Showing posts with label Iran nükleer programı. Show all posts
Showing posts with label Iran nükleer programı. Show all posts

Trump'ın tehlikeli hamlesi

Trump'ın tehlikeli hamlesi

ABD Başkanı Donald Tump 8 Mayıs’ta yaptığı açıklamada ülkesinin, P5+1 (BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ve Almanya) grubu ülkeleri ile İran arasında Temmuz 2015’te yapılan nükleer anlaşmadan (Kapsamlı Ortak Eylem Planı, KOEP) çekileceğini ilan etti. Seçim kampanyasına başladığından beri bu anlaşmaya karşı olduğunu ifade eden Trump, KOEP’i bu zamana kadar gördüğü en kötü anlaşma şeklinde niteliyordu.
Trump anlaşmanın neden kötü olduğunu ifade etmemişse de anlaşmaya karşı çıkanların üzerinde durduğu iki husus vardı. Bir kere büyük ölçüde kısıtlanmış olsa bile İran’ın nükleer faaliyetleri devam ediyordu. Üstelik anlaşma için on yıllık bir süre öngörülmüştü ve bu süre bittiğinde İran’ın nükleer programının tamamen serbest kalacağı ileri sürülüyordu. Oysa on yılın bitiminde nükleer program üzerindeki kısıtlamalar kalkacak olsa da NPT çerçevesinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) etkin denetimi devam edecekti. Anlaşmaya karşı çıkanların üzerinde durduğu ikinci husus ise İran’ın balistik füze kapsamı üzerinde nitelikli sınırlamaların olmaması idi.  Nitekim anlaşmanın yürürlüğe girmesinden kısa bir süre sonra İran füze programına hız vermişti. Anlaşmadaki görece yetersiz veya zayıf hususlara rağmen İran’ın NPT üyeliği, tesislerini UAEA’nın denetimine açmış olması ve nükleer program üzerindeki kısıtlamalar İran’ın nükleer silah yapma olasılığını engellemiş, nükleer İran tehdidini ortadan kaldırmıştı. Şimdiye kadar anlaşmanın uygulanması hususunda da bir problemle karşılaşılmadı. UAEA düzenli bir şekilde yaptığı denetimler sonucunda İran’ın anlaşmaya uyduğunu, nükleer silah boyutunun mevcut olmadığını teyit etmişti. Buna rağmen Trump neden anlaşmadan çekildi? 
NEDEN ÇEKİLDİ?
Trump yönetiminin anlaşmadan çekilme kararı anlaşmanın yetersizliği, kötü olması veya İran’ın nükleer programından duyulan kaygılar nedeniyle değil, ABD’nin yeni Ortadoğu politikası çerçevesinde atılmış bir adımdır. İran’ın Ortadoğu politikasını bölgedeki Amerikan çıkarları ve müttefikleri için tehdit olarak gören Trump yönetimi, İran’a karşı kapsamlı ve sert bir politika izleme kararı almıştır. Bu çerçevede İran’ın yeniden kuşatılmasını, bölgedeki kazanımlarının tersine çevrilmesini ve nihayet rejim değişikliğini hedeflemiştir. Bu doğrultuda ABD’nin Ortadoğu’daki müttefiklerine önemli bir rol biçilmiştir. Lakin, Obama yönetiminin İran’a karşı izlediği yumuşak politika ve nükleer anlaşma ABD’nin müttefiklerini, özellikle İsrail ve Suudi Arabistan’ı son derece rahatsız etmişti. Bu nedenle Trump, nükleer anlaşmadan çekilmek suretiyle İran karşıtlığı ortak paydasında bölgedeki müttefikleri ile güven ilişkisini pekiştirmeyi hedeflemiştir. Nitekim bu kararın İsrail ve Suudi Arabistan ile koordineli bir şekilde alındığı anlaşılmaktadır. 
Trump’ın ikinci hedefi ise yeni İran politikası çerçevesinde nükleer anlaşmayı öldürmek suretiyle İran rejimini marjinalleştirmektir. Böylece İran yönetimi üzerinde uluslararası ekonomik ve siyasi baskıyı artırmayı düşünmektedir. Zira ABD’nin çekilmesi KOEP’in özünü ortadan kaldırmaktadır. Çünkü anlaşma çerçevesinde muhtemel ihtilafların çözümü için ortak komisyon kurulması öngörülmüş, burada çözüme varılmaz ise ihtilaf konusunun BM Güvenlik Konseyi’ne taşınması öngörülmüştür. ABD’nin anlaşmadan çekilmesi, nükleer programı nedeniyle İran’a karşı uygulanan eski yaptırımların yeniden uygulanması veya yeni yaptırımların gündeme gelmesi demektir. Yaptırımların devamı ve yeni yaptırım kararları anlaşmanın özüne ters olduğu için İran’ın bu durumu önce Ortak Komisyona, daha sonra da Güvenlik Konseyi’ne taşıması mümkün olacaktır. Lakin ABD’nin Güvenlik Konseyi’ndeki daimi üyeliği, İran ile ABD arasındaki anlaşmazlıkta bu kurumun bir çözüm mercii olmasını imkansız hale getirecektir. Buna karşılık İran ya anlaşmadan tamamen çekilecek veya bazı yükümlülükleri yerine getirmeyi reddedecektir. Her iki durum da anlaşmanın tamamen çökmesi anlamına gelecektir. Anlaşmanın çökmesi, İran’ın nükleer programı hakkındaki kuşkuları artıracak, ABD’nin İran yönetimini tecrit politikası doğrultusunda İran karşısında geniş bir cephenin oluşmasını tetikleyecektir. 
ÇEKİLME SONRASI KOEP
Trump’ın anlaşmadan çekildiğini ilan etmesinden sonra gözler anlaşmanın diğer taraflarına çevrildi. Zira KOEP, ABD ile İran arasında yapılan ikili bir anlaşma değil, BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ve Almanya ile İran arasında yapılan çok taraflı bir anlaşmadır. Üstelik bu anlaşma 2231 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararına dönüştürülmüştür. Dolayısıyla ABD’nin tek taraflı olarak çekileceğini ilan etmesiyle anlaşma behemehal ortadan kalkmış değil. Nitekim anlaşmanın ABD dışındaki tarafları anlaşmaya bağlı kalacaklarını ilan etti. Trump’ın nükleer anlaşmayı öldürme teşebbüsüne rağmen İran hükümeti, diğer taraflarla birlikte anlaşmaya bağlı kalmaya devam edecektir. Nitekim, Trump yönetiminin anlaşma karşıtı duruşunu netleştirmesinden sonra İran hükümetinin önceliği AB ile ilişkilerini yoğunlaştırmak suretiyle KOEP’in ayakta kalmasını sağlamak olmuştur. ABD’nin çekilme kararının açıklanmasından sonra da İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, diğer tarafların anlaşmaya bağlılıklarını sürdürmesi durumunda İran’ın da anlaşmaya bağlı kalacağını ifade etmiştir. İran’ın anlaşmayı sürdürmek istemesi şu üç nedenle izah edilebilir. Birincisi, İran’ın anlaşmaya sadakatini sürdürmesi, Trump yönetiminin nükleer anlaşmayı öldürerek İran’ı marjinalleştirme ve İran karşıtı geniş katılımlı bir cephe oluşturma çabasını engelleyebilir. İkincisi, İran hükümeti anlaşmaya sadık kalmak suretiyle kazanımlarının bir kısmını muhafaza edebilir. Üçüncüsü, Cumhurbaşkanı Ruhani biricik siyasi sermayesi olan nükleer anlaşmayı bir çırpıda kaybetmek istememektedir. 
Nitekim ABD’nin KOEP’ten çekilmesi, nükleer anlaşma öncesi duruma geri dönülmesi anlamına gelmiyor. ABD çekilse bile diğer tarafların anlaşmaya bağlı kalacaklarını ifade etmesi, İran’ın kazanımlarını – nükleer haklarının tanınması, İran’ın nükleer programının bir uluslararası güvenlik sorunu olmaktan çıkması, AB ve BM yaptırımlarının kalkması – büyük ölçüde sürdürmesini sağlayacaktır. Öte yandan ABD yıllardır İran’a karşı çeşitli nedenlerle bir dizi yaptırım uyguluyordu, ama bu yaptırımlar İran’ın nükleer programını durduramamıştı. Keza, anlaşmadan sonra nükleer mesele ile ilgili Amerikan yaptırımlarının kaldırılmasının öngörülmesine bu hususta pek mesafe  alınamamıştı. Keza, nükleer mesele dışında İran’ın Ortadoğu’da terörizme destek verdiği, insan haklarını ihlal ettiği vb. gerekçelerle yaptırımların bir kısmı zaten devam ediyordu. 
KOEP öncesinde İran’ı anlaşmaya zorlayan şey Barack Obama döneminde yaptırımların çok taraflı hale gelmiş olmasıydı. AB ülkelerinin İran yaptırımları konusunda Amerikan yönetimiyle aynı çizgiye gelmesi  ve BM düzeyinde çeşitli yaptırım kararlarının alınması İran üzerindeki baskıyı artırmıştı. Mevcut durumda  ABD’nin anlaşmadan çekilmesi  ile BM ve AB yaptırımları devreye girmeyecek, ABD yaptırım politikasında yalnız kalacaktır. ABD’nin tek taraflı yaptırımları üçüncü ülkeleri bağlamayacaktır. Muhakkak ABD’nin İran ile iş yapan üçüncü ülke şirketlerini cezalandırma tehdidi ile finans piyasalarındaki hakimiyeti, İran’ın uluslararası ekonomik ve ticari ilişkilerini riske atacaktır. Fakat ABD’de iş yapmayan, dolayısıyla ABD’nin cezalandırması riskinden kaçabilen şirketler tek taraflı Amerikan yaptırımlarını göz ardı edebilecektir. Tabi bu durum İran-AB ile ilişkilerinin seyrine bağlıdır. Bu süreçte de İran siyasetinin ve dış politikasının bundan sonra nasıl bir tutum alacağı etkili olacaktır. 
Ruhani hükümetinin anlaşmayı kurtarma çabalarına rağmen Trump’ın anlaşmayı öldürmesinin İran siyaseti üzerinde temelli etkileri olacaktır. Bir kere Cumhurbaşkanı Ruhani önderliğindeki teknokrat-reformcu ittifakının gücü sarsılacaktır. Batı ile uzlaşmayı savunan bu kesimin gücünün azalması ve Trump’ın sert politikası İran’da güvenlikçi bakışın ve güvenlik kurumlarının siyaset ve dış politika üzerindeki etkisini artıracaktır. Böylece İran, Batı ile ilişkilerinde daha uzlaşmaz olacaktır. Fakat gerek Trump’ın KOEP’ten çekilmesi, gerekse bunun İran siyaseti ve Ortadoğu üzerindeki yansımaları, İran yönetiminin Ortadoğu politikasında önemli bir değişiklik yaratmayacaktır. Çünkü İran’ın bölge siyaseti öteden beri güvenlikçi bakışla kurulmuştur ve güvenlik elitleri tarafından yönlendirilmektedir. Nükleer anlaşma sonrası İran’ın Ortadoğu politikasında kayda değer bir değişiklik olmamıştır. İran’ın bölgedeki imkan ve kabiliyetleri üzerinde de nükleer anlaşmanın pek bir tesiri olmamıştır. Dolayısıyla nükleer anlaşmanın öldürülmesi, İran’ın bölge siyasetinde bir değişikliğe yol açmayacaktır.
Bayram Sinkaya
Karar Gazetesi (Görüşler Sayfası),  15 Mayıs 2018
http://www.karar.com/gorusler/bayram-sinkaya-yazdi-trumpin-tehlikeli-hamlesi-852783# 

