin, Halep’in doğusundaki tahliyeler konusunda gösterdikleri işbirliği performansı, onların kolaylaştırıcılığında ve garantörlüğünde bir çözüme varılması için umut vericidir. Ayrıca, bu üçlü görüşmelerin sürdürülmesi ve  görüşmelerden olumlu sonuçlar alınması, bölgesel sorunların çözümü için bir işbirliği mekanizmasının gelişmesinin ve kurumsallaşmasının önünü açabilir.
Bununla beraber üç ülke arasında belirli konularda mutabakata varılsa da Suriye krizine çözüm bulunmasını öngören diğer uluslararası girişimlerin başarısız olmasına sebep olan faktörler yerinde duruyor. Sahada çatışmaların devam etmesi, muhalefet içerisindeki bölünmeler ve temsil sorunları, uygulamada karşılaşılan sorunlar ile diğer bölgesel ve uluslararası aktörlerin farklı yönlerdeki çıkarları vb. hususlar, Suriye krizinde hızlı bir siyasi çözüme varılmasını engelleyebilir.
2016-12-22
http://orsam.org.tr/index.php/Content/Analiz/5032?s=orsam|turkish


IŞİD GÖLGESİNDE IRAK-İRAN İLİŞKİLERİ

IŞİD GÖLGESİNDE IRAK-İRAN İLİŞKİLERİ

Son zamanlarda Ortadoğu siyasetinde en çok tar- tışılan konulardan birisi Irak-İran ilişkileridir. Öyle ki 2003’te ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin ardından iki ülke arasındaki ilişkilerin niteliği köklü bir şekilde değişmiş, rekabet ve düşmanlık- tan ‘stratejik ortaklığa’ dönüşmüştür. Taraflar bir- birlerini resmen ‘stratejik ortak’ olarak nitelendirse de gerçekte Irak birçok kişi tarafından İran’ın nüfuz alanı olarak görülmektedir. Bu süreçte en büyük pay sahiplerinden birisi eski Irak Başbakanı Nuri al-Ma- liki’dir. Onun içeride ve dışarıda izlediği politikalar, doğrudan veya dolaylı olarak İran’ın Irak üzerindeki etkisinin artmasına sebep oldu. Fakat bu süreç, içeri- den ve dışarıdan gelen baskılarla Maliki’nin Ağustos 2014’te iktidardan uzaklaştırılmasına rağmen halefi Haydar el-Abadi döneminde de devam etti. Öyle ki nerdeyse her on beş günde bir iki ülke arasında karşılıklı olarak üst düzey heyetler gelip gitmekte- dir. İki ülke arasında güvenlik ve siyasi işbirliğinin yanında ekonomik ilişkiler de kayda değer oranda arttı, toplam ticaret hacmi 14 milyar doları geçti. İki ülke ilişkilerindeki en önemli sorunlardan birisi olan Irak topraklarında İran muhalifi Halkın Mücahitleri Örgütü’nün varlığı, Eylül 2016’da tamamen sona erdi. Bununla beraber, Abadi hükümeti döneminde Irak ile İran arasındaki ilişkilerinin en önemli gün- demi IŞİD ile mücadele oldu. 


IŞİD Tehdidi

Haydar al-Abadi’nin Ağustos 2014’te yeni başbakan olarak ‘se- çilmesi,’ Maliki’nin politikaların- dan açıkça rahatsız olan bölge ül- keleri ile Iraklı gruplar tarafından, mezhepler üstü ve daha dengeli politika izleyeceği beklentisiyle memnuniyetle karşılandı. Fakat Abadi iktidara geldiğinde Irak’ın en büyük ikinci şehri Musul dahil ülkenin önemli bir kısmı IŞİD’in eline geçmişti. 10 Haziran’da Mu- sul’u ele geçirdikten sonra hızla ilerleyen ve kısa bir süre içerisin- de Bağdat yakınlarına kadar gelen IŞİD karşısında Irak güvenlik güç- leri neredeyse dağılmıştı.