İran ve Batı arasında büyük barış için erken

İran ve Batı arasında büyük barış için erken


İran ve Batı arasında sağlanan nükleer anlaşma, uygula sürecinde yeni sorunlarla karşılaşabilir. İran için bölgesel meselelerde Batı ile işbirliğini derinleştirebileceği DAEŞ sorunu gibi alanlar var. Ancak, İran'ın Batı ile daha büyük bir uzlaşı için dış politikasında hemen köklü değişiklikler yapması beklenmemeli.
İran ile Batı arasında on yılı aşkın süredir devam eden nükleer meselede 14 Temmuz’da 5+1 Grubu ile İran arasında yapılan anlaşmayla yeni bir aşamaya geçildi. İran’ın nükleer programı ve İran-ABD ilişkilerindeki gerilimle ilgili tartışmalar yerini anlaşmanın içeriğine ve etkilerine dair sorulara bıraktı.
Şimdi iki soru öne çıkıyor. Anlaşmadan kim ne kazandı? Anlaşma İran dış politikasında, özellikle İran’ın Batı ile ilişkilerinde önemli bir değişime yol açar mı?
Karşılıklı kazanımlar sağlandı
Anlaşmanın tarafların temel taleplerini büyük ölçüde karşıladığı görülüyor.
ABD açısından bakıldığında, İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetleri tamamen durdurulamadı fakat belirli miktarlarla kısıtlandı. Anlaşmaya göre tartışmaya konu olan Natanz’daki zenginleştirme çalışmaları 10 yıl süreyle yüzde 3,5 düzeyinde tutulacak. Fordo’da zenginleştirme çalışması yapılmayacak.  Arak reaktörünün yapısı yeniden düzenlenecek. İran’ın elindeki zenginleştirilmiş uranyum stoku 10 yıl süreyle 300 kilogramı geçmeyecek. Nükleer programının şeffaflaştırılması amacıyla NPT’nin Ek Protokolünü uygulaması, bunu onaylayana kadar da gönüllü tedbirler alması ve İran’ın nükleer programının muhtemel askeri boyutlarının açıklığa kavuşturulması konularında anlaşma sağlandı.
Yaptırımların kaldırılması ile ilgili olarak İran’ın silah ticareti üzerindeki yasağın 5 yıl; füze programı üzerindeki yaptırımların ise 8 yıl süreyle devam etmesi sağlandı. ABD’ye göre bu tedbirler on yıl süreyle İran’ı nükleer silah eşiğinden en az bir yıl uzakta tutacak.
İran açısından bakıldığında da anlaşmanın rejimin temel beklentilerini karşıladığı görülüyor. Uluslararası toplum uranyum zenginleştirme dahil İran’ın nükleer haklarını kabul etti. Yaptırımların tamamen ve derhal kaldırılması hususunda da İran’ın kısmen geri adım attığı görülüyor. Üstelik İran’ın nükleer tesisleri büyük ölçüde korunacak. Nükleer faaliyetler hakkında bazı kısıtlamalar var ise de bu kısıtlamalar süreli. Yani zamanla kalkacak. Diğer taraftan İran’ın talep ettiği gibi anlaşmanın ‘uygulama aşaması’na geçilmesiyle İran üzerindeki bütün yaptırımlar büyük ölçüde kaldırılacak. Keza balistik füzeler, silahlanma faaliyetleri ve nükleer programın muhtemel askeri boyutlarının açıklığa kavuşturulması hususlarında taraflar adeta orta yolda anlaştı.
Karşılıklı ödünler verildi 
Anlaşmaya varabilmek için taraflar çeşitli ödünler verdi. ABD, başlangıçta İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin tamamen durdurulması ve Arak ile Fordo’nun kapatılması taleplerinden taviz vermiş görünüyor.
İran ise belirli bir süre için de olsa nükleer faaliyetleri üzerindeki kısıtlamaları kabul etti. Müzakere sürecinde en çok tartışmaya konu olan husus askeri bölgelerin denetimi meselesi oldu. ABD, İran’ın Ek Protokolü onaylamasını ve bu çerçevede askeri bölgeleri Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) ani denetimlerine açması için ısrar etti. Fakat İran bu konuda ayak diredi. Anlaşmaya göre İran’ın askeri bölgelerinin denetimi için özel bir düzenleme yapıldı. Böylece ne askeri bölgeler ani denetimler kapsamına alındı, ne de denetimlerin dışında tutuldu.
“Yeni sayfa” köklü değişiklikler anlamına gelmeyebilir
Viyana anlaşmasının uygulanması belirli bir takvime bağlanmış görünüyor. Ancak her aşamada yeni sorunlarla karşılaşılması muhtemel. Zira, Obama’nın tabiriyle bu anlaşma taraflar arasında karşılıklı güvene dayalı bir anlaşma değil. Dolayısıyla İran’ın nükleer programı uluslararası politikanın gündeminde kalmaya devam edecek.
Diğer yandan hem Batı’da hem de İran’da anlaşmaya karşı çıkan önemli kesimler var. Amerikalı muhalifler İran’ın nükleer programını tamamen durdurmadığı, dolayısıyla 10 yıl sonra İran’ın nükleer silah elde etmesinin önünü açacağı gerekçesiyle karşı çıkıyor.
Anlaşma İran’da ise nükleer program üzerindeki kısıtlamalar ve askeri bölgelerin özel şartlarla da olsa denetime açılması nedeniyle eleştiriliyor. Nitekim İran Meclisi’nde de tartışmaya açılacak.
Cumhurbaşkanı Ruhani anlaşmanın en önemli sonuçlarından birisinin İran’ın küresel barış ve güvenliği tehdit ettiği şeklindeki yanlış imajın düzeltilmesi olduğunu belirtti ve İran’ın dünya ile ilişkilerinde yeni bir sayfanın açıldığını söyledi.
Fakat bu İran dış politikasında hızlı ve köklü değişiklikler olacağı anlamına gelmiyor.
Nitekim dini lider Ali Hamaney, önceki günkü açıklamasında, nükleer müzakerelerde varılan anlaşmanın İran'ın bölgedeki siyasetini değiştirmeyeceğini belirterek, "Müzakere metni onaylansın ya da onaylanmasın bölgedeki dostlarımızı desteklemekten vazgeçmeyeceğiz" dedi.
Bir kere, yapılan anlaşma İran ile Batı ya da ABD arasında tüm sorunları çözen bir anlaşma veya stratejik bir işbirliği anlaşması değil. Anlaşmanın temel özelliği İran’ın nükleer programı etrafındaki anlaşmazlığın çözümü. Bilindiği üzere nükleer mesele İran ile Batı arasındaki sorunlardan sadece birisi.
Nitekim, ABD Dışişleri Bakanlığı’na göre İran halihazırda terörizme destek veren ülkelerden birisi. İnsan hakları ihlalleri, silahlanma ve dış politika konuları nedeniyle İran ve Batı arasında siyasi gerilimin ve karşılıklı suçlamaların büyük ölçüde devam etmesi bekleniyor.
İran’daki aktörlerin yeni şartlara intibakı belirleyici olacak
Viyana anlaşmasının İran dış politikası üzerindeki dönüştürücü etkisi İran ile Batı arasındaki ilişkilerin doğasının değişecek olmasından değil, İran siyasetindeki dengelerin değişmesinden kaynaklanabilir.
Anlaşmanın başarılı bir şekilde hayata geçirilmesi halinde Cumhurbaşkanı Ruhani’nin İran siyasetindeki konumunu güçlenecek. Fakat bu kendiliğinden ve doğrudan gerçekleşmeyecektir. Anlaşmanın İran’daki yankıları, uygulamanın etkileri ve siyasi hizipler arasındaki mücadele bu süreçte belirleyici olacaktır. Mart 2016'da yapılacak seçimler İran siyasetinin ne yönde evrileceğini gösterecektir. Ruhani’nin İran siyasetindeki gücünün pekişmesi, dış politikada değişimi getirecektir. O zaman Ruhani’nin diplomasiyi öne çıkaran “liberal” yaklaşımı İran dış politikasına hakim olacak ve güvenlik eksenli politikaların yerini alabilecek. Aksi takdirde, “agresif” dış politikanın devamı İran’ın hem Batı ile ilişkilerinde hem de bölge ülkeleri ile ilişkilerinde sorunların devam etmesi anlamına gelecek. Bu durum İran’ın nükleer uzlaşmayla elde ettiği ve elde etmeyi umduğu kazanımların tersine çevrilmesine neden olacak.
İran dış politikasında muhtemel değişikliklerin İran’ın Batı ülkeleri ile ilişkilerini olumlu etkilemesi bekleniyor. Zira Ruhani’nin dış politikaya tam olarak hakim olması durumunda İran,  ekonomiyi destekleyen, karşılıklı bağımlılık ve kazan-kazan ilkelerine bağlı, diyaloğu öne çıkaran bir politika izlemesi öngörülüyor.
Bu değişiklik İran’ın ABD dahil Batılı ülkeler ile ticari ve ekonomik ilişkilerinin canlanmasının önünü açacaktır. Nitekim, birçok Batılı şirket İran pazarından pay almak için sabırsızlanırken, İran hükümeti Batı’dan gelmesi beklenen sermaye ve teknoloji yatırımlarına büyük önem veriyor.
İran-Batı için en elverişli işbirliği : DAEŞ’le mücadele
İran ve Batı arasındaki muhtemel işbirliği alanlarından biri, “radikalizme ve terörizme karşı mücadele” adı altında olacak. Nitekim son yıllarda İran dış politikasında terörizme ve radikalizme karşı mücadele söylemi oldukça öne çıkarıldı. Her ne kadar Hamas, İslami Cihad ve Hizbullah gibi örgütlere desteği nedeniyle terörizm destekçisi olarak  görülse de DAEŞ gibi aşırıcı örgütler Batılı çevrelerde İran’ın radikalizme karşı mücadelede potansiyel bir ortak olarak görülmesine sebep oldu.
Suriye, Lübnan ve Yemen’de işbirliğinin sınırları
Nükleer meselenin halledilmesinden sonra Ruhani’nin bölgesel meselelerle, özellikle Ortadoğu gelişmeleriyle daha yakından alakadar olması bekleniyor.
Yapıcı diplomasi yoluyla nükleer meselenin çözülmesi, İran yönetimini bölgesel meselelerde de diplomasiyi daha aktif kullanması için cesaretlendirecek.
İran ve Batı arasında bölgesel meselelerde muhtemel yakınlaşma, İran’ın yeni Ortadoğu açılımını biraz daha kolaylaştıracak. Fakat İran dış politikasındaki değişimin Ortadoğu’ya yansımaları daha yavaş olacaktır.
Zira İran halihazırda bölgede birçok krizde ve çatışmada aktif bir taraf.
İran’ın bölgedeki “dostları” anlaşmadan memnuniyetlerini ifade ederken, İsrail ve Suudi Arabistan gibi hasımları veya rakipleri yapılan anlaşmadan kaygı duydu. Çünkü nükleer mesele yüzünden yaptırımlar altında olan ve adeta izole edilmiş olan İran, bu baskıdan kurtulması durumunda bölgede daha serbest hareket edebilecek, taraftarlarına daha aktif destek sağlayabilecek. 
Diğer taraftan, Suriye’de Esad yönetimi, Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler İran’ın “vekil güçleri” olarak  görülse de bu örgütlerin  göreceli de olsa “otonomileri” ve bu ülkelerdeki çatışmaların İran’ın bölge politikalarından ayrı, kendine has dinamikleri var.
Ancak bütün bu çatışmaların tek tarafı ve tek sorumlusu İran değil. İran’ın bir yenilgi psikolojisine girmeden bölgesel politikalarını gözden geçirebilmesi için diğer bölge ülkelerinin de gerekli esnekliği göstermesi ve İran ile bölgesel meselelerin çözümünde uzlaşıya hazır olması gerekli.
Nitekim Suriye’de İran adeta çatışmaların bir tarafı. Esad yönetimini sonuna kadar destekleyen İran’ın Suriye’de tercihi tedrici bir geçiş süreci olabilir. Bu konuda İran’dan çeşitli açıklamalar geliyor. Fakat İran, Esad yönetimini desteklemek için siyasi, ekonomik ve askeri yardımlarını artırdıkça Suriye muhalefeti ile uzlaşma şansını kaybetti. Bu durum, çatışmalar devam ettiği sürece İran’ın bu ülkeye yönelik politikasını değiştirmesini zorlaştırıyor. DAEŞ’in bölgesel bir tehdit olarak ortaya çıkması İran üzerinde Suriye politikasını değiştirme yönünde baskıların azalmasına neden oldu. Özellikle Batı’nın önceliğinin de Esad rejiminin yıkılmasından ziyade DAEŞ ve diğer aşırıcı hareketlere karşı mücadele şeklinde değişmesi İran’ın elini rahatlatıyor. Batı ve İran’ın Suriye’de rejimin yıkılmasına karşı olan siyaseti de önemli bir işbirliği alanı olabilir.
Esed’in iktidarda kalması, İran ve Batı için benzer öncelikler olarak dikkati çekiyor.
Keza Lübnan’da İran’ın Hizbullah ile ilişkileri değişmeyecek, İran hiç bir şart altında Hizbullah’tan vazgeçmeyecek. Bölgedeki gerilim ve çatışma ortamı yeni ve farklı adım atılmasını zorlaştırıyor.
Aynı durum Yemen için de geçerli. Fakat İran’ın Yemen’deki stratejik çıkarlarının ve yatırımlarının Irak, Suriye ve Lübnan’dakilere kıyasla daha az olduğu görülüyor. Bu nedenle İran, öncelikle Yemen meselesinin  diplomatik yollardan çözümü için harekete geçebilir. Fakat muhtemel diplomatik girişimlerin sonuç verebilmesi için İran’ın yanı sıra diğer bölge ülkelerinin de bölgesel politikalarını gözden geçirmesi gerekiyor.

Bayram Sinkaya
Anadolu Ajansı, 19 Temmuz 2015
http://aa.com.tr/tr/dunya/iran-ve-bati-arasinda-buyuk-baris-icin-erken/24861 

Nükleer Anlaşma Sonrası İran Siyaseti

Nükleer Anlaşma Sonrası İran Siyaseti

2016-06-10


Geçen yıl Temmuz ayında İran ile 5+1 grubu arasında yapılan nükleer anlaşmada (Kapsamlı Ortak Eylem Planı, Bercam) 17 Ocak itibariyleyeni bir aşamaya, ‘uygulama’ aşamasına geçildi. Nükleer programı nedeniyle İran’a uygulanan yaptırımların kalkması anlamına gelen bu gelişme, şüphesiz en çok anlaşmanın İranlı mimarı Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’yi mutlu etti.Bütün siyasi stratejisini nükleer meselenin diplomatik yollardan çözümü üzerine kurmuş olan Ruhani, anlaşmayı İran’ın zaferi olarak nitelendirdi. Nükleer anlaşmanın yanı sıra 26 Şubat’ta yapılan parlamento seçimleri ve Uzmanlar Meclisi seçimleri Cumhurbaşkanı Ruhani’yirahatlattı. Onun destekçileri parlamentoda ve Uzmanlar Meclisi’nde mutlak bir çoğunluk elde edemedi, ama Ruhani hükümetinin politikalarını ve nükleer anlaşmayı sert bir şekilde eleştiren  ‘usulgera’ (ilkeciler) cephesine kıyaslaseçimlerden güçlü bir şekilde çıktı.

Ruhani’nin Yeni Toplumsal Sözleşme Arayışı: İkinci Bercam
Kapsamı itibariyle İran’ın nükleer programı üzerindeki ihtilafların çözümüne yönelik olsa da nükleer anlaşmanın, ekonomik ve siyasi sonuçları açısından İran’ın iç ve dış politikasında önemli değişikliklere yol açması bekleniyor. Bu hususta şimdiye kadar çok sayıda spekülasyon ve değerlendirme yapıldı. Bu çalışmaların çoğunda nükleer anlaşma İran siyaseti açısından dönüm noktası olarak görülüyor ve ‘nükleer anlaşma sonrası İran’dan bahsediliyor. Bu çerçevede yapılan değerlendirmelerden birisinde Arang Keshavarzian Middle East Report adlı dergide kaleme aldığı yazıda, nükleer anlaşmayı İran için yeni bir ‘toplumsal sözleşme’ olarak nitelendirdi. Nitekim Ruhani, nükleer anlaşma ile birlikte İran’ın dış ilişkilerinde yeni bir aşamaya geçildiğini söyledi.Seçim sonuçları ile konumu biraz daha güçlenen Ruhani, Nevruz konuşmasında nükleer anlaşmanın ‘gururla hatırlanacak bir başarı’ olduğunu ifade ettikten sonraİran’ın ekonomik ve siyasi sorunlarının çözümü için tıpkı nükleer anlaşmada olduğu gibi ‘ulusal eylem planı, İkinci Bercam’ yapılması gerektiğini, bu sürecin seçimlerle birlikte başladığını söyledi.
Ne var ki seçimlerin hemen ardından Ruhani, yeni sorunlarla karşılaştı. Bir taraftan nükleer anlaşma ile ilgili tartışmalar yoğun şekilde devam ederken öte yandanİran siyasetindeki hareketlilik  ve gerilimseçimler sonrasında da artarak devam etti. İran’da seçin sonrası siyasi gerilim, Nizamın Maslahatını Teşhis Heyeti Başkanı ve Cumhurbaşkanı Ruhani’nin müttefiki Ayetullah Haşimi Rafsancani ile Rehber Ayetullah Ali Hamanei arasındaki söz düellosuyla ayyuka çıktı. Rafsancani’nin twitter hesabından 23 Mart’ta ‘yarının dünyası füzelerin değil söylemlerin dünyasıdır’ yazılı bir mesaj atıldı. Buna tepki olarak Hamanei, 30 Martta yaptığı bir konuşmada ‘geleceğin dünyasının füze değil müzakere olduğunu söyleyen kişinin ya ihanet içinden olduğunu yada cahil olduğunu’ söyledi. Bunun üzerine Rafsancani geri adım attı ve söz konusu mesajın önceki konuşmalarında bir cümlenin parçası olduğunu ve yanlış anlaşıldığını belirtti ve İran’ın füze programını kendisinin başlattığını hatırlattı.
Bugünlerde İran’da en önemli tartışma konusu ise nükleer anlaşmanın  uygulanması ile ilgili. Füze programı üzerindeki tartışma da nükleer tartışmanın bir boyutu olarak görülebilir. Ayetullah Hamanei, baştan beri müzakerelere destek verse de anlaşmaya açık bir şekilde karşı çıkmamış veya destek vermemişti. Yalnız Batılılara tam olarak güvenilemeyeceği hususuna dikkat çekmişti. Gerçekten de anlaşmanın uygulamaya geçmesinden sonra üç aydan fazla bir süre geçtiği halde yaptırımların kaldırılmasında bazı problemlerin var. Avrupa Birliği insan hakları ihlalleri iddiasıyla İran’a uyguladığı yaptırımları bir yıl daha uzattı. Keza ABD, nükleer mesele ile ilgili yaptırımları kaldırsa da İran’ın Suriye politikası, terörizme destek vermesi ve insan hakları ihlalleri gibi iddialar ile İran’a hala yaptırım uyguluyor. ABD Hazine Bakanı Jacob Lew, Nisan ayının başında yaptığı bir açıklamada, İran’ın Amerikan finans sistemine dönmesine izin vermeyeceklerini belirtti. Keza hem Amerikalı hem de İranlı yetkililer, İran’ın yurtdışında 100 milyar dolar civarında olduğu iddia edilen finansal varlıklarından yalnızca üç milyar dolarına erişebildiğini teyit etti.
Nükleer anlaşma kapsamında İran’ın en çok ısrar ettiği konu nükleer mesele ile ilgili yaptırımların kaldırılması idi. Bu çerçevede İran’ın uluslararası para transfer sistemi SWIFT’ten çıkarılması ve İran Merkez Bankası’nın her türlü işlemlerinin AB ve ABD yaptırım  kapsamına alınması İran’ın uluslararası ticaretine çok büyük darbe vurmuştu. Şimdi söz konusu yaptırımlar hukuki olarak kalktığı halde gerek teknik sorunlar, gerekse yaptırımların statüsündeki karmaşıklık nedeniyle İran’ın bankacılık işlemleri hala normale dönmedi. Zira Avrupalı bankalar ve büyük şirketler hala bir şekilde Amerikan yaptırımlarına maruz kalmaktan endişe ettikleri için İran ile ilgili işlemlerde son derece ihtiyatlı davranıyor.
İran’ın bütün yükümlülüklerini yerine getirdiği halde uygulamada ortaya çıkan sorunlar Ruhani’nin elini zayıflatıyor. Hamanei, 21 Mart’ta Meşhed’de yaptığı konuşmada nükleer anlaşmanın bazı kırmızı çizgileri ihlal ettiğini ifade etti ve ülkenin sorunlarının çözülmesi için  - isim vermeden Ruhani’yi kastederek-  ‘ikinci, üçüncü anlaşmayı önerenlerintehlikeli bir tutum içinde’ olduğunu söyledi. Ona göre ‘ikinci bercam’ İran’ın ekonomik, toplumsal ve siyasal sorunlarının çözüm yolu olarak ABD ile diyalog kurulması ve bazı politikalarını değiştirmesi  anlamına geliyor. ‘İkinci bercam’ çağrısının tehlikeli olmasının üç sebebi var; ABD’nin talepleri bitmez, İran bölge politikalarını değiştirirse ve adım adım geri çekilirse devrimden eser kalmaz ve yakın zamanda görüldüğü gibi kendi yükümlülüklerini yerine getirmeyen Amerikan hükümetine güvenilmez.
Ayetullah Hamanei’nin sert açıklamalarından sonra Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Tümgeneral M. Ali Caferi,  - Ruhani’nin iddia ettiğinin aksine ‘nükleer anlaşmanın hiçbir zaman iftihar edilecek bir belge olmadığını’ söyledi. Nisan ayının başından beri Cuma hutbelerinde nükleer anlaşmanın sonuçsuz kaldığı, Batılıların sözlerinde durmadığı belirtiliyor. Anlaşmadaki rolü nedeniyle Cumhurbaşkanı Ruhani ve destekçileri de eleştirilerden paylarını alıyor.
Nükleer anlaşma yüzünden eleştirilerin yoğunlaştığı bir dönemde uygulamaya ilişkin sorunların çözülmesi içinhem Dışişleri Bakanı Zarif, hem de İran Merkez Bankası Başkanı Veliyullah Seif ABD’ye giderek bazı görüşmeler yaptı. Cumhurbaşkanı Ruhani 20 Nisan’da yaptığı konuşmada suçlamalara cevap verdi. Anlaşmanın uygulanmasının üzerinden daha yalnızca üç ay geçtiğini, anlaşma öncesinde İran’ın petrol satışları neredeyse durma noktasına gelmişken şimdi yaptırım öncesi düzeye geldiğini ve çok sayıda yabancı yatırımcının İran’a yatırım yapmaya hazırlandığını hatırlattı.