Açıkça İran ve Şii karşıtı bir hareket olan IŞİD’in kısa bir sü- rede Irak topraklarında yayılması İran’ın derhal harekete geçmesine neden oldu. Her şeyden önce Irak ile İran arasında 1,400 kilometre- den uzun bir sınır var. Dolayısıy- la, Irak’ta istikrarsızlık ve düşman bir rejimin ortaya çıkması ihtimali hem İran’ın önceki yıllardaki ka- zanımının heba olması hem de güvenliğinin doğrudan tehdit al- tında olması anlamına geliyordu. Diğer yandan kendisini Şiilerin hamisi olarak gören İran yöneti- mi, IŞİD’in yükselişini Irak’taki Şii varlığı için ciddi bir tehdit olarak gördü. Bu nedenle İranlı yetkililer IŞİD’in İran sınırına 40 kilomet- reye kadar yaklaşmasını veya Sa- marra, Kerbela, Necef gibi Şiiler- ce kutsal sayılan yerlere girmesini İran’ın kırmızı çizgisi ilan etti. Ay- rıca IŞİD’e karşı mücadele için Irak yönetimine tam destek verdi. Daha IŞİD’e karşı uluslararası koalisyon kurulmadan ve Irak hükümeti üzerinde pazarlıklar devam eder- ken İran yönetimi Irak’a, silah ve mühimmat yardımı yaptı. İki ülke arasında askeri eğitim, danışman- lık ve istihbarat alanlarında işbirliği geliştirildi. O zaman Irak Başbaka- nı olan Maliki’nin ifadesiyle İran, “en zor zamanında Irak’ın yanında oldu hem para verdi hem şehit ver- di, hem destek verdi hem de Irak’ı himaye etti.”

Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani başta olmak üzere İranlı askeri danışmanlar, Ayetul- lah Sistani’nin çağrısı ile 15 Ha- ziran 2014’te kurulan Halk Se- ferberlik Gücü’nün (Haşdi Şaabi) örgütlenmesinde ve eğitilmesinde önemli rol oynadı. Ayrıca, İran ile bağlantılı olan Şii milis güçleri (Bedr Gücü, Asaib-e Ehli el-Hak, Ketaib-i Hizbullah vb.) seferberlik gücüne katıldı. Seferberlik güçleri ve Irak ordusu 1 Eylül 2014’te, üç ay boyunca IŞİD kuşatması altın- da kalan Şii Türkmenlerin yaşadığı Emirli kasabasını kurtardı. Bu, Irak güçlerinin IŞİD karşısında aldığı ilk başarı oldu.

İran’ın Irak hükümetine verdiği destek hala devam ediyor. IŞİD’e karşı mücadelede Irak’ı cephe ül- kesi olarak tanımlayan İranlı yet- kililer, İran’ın her durumda terö- rizmle mücadelede Irak halkının ve hükümetinin yanında duracağını ifade ediyorlar. Buna karşılık Irak- lı yetkililer İran’ın verdiği desteğe minnettar olduklarını her fırsatta dile getirmektedir. Dolayısıyla, İran’ın en zor zamanında Irak’ın yardımına koşması ve IŞİD’e karşı mücadelede aktif destek vermesi, Irak üzerinde etkisinin biraz daha artmasına neden oluyor.

Irak’ın toprak bütünlüğünün hamisi!