Anlaşma Sonrası İran Siyasetinin Dinamikleri
Görünürde nükleer anlaşma üzerinden yürüyen siyasi gerilimin üç boyutu var. Birincisi İran’ın Batı ile siyasi ilişkileri. Ruhani’nin dış politika stratejisinin temelinde nükleer meselenin hallinden sonra Batı ile ilişkilerin geliştirilmesi var. Nitekim uzun bir aradan sonra Davos Zirvesi’ne katılan ilk cumhurbaşkanı oldu. Keza 16 yıl aradan sonra ilk defa cumhurbaşkanı düzeyinde bazı Avrupa ülkelerine ziyaretler gerçekleştirdi. Hamanei, bu konu ile ilgili yaptığı bir konuşmada ‘Batı ile ilişkilerin kesilmesini desteklemiyorum, fakat kiminle muhatap olduğumuzu bilmemiz lazım ... ABD ve Siyonist rejim dışında bütün dünya ile ilişki kurmalıyız, fakat dünya Batı ve Avrupa ile sınırlı değildir’ dedi.
İran siyasi dinamiklerinin ikinci boyutu, İran ekonomisinin yeniden yapılandırılması ve dışa açılması ile ilgili. Nevruz mesajlarında Cumhurbaşkanı Ruhani  ekonomik sorunların çözümü için ‘ikinci bercam’ çağrısı yaparken Ayetullah Hamanei ‘direniş ekonomisi’ çağrısı yaptı. Hamanei, Nevruz’da başlayan yeni İran yılını (1395), ‘Direniş Ekonomisi: Eylem ve Uygulama Yılı’ ilan etti. Direniş ekonomisi kavramı ilk defa İran’a yaptırımlar uygulanmaya başladığında ortaya atılmıştı. Bu kavramın şimdi ‘yaptırımlar sonrası İran’ ekonomisi için kullanılması oldukça manidar. Düşman tehditlerinin devam ettiği ve İran’ın ekonomik sahadaki zayıflıklarının asgariye düşürülmesi anlamına gelen direniş ekonomisi, Ruhani’nin dış dünya ile ekonomik entegrasyon yaklaşımı ile neredeyse taban tabana zıt. Zira, direniş ekonomisi söylemi kendi-kendine yeterliliği ve Batı ile angajmanların sınırlı düzeyde tutulmasını esas alıyor. Hamanei ve muhafazakar destekçileri, Batı ile ekonomik ilişkilerin gelişmesinin İran’ın iktisadi bağımsızlığına zarar vereceğini, keza yabancı yatırımlar üzerinden Batılıların İran’da siyasi ve kültürel nüfuzlarını artırmaya çalışacaklarını ileri sürüyor.
Üçüncüsü, İran’ın balistik füze programının Batılı ülkeler tarafından yeni bir anlaşmazlık konusu yapılmasıdır. Nükleer müzakereler sırasında bu konu gündeme gelmiş, İran’ın füze programları ile ilgili yaptırımların beş yıl daha devam etmesi ve İran’ın nükleer başlık taşıyacak kapasitede balistik füze yapmaması konusunda mutabakata varılmıştı. Devrim Muhafızları’nın Mart ayının başında 750 kg başlık taşıyabilen 1700 km menzilli füze denemesi, ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya tarafından ‘tehlikeli ve kışkırtıcı’ olarak değerlendirildi. Bu devletler, söz konusu denemelerin BM Güvenlik Konseyi’nin 2231 sayılı kararını ihlal ettiği iddiasıyla BM Güvenlik Konseyi’ne başvurdu. Bu durum İran’ın güvenlik elitini ve muhafazakarları son derece rahatsız etti. Daha nükleer anlaşmanın uygulanmasındaki sorunlar çözülmeden füze programının gündeme getirilmesi, Hamanei’nin ifade ettiği gibi Batılılara güvenilemeyeceği ve Batılıların taleplerinin bitmeyeceği algısını güçlendirdi.
Ruhani, nükleer anlaşmayı İran siyasetinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak görmek istiyor fakat, hem Batı ile ilişkilerin niteliği, hem de  temel ekonomi politikaları konusundaki görüş farklılıkları devrim sonrası İran siyasetinin başlıca kırılma noktalarını oluşturuyor. Bu konulardaki görüş ayrılıkları, bir yandan kabaca muhafazakar – reformcu/pragmatist ayrışmasının temeli olarak görülse de diğer yandan Mahmud Sariolghalam’in tabiriyle ‘küreselleşmeciler’ ile ‘yerliciler’ arasında bir mücadelenin zeminini oluşturmaktadır.Bu uzun soluklu mücadele, bugün Ruhani’nin iktidarının devamı üzerinde bir tartışmaya ve rekabete dönüşmüştür. Hem nükleer anlaşmanın uygulanmasında ortaya çıkan belirsizlikler, hem de gelecek yıl Haziran ayında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri İran’daki mücadelenin şiddetli bir şekilde devam etmesine sebep oluyor.


İran–Batı Nükleer Anlaşmazlığının Çözümü: Kapsamlı Ortak Eylem Planı

İran–Batı Nükleer Anlaşmazlığının Çözümü: 
Kapsamlı Ortak Eylem Planı


Tartışmalı nükleer programı nedeniyle İran ile 5+1 grubu arasında aylardır devam eden 
müzakere sürecinde nihayet sona gelindi. Son olarak geçtiğimiz Haziran ayında 
Viyana’da bir araya gelen taraflar, 14 Temmuz’da yaptıkları ortak basın açıklamasıyla 
bir anlaşmaya varıldığını duyurdu. Böylece son on yılın en önemli uluslararası 
sorunlarında birisi diplomatik yollarla çözülebilmiştir. Peki bu anlaşma ne anlama 
 gelmektedir? Bu çalışmada İran ile 5+1 grubu arasında yapılan anlaşma ana hatları 
değerlendirilmektedir.


Viyana Anlaşması’nın Mahiyeti
Bilindiği üzere uluslararası bir sorun olarak görülse de İran’ın nükleer programı 
üzerindeki ihtilafın en önemli tarafları ABD ile Almanya, İngiltere ve Fransa’nın dahil olduğu Batı Avrupa 
ülkeleridir. Hatta bu nedenle sorun çoğu zaman ABD-İransorunu veya İran-Batı anlaşmazlığı olarak görülmüştür. 
 Son yıllarda hem İran hem de Amerikan yönetimlerinin sorunun diplomatik yollardan çözümü konusunda kararlı 
bir tutum almaları ve yapıcı yaklaşımı bu sonucun alınmasında etkili olmuştur.  Ruhani ve Obama yönetimlerinin 
siyasi tercihlerinin yanı sıra alternatif yolların maliyetinin ve risklerinin taraflar için yüksek olması diplomatik 
çözümü kolaylaştırmıştır. Fakat 5+1 grubunun üyeleri arasındaki önemli farklılıklar ile müzakerelerde ele alınan 
konuların son derece kapsamlı ve hassas olması nedeniyle anlaşmaya varılması kolay olmamıştır. Neredeyse 
20 aydır devam eden müzakerelerde zaman zaman gerilimin arttığı medyaya yansımıştır. 30 Haziran’da 
bir karara varılması beklendiği halde müzakereler 14 gün daha devam etmiştir.

Taraflar ortak basın açıklaması ile ‘Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ (KOEP) üzerinde anlaşmaya vardıklarını 
duyurmuş, ama herhangi bir metin imzalamamıştır. Anlaşma, KOEP’in önümüzdeki günlerde BM Güvenlik 
 Konseyi’ne  sunulmasıyla tamamlanmış olacaktır. Güvenlik Konseyi’nin KOEP’i onaylamasından 90 gün 
sonra anlaşma kabul edilmiş olacak, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) İran tarafının anlaşmada belirtilen 
tedbirleri aldığını tespit etmesiyle birlikte yürürlüğe girecektir.80 sayfayı aşan ve 5 ekten müteşekkil anlaşmanın, 
Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) detayları henüz kamuoyuna açıklanmamıştır, fakat anlaşmanın büyük ölçüde 
2 Nisan’da Lozan’da mutabık kalınan temel parametreler üzerine inşa edildiği anlaşılmaktadır.

KOEP’in amacı İran’ın nükleer programının tamamıyla barışçı olmasının sağlanmasıdır. İran bu anlaşma ile hiçbir 
şart altında nükleer silah peşinde olmayacağını, geliştirmeyeceğini ve edinmeyeceğini taahhüt etmiştir. Bu çerçevede
bütün uranyum zenginleştirme faaliyetleri, zenginleştirme kapasitesi ve elinde bulundurduğu zenginleştirilmiş 
 uranyum stokununbelirli bir süre için kısıtlanmasını ‘gönüllü’ olarak kabul etmiştir.İran, ‘gönüllü’ olarak almayı 
taahhüt ettiği tedbirlerin yanı sıra KOEP’te ve eklerinde belirtilen ‘şeffaflık’ önlemlerinin uygulanmasının
izlenmesi için UAEA’na izin verecektir.Nitekim bu anlaşma, ABD Başkanı Barak Obama’nın deyimiyle 
‘güven ilişkisi üzerine değil denetim mekanizması üzerine’ bina edilmiştir. Dolayısıyla anlaşmanın özellikle 
Batılılar için en önemli kısmı İran’ın nükleer programının sıkı bir şekilde denetim altına alınmasıdır. Bu denetimin 
 amacı İran’ı nükleer silah üretecek imkan ve kabiliyetlerden en az bir yıl süreyle uzak tutmaktır. Bu çerçevede 
UAEA, KOEP’de detaylı olarak belirtildiği üzere İran’ın bütün nükleer faaliyetlerini izleyecek, denetleyecek ve 
UAEA Yönetimi Kurulu’na ve BM Güvenlik Konseyi’ne düzenli raporlar sunacaktır.

İran için anlaşmanın iki önemli sonucu vardır. Bunlardan birincisi İran’ın nükleer haklarının tanınması, özellikle 
uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin serbest bırakılmasıdır. Nitekim uranyum zenginleştirme faaliyetleri belirli bir 
süre için kısıtlanmış olsa da İran’ın nükleer hakları tanınmıştır. İkincisi, İran’ın son on yıldır nükleer programı 
 üzerindeki ihtilaflar nedeniyle maruz kaldığı ulusal ve uluslararası yaptırımların kaldırılmasıdır. KOEP kapsamında, 
UAEA’nın İran’ın nükleer programı ile ilgili taahhüt ettiği tedbirlerin yerine getirildiğini tespit etmesiyle birlikte BM 
Güvenlik Konseyi’nin, AB’nin ve ABD’nin İran aleyhindeki yaptırımlarının kaldırılması kararlaştırılmıştır.

Müzakere sürecinin en zorlu konularından birisi İran’ın nükleer programının muhtemel askeri boyutları ile ilgili idi. 
Bu nedenle ilgili BM Güvenlik Konseyi kararlarında İran ile her türlü silah alışverişi yasaklanmış, İran’ın balistik füze 
programı yaptırımlar kapsamına dahil edilmişti. İran, bu yaptırımların da diğer finansal ve ekonomik yaptırımlarla 
birlikte kaldırılmasını isterken ABD, İran’ın programının ‘geçmişteki’ askeri boyutlarının açıklığa 
kavuşturulmasını istiyordu. Varılan anlaşma çerçevesinde İran’ın füze programıyla bağlantılı askeri yaptırımların 
5 yıl süreyle devam etmesine karar verilmiştir. Ayrıca İran, nükleer silah taşıma kapasitesine sahip füze başlıkları ve 
 patlatıcılar üzerinde çalışmamayı taahhüt etmiştir. Bu konuyla doğrudan bağlantılı Parchin üssü ile ilgili tarafların farklı 
bir düzenleme yaptıkları beyan edilmiş, fakat detaylar hakkında bilgi verilmemiştir.UAEA’nın İran’ın geçmiş 
nükleer faaliyetleri ve bu faaliyetlerin muhtemel askeri boyutları ile ilgili inceleme ve araştırmalar yapması, bu konuda 
hazırlayacağı raporu 15 Aralık’ta BM Güvenlik Konseyi’ne sunması öngörülmektedir.

Anlaşmanın en önemli kısımlarından birisi uygulamada ortaya çıkacak sorunların çözümü için bir düzenleme yapılmış 
olmasıdır. Buna göre 5+1 grubu ülkeleri ile İran’ın dahil olduğu ‘Ortak Komisyon’ oluşturulmuştur. Uygulamada 
karşılaşılacak sorunların ve tarafların şikayetlerinin bu komisyon tarafından çözüme kavuşturulması, çözüm 
bulunamaz ise BM Güvenlik Konseyi’ne durumun bildirilmesi öngörülmüştür.

Kazanımlar ve Tavizler
AB’nin Dış Politikadan Sorumlu Yüksek Komiseri Federika Mogherini ve İran Dişişleri Bakanı M. Cevad Zarif 
14 Temmuz’da Viyana’da yaptıkları ortak basın açıklamasında KOEP’i ‘bütün tarafların çıkarlarını gözeten iyi bir 
anlaşma’ olarak nitelendirmiştir. Hem ABD Başkanı Obama, hem de İran Cumhurbaşkanı Ruhani anlaşmadan 
duydukları memnuniyeti ve anlaşmayı uygulamada kararlı olduklarını  ifade etmiştir.

Gerçekten de KOEP  tarafların temel beklentilerini karşılamaktadır. İran’ın nükleer hakları belirli bir süre için kısıtlanmış 
olsa da tanınmış, İran’a nükleer programı nedeniyle uygulanan yaptırımların kaldırılması kabul edilmiştir. ABD 
açısından bakıldığında müzakere sürecinin başında İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin tamamen durdurulması 
talebinden vazgeçmiştir. Fakat İran’ın nükleer programına getirilen kısıtlamalar nedeniyle ‘gelecek on yılda İran’ın nükleer silah eşiğinden en az bir 
yıl uzakta tutulması’ sağlanmıştır. Ayrıca yapılacak düzenli ve kapsamlı denetimlerle İran’ın programının 
barışçıl amaçların dışına çıkması engellenecektir.

Müzakere sürecinde taraflar arasında en zor geçen konulardan birisi yaptırımların kaldırılması meselesi olmuştur. İran 
yaptırımların tamamen ve derhal kaldırılmasını talep ederken, ABD yaptırımların anlaşmanın uygulanmasına bağlı 
olarak kaldırılmasını ve uygulamada sorunlar çıkması durumunda tekrar devreye sokulmasını istiyordu.  KOEP 
çerçevesinde İran’ın yaptırımların kaldırılması talebi kabul edilmiş, ama ABD’nin istediği gibi uygulamada 
sorunlarla karşılaşılması durumunda yaptırımlarıntekrar yürürlüğe girmesi öngörülmüştür.

Anlaşmaya ana hatları ile bakıldığında İran’ın ‘kırmızı çizgileri’nden bazı ‘tavizler’ verdiği görülmektedir. 
Birincisi, İran yaptırımların derhal ve koşulsuz kaldırılması konusudur. İran Rehberi Hamanei önceki yanlı 
raporlarından dolayı özellikle UAEA’na güvenmediklerini defalarca dile getirmiştir. Fakat KOEP’e göre 
yaptırımların kaldırılması için UAEA’nın düzenleyeceği raporlar belirleyici olacaktır.

İran’ın kırmızı çizgisi olarak ilan ettiği hususlardan birisi de askeri bölgelerin UAEA’nın denetimi dışında 
tutulmasıydı. Bu durum İran’ın fiilen Ek Protokolün uygulanmasına karşı çıkması olarak değerlendiriliyordu ki bu 
husus İran’ın nükleer programının muhtemel askeri boyutlarının ortaya çıkarılması açısından son derece önemli idi.  
KOEP’e göre İran’ın Ek Protokolü onaylamasına kadar geçici olarak uygulanacağı belirtilmiştir. Bu konudaki 
eksikliği gidermek için UAEA ve İran arasında ‘İran nükleer programı hakkında geçmişte ve günümüzde tartışmalı 
hususların açıklığa kavuşturulması için bir yol haritası’ anlaşması imzalanmıştır.

Görüldüğü üzere hem ABD hem de İran, müzakerelerin başındaki taleplerinden kısmen vazgeçmiş, fakat temel 
amaçlarını karşılayan bir anlaşma yapmıştır. Bununla birlikte anlaşma ile ilgili iki hususun hatırlatılmasında fayda 
vardır. Birincisi, anlaşmanın yapılmış olması başarı ile uygulanacağı anlamına gelmemektedir. Anlaşmada öngörülen 
 çözüm yoluna rağmen uygulamada çeşitli krizlerle karşılaşılması muhtemeldir. İkincisi, nükleer mesele, İran ile ABD 
ve Batı arasındaki anlaşmazlık noktalarından sadece birisidir. Bu anlaşma ile İran ve Batı arasındaki sorunlardan 
sadece birisi çözülmüştür. Dolayısıyla bu anlaşma kısa vadede İran ve Batı arasındaki ilişkilerin genel seyrini 
 değiştirmeyecektir. Bununla birlikte onyıldan fazla bir süreden beri uluslararası politikanın gündeminde olan bir 
sorunun diplomatik yollardan çözümü, İran ve Batı arasında güven artırıcı bir rol oynayabilir ve İran-Batı 
ilişkilerinde yeni bir dönemin kapısını aralayabilir.


https://www.blogger.com/blogger.g?blogID=35422296#editor/target=post;postID=41097912058854588

Yrd. Doç. Dr. Bayram Sinkaya, 
 Yıldırım Beyazıt Üniversitesi / ORSAM Danışmanı 
 15 TEMMUZ 2015

Viyana Görüşmelerinin Sonucu: Müzakerelere Devam

Viyana Görüşmelerinin Sonucu: Müzakerelere Devam
Yrd. Doç. Dr. Bayram Sinkaya, ORSAM Danışmanı, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi
İran ile 5+1 Grubu (BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi; ABD, Çin, İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya)  arasında yaklaşık bir yıldır süren görüşmelerin son turu 17-24 Kasım’da Viyana’da yapıldı. Bir anlaşmaya varılması için öngörülen altı-aylık sürenin tamamlanmasına günler kala,  görüşmelerin kilitlendiği hususları açmak amacıyla ilgili bütün ülkelerin dışişleri bakanları Viyana’ya  hareket etmişse de olumlu bir sonuç alınamadı. Fakat müzakerelerin sürdürülmesi konusunda mutabakata varan taraflar, İran’ın nükleer programına ilişkin kapsamlı bir anlaşma yapılabilmesi için Kasım 2013’te imzaladıkları Ortak Eylem Planı’nın (OEP) 1 Temmuz 2015’e kadar uzatılmasına karar verdi.

OEP kapsamında altı-aylık geçici bir süre için nükleer faaliyetlerini yavaşlatması ve elindeki zenginleştirilmiş uranyum stokunu azaltması karşılığında İran’a uygulanan uluslararası yaptırımların bir kısmının hafifletilmesi; ve bu süre zarfında taraflar kapsamlı bir anlaşma yapılması öngörülmüştü. Kapsamlı anlaşma yapılabilmesi için taraflar arasında sürdürülen görüşmelerden ilk altı ayda sonuç alınamayınca Temmuz 2014’te OEP’in bir dönem daha uzatılmasına karar verilmişti. 24 Kasım’da Viyana’da alınan kararla OEP ikinci defa uzatılmış oldu.

Müzakerelere devam edilmesi kararının alınmasının en önemli sebebi, tarafların görüşmelerin sürdürülmesinde müşterek menfaatlerinin olmasıdır. Zira, bir kere müzakereler boyunca İran yaptırımların kolaylaştırılmış olmasından istifade ederken, ABD İran’ın nükleer programını yavaşlatmış olmaktadır. İkincisi, kapsamlı bir anlaşma yapılamadığı halde müzakerelerin sona ermesi, hem İran’da hem de ABD’de iktidarları zayıflatacak ve başından beri bu görüşmelere çıkan siyasi rakiplerinin öne çıkmasına neden olacaktır. Öte yandan müzakerelerin kesilmesi ABD-İran ilişkilerin sertleşmesine neden olacaktır ki bu ne Barack Obama’nın ne de Hasan Ruhani’nin istediği şeydir. Ayrıca, müzakere heyetlerinden hiçbirisi masayı ilk terk eden taraf olmak veya müzakerelerin başarısızlığının sorumluluğunu üstlenmek istememektedir. Son olarak, kapsamlı bir anlaşmaya varılamamışsa da ilgili taraflar yaptıkları açıklamalarda detaylar hakkında bilgi vermeden görüşmelerde önemli mesafelerin kat edildiğini ifade etmiştir. Bu ifadeler ilk anda uzatma kararını meşrulaştırmaya dönük açıklamalar şeklinde değerlendirilebilir. Eğer öyleyse taraflar şimdi ilan etmekten ve yüzleşmekten çekindikleri şey ile, yani ‘müzakerelerin başarısızlığı’ ve bunun sorumluluğu ile altı ay sonra belki daha şiddetli olarak yüzleşmek zorunda kalacaktır. Diğer yandan geçen sürede – içeriği şimdilik tam olarak bilinmese de – gerçekten olumlu adımlar atılmış olması muhtemeldir. Nitekim tarafların sadece müzakere ediyorlarmış gibi görünmek için görüşmelere devam kararı aldıkları düşünülemez. Dolayısıyla, tarafların iyimser değerlendirmeleri ve beklentileri müzakerelere devam kararının alınmasında etkili olmuştur.