Bu dönemde İran, Irak yönetimine IŞİD’e karşı askeri destek vermekle kalmadı, Irak’ın birliğinin ve
toprak bütünlüğünün hamisi ol- du. IŞİD’in Musul’u ele geçirme- sinden sonra IKBY Lideri Mesut Barzani’nin bağımsızlık referan- dumunu gündeme getirmesine en sert tepki İran hükümetinden gel- di. Keza, bazı üst düzey Amerikalı askeri yetkililerin değişik zaman- larda Irak’ın parçalanması ihtima- linden bahsetmesi, İran’da rahat- sızlık uyandırdı. Mesela Amerikan Genel Kurmay Başkanı Odierno Ağustos 2015’te yaptığı bir konuş- mada ileride Irak’ın bölünmesinin muhtemel olduğunu söyledi. İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Hüse- yin Amir Abdullahiyan, “Ameri- ka’nın müdahalelerinin ve yanlış politikalarının bölgede ve Irak’ta ciddi sorunların çıkmasına sebep olduğunu” söyledi. Ülkesinin, Irak’ın milli birliğini ve toprak bütünlüğünü desteklediğini vurgulayan Abdullahiyan, “Irak’ın si- yasal sistemi ülkenin anayasasında açıkça belirlenmiştir. Üst düzey Amerikalı askeri yetkilinin açıkla- maları provokatif, Irak’ta barış ve güvenliğin sağlanmasına karşı ve hatta kendi ülkesinin politikaları ile çelişkilidir” dedi.

Iraklı yetkililerle görüşmesinde İran lideri Ayetullah Hamanei, sık sık ABD’nin IŞİD’i desteklediği- ni ve Irak’ı parçalamaya çalıştığını ileri sürerek, Irak’ın bütünlüğü- nün korunmasını tavsiye etmek- tedir. Mesela, Kasım 2015’te Irak Cumhurbaşkanı Fuad Masum ile Tahran’da görüşen Hamanei, “Irak halkı, Şiisi, Sünnisi, Kürdü ve Arabı yüzyıllardır yan yana ve sorunsuz bir şekilde yaşadı. Fakat, maalesef bazı bölge ülkeleri ve ya- bancılar farklılıkları büyütmeye çalışıyor. Onlarla mücadele edil- meli ve ayrışma yönünde her tür- lü bahaneden kaçınılmalı. (...) Ortam, Amerikalıların açıkça Irak’ın parçalanmasından söz etmesini cesaretlendirecek şekilde olmamalıdır” dedi.

İranlı yetkililere göre Irak’ın ve İran’ın güvenliği iç içe geçmiştir. Irak hem güvenlik hem de bölgesel politikalar açısından İran için son derece önemlidir. Halihazırda Bağdat merkezli hükümet ile ‘it- tifak’ içinde olmanın konforunu yaşayan İran, doğal olarak Irak’ın milli birliğini, toprak bütünlüğünü ve içişlerine müdahale edilmemesi prensibini savunmaktadır.

Abadi’nin Denge Arayışı

İran’ın Irak’a IŞİD’e karşı mücade- lede verdiği destek, dolayısıyla bu ülkedeki ‘askeri varlığı’ hükümet çevrelerinde memnuniyetle karşı- lansa da özellikle Sünni milletve- killerinden ve aşiret liderlerinden sert eleştiriler geliyor. Askeri danış- man desteği olarak neden özellik- le İran’dan askeri alındığı, benzer şekilde diğer bölge ülkelerinden destek alınmadığı soruluyor ve İran’ın niyetleri sorgulanıyor. Bu eleştirilere karşılık Bağdat hükü- meti, İran’ın IŞİD’e karşı mücade- leye destek verdiği için iki ülke ara- sında işbirliğinin gerekli olduğunu savunuyor ve İranlı askeri danış- manların hükümetin isteği üzerine ülkede bulunduğunu belirtiyor.