Müzakerelerden Neden Sonuç Alınamadı?

Müzakerelerin sonuçsuz kalmasında çeşitli faktörün önemli rol oynadığı görülmektedir. Birincisi, taraflar arasında güven bunalımı oldukça derindir. Obama’nın diplomatik müzakereleri desteklemek için İran Rehberi Ayetullah Hamanei’ye gönderdiği mektuplar, taraflar arasında güven bunalımının aşılması için yeterli olmamıştır. Zira Hamanei’ye gönderdiği son mektuptan çok kısa bir süre sonra Obama, İran üzerindeki Amerikan yaptırımlarının başlıca kaynağı olan 35 yıllık ‘olağanüstü hal’ kararını yenilemiştir. Bu kararı İranlılar tarafından Obama’nın söylemleriyle eylemlerinin tutarsızlığı olarak değerlendirilmektedir. Müzakereler sırasında tıkanılan noktalarda ilerleme kaydedilebilmesi için İran ve ABD Dışişleri Bakanları Cevad Zarif ile John Kerry’nin katıldıkları üçlü ve ikili toplantılardan da olumlu bir netice alınamamıştır.

Kapsamlı anlaşma yapılmasını zorlaştıran ikinci faktör ise her iki tarafta da anlaşmaya karşı olan güçlerin varlığıdır. ABD’de Demokrat Başkan Obama’nın popülaritesinin giderek azalması, buna karşılık geçen Ekim ayında yapılan ara seçimlerde görüldüğü üzere Cumhuriyetçilerin oylarındaki yükseliş, İran’ın Obama yönetimi ile anlaşmaya daha ihtiyatlı yaklaşmasına neden olmuştur. Cumhuriyetçiler, İran ile müzakerelere karşı mesafelidir ve muhtemel bir anlaşmanın Kongre’nin onayına sunulması için bastırmaktadır. Muhtemel anlaşmanın, İran’ın nükleer programına mesafeli olan Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Kongre’de reddedilme ihtimali İran müzakere heyetinin endişelendirmiştir. Nitekim, Mayıs 2010’da Türkiye ve Brezilya’nın arabuluculuğunda imzalanan Tahran Bildirisi’nin 5+1 ülkeleri tarafından reddedilmesiyle adeta ofsayta düşen İran, bu defa daha temkinli hareket etmek zorunda kalmıştır.

İran tarafında ise Rehber Hamanei, nükleer müzakereler boyunca ikircikli bir söylem kullanmıştır. Bir taraftan Ruhani yönetimine ve müzakere heyetine destek verirken, diğer yandan sık sık ABD’ye ve Batı’ya güvenilemeyeceğini dile getirmiştir. Üstelik çetin müzakerelerin yürütüldüğü başlıklarla ilgili olarak sık sık açıklamalar yapmış ve İran’ın ‘kırmızı çizgileri’ni ‘biraz yüksekten’ belirlemiştir. Bu durum, İran heyeti için belirli konularda öncelikle Hamanei’nin ikna edilmesi ihtiyacını ortaya çıkarmıştır.

Geçen on yıl zarfında nükleer programın devamının ‘milli egemenlik’ meselesine dönüştürülmesi, İran müzakere heyetinin ayağını bağlayan bir başka unsurdur. Zira İran’ın pozisyonunda herhangi bir yumuşama, Ruhani’nin muhalifleri tarafından egemenlik haklarından verilen bir taviz olarak görülmektedir.  İran halkının çoğunluğu nükleer görüşmelerde hükümete destek verse de meselenin ulusal egemenlik meselesine dönüştürülmesi müzakere heyetinin işini zorlaştırmaktadır.

‘Büyük Pazarlığa’ Doğru!

İran ile 5+1 arasındaki müzakerelerde iki temel anlaşmazlık noktası vardır. Birincisi, İran’ın nükleer programına, özellikle uranyum zenginleştirmesine hangi oranda müsaade edileceği hususudur. ABD ve müttefikleri İran’ı mümkün olduğu kadar ‘nükleer silah eşiği’nden uzak tutmaya çalışırken İran, nükleer hakları üzerinde herhangi bir kısıtlamayı kabul etmemektedir. İkinci husus ise hem İran nükleer programı üzerindeki muhtemel kısıtlamaların, hem de yaptırımların kaldırılmasına ilişkin takvimle ilgilidir. İran yaptırımların bir an önce kaldırılmasını ve nükleer programı üzerindeki sınırlamanın oldukça kısa süreli olmasını isterken Amerikan tarafı her iki konuyu daha uzun zamana yaymak istemektedir.

Birçok uluslararası anlaşmanın arkasında uzun yıllara dayanan müzakere süreci olduğu dikkate alınırsa, İran’ın nükleer programı gibi çetrefil bir konuda görüşmelerin uzaması doğal görülmelidir. Nitekim müzakerelerin seyri siyasi liderler tarafından dört ay sonra tekrar değerlendirilecek ve gerekirse OEP bir kere daha uzatılacaktır.

Kasım 2013’te imzalanan Cenevre Anlaşmasıyla başlayan süreçte en kayda değer gelişme İran-ABD ilişkilerinde yaşanmıştır. Delegelerin zorlandıkları noktalarda İran ve ABD Dışişleri Bakanları devreye girmiş ve AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton ile birlikte üçlü toplantılar yapmışlardır. Nihayet, Viyana’da müzakerelerin son gününde İran ve ABD Dışişleri bakanları ilk defa açıkça ve baş başa görüşmüştür. Aralarında 1979’dan beri diplomatik ilişki olmayan bu iki ‘hasım’ ülkenin dışişleri bakanlarının bir araya gelmesinin kolay olmadığı bilinmektedir. Dolayısıyla, yıllardır süren çok-taraflı müzakerelerin belki en önemli sonucu, artık ABD ile İran arasında ikili görüşmelere geçilmesidir.

Diğer yandan 5+1 grubunun ABD dışındaki üyelerinin İran ile sürdürülen çok-taraflı görüşmelerden yoruldukları anlaşılmaktadır. Zaten Rusya ve Çin, İran’ın nükleer programından hiç bir tehdit algılamamaktadır. 5+1’in Avrupalı üyeleri de İran’ın nükleer programıyla ilgili esas anlaşmazlık noktalarının Tahran ile Washington arasındaki görüş ayrılıklarından kaynaklandığını düşünmektedir. Gerek Tahran ile Washington arasında doğrudan ve açık görüşmelerin başlamış olması, gerekse 5+1 üyelerinin çok-taraflı müzakerelere ilgisinin azalması nedeniyle müzakerelerin bundan sonra İran ile ABD arasında ikili görüşmeler şeklinde sürmesi ihtimali yüksektir. İkili müzakerelerde İran’ın nükleer programı başta olmak kaydıyla taraflar arasında ikili ve bölgesel diğer ihtilaflı konuların  da ele alınması beklenebilir.
   
   http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=5225 
 26 KASIM 2014 

İRAN-P5+1 MÜZAKERELERİ: TEMKİNLİ VE İYİMSER

İRAN-P5+1 MÜZAKERELERİ: TEMKİNLİ VE İYİMSER
Cenevre’de imzalanan ve 20 Ocak 2014’te hayata geçirilen Ortak Eylem Planı çerçevesinde güven artırıcı önlem olarak İran’ın nükleer faaliyetleri nispeten yavaşlatılmış ve nükleer tesislerdeki denetimler artırılmış, buna karşılık İran üzerindeki yaptırımlar biraz hafifletilmiştir. Diğer yandan, Eylem Planı çerçevesinde öngörülen altı aylık süre bitmeden, yani 20 Temmuz 2014’e kadar nükleer anlaşmazlığa nihai çözüm bulmak amacıyla müzakereler yürütülmektedir.
Bayram SİNKAYA
page1image6000
2 2 Temmuz-Ağustos Cilt: 6 Sayı: 63
page1image6848 page1image7008 page1image7168 page1image7760 page1image8184 page1image8344 page1image8936 page1image9096 page1image9256 page1image9416 page1image9576

İran’ın nükleer programı üzerindeki tartışmalar, uzun bir süreden beri uluslararası kamuoyunun gündeminde önemli bir yer tutmaktadır. Temel leri 1970’lerde atılan bu program, 2002’de uranyum zenginleştirme çalışmalarına başlanılmasıyla birlikte yeni bir aşamaya girmiştir. ABD ve İsrail başta olmak üzere bir grup devlet, bu programın nihai hedefinin nükleer silah yapmaya dönük olduğunu, dolayısıyla nükleer yayılmanın önlenmesini amaçlayan NPT re- jimini ihlal ettiğini ileri sürmektedir. Buna karşılık İran, nükleer çalışmalarının barışçıl olduğunu belir- terek NPT çerçevesinde silahlanma dışında her türlü nükleer faaliyetin uluslararası hukuk tarafından ta- nınan bir hak olduğunu savunmaktadır. Fakat NPT rejimi çerçevesinde nükleer programların gözetimini yapan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), İran’ın nükleer programındaki bazı belirsizliklerden dolayı bu programın tamamen barışçıl olduğunu te- yit edemeyeceğini rapor etmektedir.

Başlangıçta İran ile AB Üçlüsü (İngiltere, Fransa, ve Almanya) arasında yürütülen müzakerelerde so- runa kalıcı çözüm bulunamamış, anlaşmazlık Şubat 2006’da UAEA kararıyla BM Güvenlik Konseyi’ne sevk edilmiştir. Güvenlik Konseyi ise İran aleyhine bir dizi yaptırım kararı -1696 (2006), 1737 (2006), 1747 (2007), 1803 (2008), 1835 (2008) ve 1929 (2010)- almıştır. BM yaptırımlarına ilaveten ABD ve AB, İran’ın nükleer programını, silahlanma prog- ramlarını, enerji kaynaklarını ve finansal sistemini hedef alan yaptırımlar uygulamaya başlamıştır. İran ise nükleer programına kararlı bir şekilde devam et- miş, yeni nükleer tesisleri devreye sokmuş ve nihayet yüzde 20 civarında uranyum zenginleştirerek nükle- er yakıt döngüsünü tamamlamayı başarmıştır.

Söz konusu anlaşmazlığın diplomatik yollardan çözümü için İran ile P5+1 ülkeleri (Güvenlik Kon- seyi’nin beş daimi üyesi ve Almanya) arasında zaman zaman görüşmeler yapılmış, ancak 23 Kasım 2013’te Cenevre’de varılan anlaşma ile kısmen olumlu bir a- dım atılabilmiştir. Yıllar sonra tarafların imzaladığı bu ilk anlaşma, gerek İran’ın nükleer tarihinde gerekse İran–ABD ilişkilerinde dönüm noktalarından biridir. Yaptırımların İran üzerindeki etkisinin giderek art- ması, İran’ın nükleer programında önemli bir mesa- fe almış olması ve nükleer programının yaptırımlara rağmen etkili bir şekilde ilerlemesi ve İran’a karşı güç kullanma ihtimalinin azalması, ABD ve müttefikleri- nin müzakere masasına oturmasında etkili olmuştur. Nihayet hem ABD Başkanı Barak Obama’nın hem de Haziran 2013’te Cumhurbaşkanı seçilen Hasan
page2image19808
Ruhani’nin diplomasi ve diyalogu öne çıkaran yaklaşımları Cenevre’de mutabakata varılmasını sağlamıştır.

Cenevre’de imzalanan ve 20 Ocak 2014’te hayata geçirilen Ortak Eylem Planı çerçevesinde güven ar- tırıcı önlem olarak İran’ın nükleer faaliyetleri nispe- ten yavaşlatılmış ve nükleer tesislerdeki denetimler artırılmış, buna karşılık İran üzerindeki yaptırımlar biraz hafifletilmiştir. Diğer yandan, Eylem Planı çer- çevesinde öngörülen altı aylık süre bitmeden, yani 20 Temmuz 2014’e kadar nükleer anlaşmazlığa nihai çö- züm bulmak amacıyla müzakereler yürütülmektedir.

Müzakere Düzlemleri

Halihazırda İran’ın nükleer müzakerelerinin üç ayrı düzlemde yürütüldüğü görülmektedir. Birincisi İran ile UAEA arasındaki görüşmelerdir. Esas itibariy- le İran Nükleer Güvenlik Anlaşması’nın uygulanma- sının denetiminden sorumlu olan UAEA’ya, BM Gü- venlik Konseyi’nin ilgili kararlarının uygulanmasının denetimi görevi de verilmiştir. Ajans, son olarak taraf- ların talebi ve UAEA Yönetim Kurulu’nun onayıyla ‘Ortak Eylem Planı’nın uygulanmasıyla ilgili nükleer faaliyetlerin izlenmesi ve denetlenmesi görevini üst- lenmiştir. Ajans bu çerçevede üç aylık periyotlarla dü- zenli raporlar hazırlamaktadır. Teknik bir kurum olsa da kendisine verilen ilave görevler nedeniyle Ajansın hazırladığı raporlar, siyasi görüşmeleri etkilemektedir.
UAEA’nın raporlarında uzun bir süre nükleer tesislerin ve faaliyetlerin denetimi ve bilgi paylaşımı hususunda İran hükümetinin yeterli düzeyde işbirliği yapmadığından şikayet edilmiştir. Ruhani’nin işbaşı- na geldiği Ağustos 2013’ten beri İran ile Ajans ara- sındaki işbirliğinin arttığı görülmektedir. UAEA’nın 23 Mayıs’ta açıklanan son raporunda bu konudaki iyileşmeler not edilmiştir. Aynı raporda İran’ın yüzde 20 zenginleştirdiği uranyum stoğunu önemli ölçüde azalttığı ve Kasım ayındaki anlaşmadan beri yüzde 5’in üzerinde zenginleştirme yapmadığı belirtilmiş, dolayısıyla Cenevre Anlaşması’ndaki yükümlülük- lerini yerine getirdiğine işaret edilmiştir. Fakat aynı raporda İran’ın BM Güvenlik Konseyi’nin ilgili ka- rarlarını yerine getirmediğine değinilmiştir. Ayrıca, İran’da nükleer başlık geliştirme çalışmaları dahil askeri kurumlarla bağlantılı açıklanmamış faaliyetle- rin varlığı ihtimalinden şüphe edildiği belirtilmiştir. İran’ın bildirilmiş nükleer tesislerdeki materyalin a- macına uygun kullanıldığı, fakat ‘bildirilmemiş nük- leer malzeme ve faaliyet olmadığına dair güvenilir deliller’ olmadığından İran’daki bütün nükleer ma- teryalin barışçıl faaliyetlerde kullanıldığı sonucuna varılamadığı’ ifade edilmiştir.

İran nükleer müzakerelerinin yürütüldüğü ikinci düzlem, İran ile P5+1 arasında, esas itibariyle siyasi pa- zarlıkların yapıldığı çok taraflı görüşmelerdir. Bu mü- zakereler uzmanlar ve kıdemli diplomatlar düzeyinde P5+1 adına AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton ile İran Dışişleri Bakanı M. Cevad Zarif arasında yürütülmektedir. Bu zamana kadar sonuncusu 16 Haziran 2014’te olmak üzere beş tur müzakere yapılmış, fakat 20 Temmuz’a kadar nihai çözüme varılması hedeflenen müzakere- lerden henüz olumlu bir sonuç alınamamıştır.

Müzakerelerin yürütüldüğü üçüncü düzlem ise P5+1 ülkeleri ile İran arasındaki ikili görüşmeler- dir. Bu çerçevede nükleer anlaşmazlıktaki kilit rolü nedeniyle özellikle ABD ile İran arasındaki açık ve gizli görüşmeler önem arz etmektedir. Nitekim, Ru- hani’nin işbaşına gelmesinden kısa bir süre sonra O- man’ın başkenti Muskat’ta başlayan ABD-İran gizli görüşmelerinin Cenevre Anlaşması’nın önünü açtığı iddia edilmektedir. Viyana’da yapılan beşinci tur mü- zakerelerden önce İranlı ve Amerikalı üst düzey dip- lomatlar, Dışişleri Bakan Yardımcıları Abbas Arakçı ile Williams Burns 10 Haziran’da Cenevre’de görüş- müştür. Çok taraflı görüşmelerden sonuç alınamadı- ğı durumlarda bu tür ikili görüşmelerin daha etkili olması beklenmektedir. İkili müzakerelerin tarafların sadece nükleer meseleyi ele aldıkları bir görüşme mi veya İran-ABD ilişkilerinin bütün boyutlarıyla ele alındığı büyük bir pazarlık mı olduğu hususu ilgili çevrelerde büyük bir merak uyandırmıştır. Fakat iki devlet arasındaki sorunların oldukça kompleks olma- sı, buna karşılık nükleer meselenin diplomatik yol- lardan çözümü için taraflar üzerinde zaman baskısı olması nedeniyle bu görüşmelerin nükleer konularla sınırlı olduğu düşünülmektedir. Nitekim taraflar ara-
page3image35800
sında zaman zaman belirli bir meselenin ele alındığı sınırlı görüşmeler yapıldığı bilinmektedir.

Müzakere Başlıkları

Çok taraflı müzakereler görünürde P5+1 ile İran arasında olsa da nükleer anlaşmazlıkta başı çekenler ABD, Almanya, Fransa ve İngiltere’nin içinde olduğu Batılı ülkelerdir. Dolayısıyla esas müzakereler ‘Batı’ ile İran arasında yürütülmektedir. Batı’nın müzakereler- dekiamacı,İran’ınnükleerprogramınınbarışçıkulla- nım çerçevesinde tutulması ve silaha dönüşmemesinin garanti edilmesidir. Bu doğrultuda ABD ve müttefik- leri, Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararlarında da ifade edildiği üzere İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyet- leri ile yakıt dönüştürme çalışmalarını durdurmasını; Arak’taki Ağır-Su Nükleer Reaktörü İnşasını durdur- masını; Nükleer Denemelerin Kapsamlı Yasaklan- ması Antlaşması ile Nükleer Güvenlik Anlaşması Ek Protokolü’nü onaylamasını ve UAEA ile tam işbirliği yapmasını istemektedir. İran ise kendi nükleer progra- mının ‘barışçı’ olduğu iddiasından hareketle nükleer haklarının tanınmasını; nükleer çalışmaları üzerindeki bütün kısıtlamalar ile bu faaliyetler nedeniyle İran’a uygulanan yaptırımların kaldırılmasını ve nükleer dosyasının BM Güvenlik Konseyi’nin gündeminden çıkarılarak UAEA’ya geri gönderilmesini istemektedir.
Cenevre Anlaşması ile gelinen noktada Batılı ülke- lerin, İran’ın uranyum zenginleştirme hakkını dolaylı olarak kabul ettikleri görülmektedir. Zira artık İran’ın uranyum zenginleştirmesi değil, zenginleştirme düze- yi ile Natanz ve Fordo’daki uranyum zenginleştirme tesislerinde ne kadar santrifüj bulunacağı tartışılmak- tadır. Zenginleştirme faaliyetini dolaylı olarak kabul eden ABD ve müttefikleri, İran’ın kısa zamanda silah yapma (break-out) kapasitesine erişmesini engelle- mek için zenginleştirme düzeyinin sınırlanmasını ve santrifüj sayısının 20 binden 5 binin altına indiril- mesini talep etmektedir. İran ise ileride inşa etmeyi planladığı reaktörlerin devreye girmesiyle birlikte 50 bin civarında santrifüje ihtiyaç duyacağı gerekçesiyle bu talebe karşı çıkmaktadır. İran’ın nükleer kapasitesi ile ilgili en çok tartışılan konulardan birisi de Arak’ta inşa edilen ağır-su reaktörünün akıbetidir. Batılı ül- keler, faaliyete geçtiği zaman silah yapımına elverişli plütonyum üretileceği gerekçesiyle bu reaktörün ha- fif-su reaktörüne dönüştürülmesini istemektedir.
Müzakerelerdeki önemli tartışmalardan birisi de İran’ın nükleer faaliyetleri üzerindeki kısıtlamaların müddeti üzerindedir. Batılılar İran’ın break-out ka- pasitesine ulaşmasını engellemek için kısıtlamaların uzun süreli olması hususunda ısrar ederken İran bu tür tedbirlerin nükleer haklarını ihlal ettiğini, dolayı- sıyla en kısa sürede bütün kısıtlamaların kaldırılması gerektiğini savunmaktadır. Müddet ile ilgili bir baş- ka anlaşmazlık konusu ise yaptırımların kaldırılması takvimine ilişkindir. İran bu konuda net bir takvim konulmasını istemekte fakat Batılılar yaptırımların kaldırılmasını uygulamanın denetlenmesine bağlama- ya ve uzun bir zamana yaymaya çalışmaktadır.

En önemli anlaşmazlık konusu ise İran’ın ba- listik füze programıdır. İran’ın füze programın- dan duydukları kaygıyı sık sık dile getiren ABD ve müttefikleri, nihai anlaşmanın füze programını da kapsamasını ve bu program üzerinde bazı tedbirler uygulanmasını savunmaktadır. İran ise füze prog- ramının nükleer müzakerelerin dışında tutulması- nı istemektedir. Bu hususta İran Rehberi Ayetullah Hamaney de devreye girerek ‘Batılıların’ bu yöndeki beklentisinin ‘saçma ve ahmakça’ olduğunu söylemiş ve Devrim Muhafızları’nın füze geliştirme ve üretme çalışmalarını hızlandırmasını istemiştir.

Temkinli ve İyimser Bir Müzakere Süreci

Nükleer müzakerelerden bu zamana kadar net bir sonuç alınamamış olsa da taraflar iyimserlikle- rini muhafaza etmektedir. Bazı alanlarda ilerleme kaydedilmişse de müzakerelerde ‘her konuda anlaş- ma olmadıkça hiçbir anlaşma olmayacak’ prensibi nedeniyle tarafların açıklama yapmaktan çekindikleri görülmektedir. Tarafların açıklama yapmaktan kaçın- maları, müzakere sürecinin ‘dış’ faktörlerden olumsuz etkilenmesini önleyecek bir tedbir olarak da görüle- bilir. Nitekim, gerek İran içinde gerekse Batı kamu- oyunda müzakere sürecine karşı giderek yükselen bir muhalefet görülmektedir.