Bununla beraber, bazı İranlı yetkililerin Irak’ın egemenliğini görmezden gelen fütursuz söylem ve davranışları sadece Sünni poli- tikacılar arasında değil, Şii liderler arasında da tepkiye neden olmak- tadır. Mesela, İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin azınlıklarla ilişkilerden sorumlu özel danışmanı ve eski İs- tihbarat Bakanı Hüccetülislam Ali Yunusi, Mart 2015’te İran kimliği üzerine düzenlenen bir konferansta
şöyle dedi; “Hâlihazırda Irak, sa- dece bizim medeniyetimizin etki sahası içinde değil, kimlik, kül- tür, merkez ve başkentimizdir. Bu mesele hem geçmişte böyle idi hem şimdi böyledir. Çünkü İran ve Irak’ın coğrafyası ayrılamaz ve kültürümüz ayrıştırılamaz. O hal- de birlikte savaşmalıyız veya bir ol- malıyız.” Bu konuşmaya tepki ola- rak Ayetullah Sistani’nin temsilcisi Ahmad al-Saafi “ülkemiz, kimliği- miz, bağımsızlığımız ve egemenli- ğimizle gurur duyuyoruz. Bugün kardeşlerimizin ve dostlarımızın terörizmle savaşmak için her tür- lü yardımını kabul edip teşekkür ederiz, ama bu bizim kimliğimizi ve bağımsızlığımızı ihmal ettiğimiz anlamına gelmez” dedi.

Başbakan Abadi, Nisan 2015’da Washington’da yaptığı bir ko- nuşmada Kasım Süleymani’nin Irak’ta değişik cephelerde çekilmiş fotoğraflarının yayınlanmasını tas- vip etmediğini söyledi. Halk Se- ferberlik Gücü’nün mezhepçilik yaptığı iddiaları üzerine, bu gücü kontrol altına almak için doğrudan başbakanlığa bağladı. Ayrıca, sefer- berlik gücünün orduya destek ver- mesini, özellikle Sünnilerin yoğun olarak yaşadığı yerlere girmemesini istedi. Abadi, Süleymani’den sava- şın planlanmasını Irak ordusuna bırakmasını istedi. Abadi, Ağustos 2015’te Şii liderlerin katıldığı bir toplantıda ‘reform programı’nı eleştirmesi üzerine Süleymani ile sert bir şekilde tartıştı. Ayetullah Sistani’nin de Süleymani’nin ‘ken- di başına buyruk’ davranışlarından duyduğu rahatsızlığı bir mektupla Ayetullah Hamanei’ye ilettiği söy- leniyor. Yer yer tepki gösterse de Abadi hükümetinin İran’ın etkisini dengelemekte başarılı olduğunu söylemek zor.

Sonuç olarak, IŞİD tehdidi, Irak ile İran arasında stratejik or- taklığın derinleşmesinden ziyade İran’ın Irak’taki nüfuzunun oran- tısız biçimde artmasına neden ol- muştur. Abadi hükümeti zaman zaman İran’a karşı kendi egemen- liğini korumaya çalışsa da bu hu- susta başarılı olduğu söylenemez. Bir kere IŞİD ile mücadelede İran’ın askeri desteği oldukça etki- lidir ve Bağdat hükümeti bu des- teğe muhtaçtır. Bölge ülkelerinden ve Batıdan beklediği kadar destek bulamaması, Abadi hükümetini İran’a mecbur bırakmaktadır. İkin- cisi, Irak’ta siyasi elitler arasındaki dağınıklık ve rekabet, Bağdat hü- kümetinin İran’a karşı direnmesini zorlaştırmaktadır. Etkili bir siya- si ve toplumsal tabandan yoksun olan Abadi’nin, İran ile birlikte ha- reket eden siyasi grupların desteği olmadan iktidarını sürdürmesi söz konusu değildir.

ORSAM Danışmanı / Yrd. Doç. Dr. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi 
Ortadoğu Analiz, Kasım-Aralık 2016, cilt 8, sayı 77, s.35-37

http://www.orsam.org.tr/files/OA/77/9_bayramsinkaya.pdf


U.S. and Israeli Military Attacks Against Iran: Regional and Global Consequences

  1. Introduction On February 28, 2026, U.S. military elements and the Israel Defense Forces (IDF) launched coordinated and joint missile an...