Ruhani yönetiminin yapıcı söylemlerinin ve po- litikalarının müzakere sürecinde nükleer programın şeffaflaştırılması ve denetimlerin etkinleştirilmesi hususlarında anlaşmaya varılmasını kolaylaştırması muhtemeldir. Bununla birlikte İran’ın nükleer kapa- sitesi, nükleer program üzerindeki kısıtlamaların ve yaptırımların kaldırılmasının takvime bağlanması ve nihai anlaşmanın kapsamı -füze programının dahil e- dilip edilmemesi- hususlarında anlaşmazlıkların çetin olduğu görülmektedir. Nitekim, bu denli komplike bir konuda altı ay gibi kısa bir sürede net ve hızlı so- nuçlar alınması ihtimali oldukça zayıftır. Bu nedenle, Cenevre Anlaşması’nın bir dönem daha uzatılması ve müzakerelere devam edilmesi beklenmektedir.

Yrd. Doç. Dr., Yıldırım Beyazıt Üniversitesi 

http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/2014714_bayramsinkaya.pdf

İran - D5+1 Cenevre Anlaşmasının Arkaplanı ve Sonuçları

İran - D5+1 Cenevre Anlaşmasının Arkaplanı ve Sonuçları 


Uluslararası toplumu on yıldan fazla bir süreden beri meşgul eden İran'ın nükleer programının niteliği etrafındaki tartışmalar, ABD'de Barak Obama'nın Başkanlığa gelmesiyle yeni bir boyut kazanmıştı. Obama ile birlikte İran'a yönelik askeri tehditler yerini diplomatik çözüm çağrılarına bırakmıştı. Diplomatik girişimler Mayıs 2010'da Türkiye ve Brezilya'nın arabuluculuğunda yapılan takas anlaşması ile ilk meyvesini verecekti ki hem İran içinde takas anlaşmasına karşı tepki yükselmiş, hem de ABD anlaşmasının yetersiz olduğunu ileri sürerek reddetmişti.
2010 yılından sonra İran'ın nükleer programıyla ilgili iki önemli gelişme oldu. Bunlardan birincisi İran'ın uranyumu yüzde 20 oranından zenginleştirmeyi ve bu uranyumu yakıt çubuğuna dönüştürmeyi başarmıştır. Bu sayede İran "fuel cycle" teknolojisini elde ederek nükleer programında hedeflediği, kendi kendine yetebilecek kapasiteye ulaşmıştır.  Bu gelişme İran'ın hem pazarlık gücünü artırmış hem de nükleer programını müzakereye daha açık hale getirmiştir. İkinci gelişme ise nükleer programı nedeniyle İran üzerindeki yaptırımlar bir hayli ağırlaşmasıdır. Giderek ağırlaşan yaptırımlar rejimi ve nükleer programlarla ilgili kişi ve kurumları aşarak doğrudan İran halkını etkilemeye başlamıştır. İran'ın çoğunluğu petrol ihracatından elde edilmiş olan yaklaşık 100 milyar doları yaptırımlar nedeniyle İran'a transfer edilmezken İran'da para birimi üç kattan fazla değer kaybetmiş, enflasyon yükselmiştir. Bu nedenle nükleer mesele ve yaptırımlar Haziran ayında İran'da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini doğrudan etkilemiştir. İran'ın nükleer dosyasına hâkim bir kişi olan ve 2003-2005 yılları arasında AB-3 ile yürütülen müzakerelerde İran'ı temsil etmiş olan Hasan Ruhani'nin Cumhurbaşkanı seçilmesi, nükleer meseleye diplomatik çözüm bulunması yönündeki umutları artırmıştır.
İran dış politikasını "itidal" üzerine inşa etmeyi hedefleyen Ruhani'nin nerdeyse bütün siyasi stratejisi İran'ın nükleer programının diplomatik yollardan çözümü üzerine bina edilmişti. Ruhani, nükleer meselede İran'ın ulusal haklarına zara vermeyecek şekilde daha şeffaf olunabileceğini savunmuş, bu sayede İran üzerindeki yaptırımların hafifletilebileceğini ve İran'ın ekonomik ve siyasi olarak rahatlayacağını savunuyordu. Eski Cumhurbaşkanı Ahmedinecad'ın savunuculuğunu yaptığı "direniş" söyleminin kısmen başarısız olması, seçimlerde direniş çizgisini savunan Said Celili'nin hezimete uğraması, Ruhani'nin diplomatik açılım politikasının önündeki muhtemel muhalefeti bir hayli zayıflattı. İran siyasi yelpazesinde "merkez"de bir figür olması ve Rehber Ali Hamanei ile aralarındaki iyi ilişkiler Ruhani'nin İran'ın dış politikasını kontrolüne almasını kolaylaştırdı. Bu çerçevede önce nükleer müzakereler dosyası Milli Güvenlik Konseyi'nden alınarak Dışişleri Bakanlığı'na verildi. Batılı diplomatik çevrelerde tanınan ve saygın diplomat M. Javad Zarif'in Dışişleri Bakanlığı'na getirilmesi de müzakere seçeneğini güçlendiren bir başka faktör oldu.
Müzakere seçeneğinin güçlenmesinde en büyük pay sahibi, Obama'nın Ruhani'ye karşı pozitif tutum almış olmasıdır. Böylece yıllardan beri ilk defa İran ve ABD kanadında diplomasiye olumlu bakış açısından senkronizasyon sağlanmıştır. Diğer yandan Cenevre'de tarafların temsil düzeyleri yükselmiş, önceden AB Dıs İlişkiler Yüksek Temsilcisi Catherine Ahston tarafından temsil edilen D5+1 (BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi temsilcisi ve Almanya) Dışişleri Bakanları Cenevre müzakerelerinde hazır bulunmuştur. Sinerjisini büyük ölçüde İran ve ABD hükümetlerinin yakınlaşmasından alan Cenevre müzakereleri üçüncü turda müspet bir neticeye ulaşmıştır.
24 Kasım'da İran ile D5+1 arasında varılan anlaşma iki açıdan bir ilk niteliği taşımaktadır. İlk defa İran ve ABD Dışişleri Bakanları aynı masada oturarak bir sorunu müzakere etmiş, anlaşmanın sonunda objektiflere birlikte poz vermiştir. Nitekim anlaşmanın sağlanmasında iki taraf arasında sağlanan yakınlaşma belirleyici olmuştur. Bu nedenle, Cenevre Anlaşması İran-ABD ilişkileri açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur. İkincisi, Cenevre Anlaşması, İran'ın nükleer programı üzerinde ilgili taraflar arasında onyıldır yapılan ilk anlaşma olmuştur. Mayıs 2010'da İran'ın imzaladığı Tahran Bildirisi bir anlaşma niteliğine kavuşamamıştır.
Cenevre Anlaşması İran’ın nükleer faaliyetlerinin kısmen yavaşlatılması ve daha kapsamlı bir şekilde uluslararası denetime açılması karşılığında İran’a uygulanan yaptırımların hafifletilmesini öngörmüştür. Bu çerçevede İran yüzde 5 oranından uranyum zenginleştirmeye devam edecek, fakat toplam zenginleştirilmiş uranyum stokunu 7 tonun üzerine çıkarmayacaktır. İran yüzde 20 civarında zenginleştirdiği uranyumu okside ederek etkisizleştirecek, nükleer tesislerine yeni santrifüjler yerleştirmeyecek, Fordo tesisini denetime açacak, Arak'taki Ağır Su Reaktörünün inşasını askıya alacaktır. İran nükleer tesislerini IAEA yetkililerinin yanısıra anlaşma kapsamında kurulan bir komisyonun denetimine açacaktır. Buna karşılık İran hakkında yeni yaptırım kararı çıkarılmayacak, sivil havacılık, sağlık ve para transferi alanındaki yaptırımlar kısmen yumuşatılarak İran'a yaklaşık 8 milyar dolarlık bir para girişi sağlanacaktır.
İran ile ABD arasındaki yumuşamaya ve taraflar arasında varılan mutabakata karşın Cenevre Anlaşması nükleer meseleyi tam olarak çözüme kavuşturmamıştır. Her şeyden önce yapılan anlaşma geçici bir anlaşmadır. Anlaşmanın uygulanması için altı aylık bir süre öngörülmüş, bu süre zarfında kalıcı bir çözüm bulunması için müzakerelerin sürdürülmesi konusunda mutabakata varılmıştır. Diğer bir ifadeyle bu anlaşma İran'ın nükleer programı hususunda nihai bir anlaşmaya varılabilmesi için güven artıcı bir tedbir olarak görülebilir. Böylece başından beri özü itibariyle "bir niyet okuma"dan kaynaklanan ve "güvensizlik"ten beslenen İran nükleer programı hususunda Batılıların kaygıları giderilebilir. Ayrıca, anlaşma İran'ın uluslararası siyasete sorumlu bir aktör olarak kabul edilmesinin önünü açacaktır. Fakat anlaşmanın uygulanmasında karşılaşılması muhtemel (yapılacak denetimlerin kapsamı ve niteliği gibi) sorunlar, anlaşmanın kimi maddelerine ilişkin muhtemel yorum farkları kalıcı bir çözüme varılmasını zorlaştırabilir. Mesela, İranlı yetkililer anlaşmanın dolaylı olarak İran'ın uranyum zenginleştirme hakkını tanıdığını ileri sürmektedir ki bu husus D5+1'in yıllardır engellemeye çalıştığı bir husustur ve BM Güvenlik Konseyi konuyla ilgili hemen hemen bütün karalarında İran'ın uranyum zenginleştirme programını durdurmasını istemiştir. Diğer yandan anlaşma İran'ın nükleer programını geriletecek hiç bir husus içermediği halde yaptırımların hafifletilmesini öngördüğü gerekçesiyle kimi çevreler tarafından şiddetle eleştirilmektedir. Anlaşmanın yarattığı ilk heyecanın yatışmasının ardından İran'da bazı çevrelerin de anlaşmaya eleştiriler getirmesi beklenebilir.
Altı aylık anlaşma başarı ile uygulandığı takdirde nihai çözümü kolaylaştıracaktır, fakat geçici anlaşmanın uygulanmasında karşılaşılması muhtemel problemler nihai çözümü zorlaştıracaktır. Bununla beraber bütün siyasi hesaplarını nükleer meselenin haline ve yaptırımların bertaraf edilmesi üzerine kurmuş olan Ruhani yönetimi elindeki en büyük kozu henüz kullanmamıştır. Bu koz İran'ın 2004'te imzaladığı NPT Ek Protokolleridir. İran bu protokollerin onaylanması hususunu müzakerelerin son aşamasına dek elinde bir koz olarak tutacaktır.
25 Kasim 2013
http://www.dunyabulteni.net/haberler/281278/iran-d5-1-cenevre-anlasmasinin-arkaplani-ve-sonuclari-bayram-sinkaya

U.S. and Israeli Military Attacks Against Iran: Regional and Global Consequences

  1. Introduction On February 28, 2026, U.S. military elements and the Israel Defense Forces (IDF) launched coordinated and joint missile an...