Showing posts with label İran ve Ortadoğu. Show all posts
Showing posts with label İran ve Ortadoğu. Show all posts

Yeni Ruhani Hükümeti’nin Dış Politikası

Yeni Ruhani Hükümeti’nin Dış Politikası


İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin ikinci dönemi Ağustos 2017’de başladı. Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde ve sonrasında reformcu-teknokrat ittifakının lideri Ruhani ile muhafazakâr ve
neo-radikal muarızları arasında çetin tartışmalar oldu. Bu tartışmalar esnasında iki konu öne çıktı: Ruhani hükümeti nükleer anlaşma üze- rinden dış politikada yeterince devrimci olmamakla ve Batılılara boyun eğmekle itham edildi. Ekonomi alanında da millî kaynakları ulusla- rarası sermayenin sömürüsüne açmakla suçlandı. Çetin tartışmalara rağmen Ruhani seçimlerden galip çıktı ve yeni kabinesi için önerdiği bakan adaylarının birisi dışında hepsi İslami Şura Meclisi’nden gü- ven oyu aldı. Ruhani, ilk dönem kabinesindeki bakanların neredeyse yarısını değiştirdiği halde tartışmaların odağındaki Dışişleri Bakanı M. Cevad Zarif ile Petrol Bakanı Bijan Namdar Zanganeh’yi ikinci dönemde de aynı bakanlıklara tekrar getirdi. Küreselleşme konusunda uzman olan Masoud Karbasian’ı da Ekonomi ve Finans Bakanlığı’na getirdi. İran Lideri Ayetullah Ali Hamanei de Ruhani’nin kabinesine onay verdi. Hem Meclis’in hem de Hamanei’nin onayını alan ikinci Ruhani hükümeti önümüzdeki dört yıl görev yapacak.

Yeni İran hükümetinin önceliği ekonomik sorunlarla mücadele ve kalkınma olacak. Gerek geçmiş dönemlerde uygulanan ekonomi politikalarının başarısızlığı, yapısal sorunlar ve yozlaşma, gerekse dı- şarıdan uygulanan tecrit, ambargo ve yaptırımların sonucunda eko- nomik kalkınma ve refah açısından arzu edilen hedeflere ulaşılamadı. Yüzde yirmiye varan genç işsizliği, yüksek enflasyon, geçim sıkıntısı, yoksulluk ve ekonomik durgunluk seçim sırasında en çok tartışılan ko- nulardı. Bu hususlar şimdi Ruhani hükümetinin önündeki en büyük zorluklar. Hükümet, bu zorluklarla mücadele için Ruhani’nin tabiriyle ‘ekonomik devrim’ mesabesinde programlar uygulamayı öngörüyor. Bu çerçevede yılda ortalama %8 büyüme, 900.000 istihdam yaratma, yoksullukla mücadele ve sosyal adaletin sağlanması hedefleniyor. İran dış politikasının da bu duruma ayak uydurması ve İran hariciyesinin ekonomi eksenli dış politika izlemesi bekleniyor. Bu çerçevede İran dış politikasının önümüzdeki dönemde iki önceliği olacak: Nükleer anlaşmanın korunması ve ekonomi diplomasisi.

Uluslararası İlişkilerin Dönüşümü, Fırsatlar ve Tehditler

Her devletin dış politikasında olduğu gibi İran dış politikasında da öne çıkan bazı hususlar var: Millî çıkarların ve haysiyetin korunması; ülkenin toprak bütünlüğünün, siyasi yapısının ve birliğinin muhafazası; millî güvenliğin desteklenmesi, ekonominin gelişmesine katkıda bulunmak; bölgesel ve uluslararası alanda etkili ve nüfuz sahibi olmak vs. Fakat bu genel ifadelerin yanı sıra ‘devrimin’ ürünü bir siyasal düzen olması nedeniyle İslam Cumhuriyeti rejiminin dış politikasına damgasını vuran bazı değerler ve prensipler var: Emperyalizme ve büyük güçlerin hegemonyasına karşı durmak, ezilenleri desteklemek ve İslami değerleri teşvik etmek gibi. Yine İslam Cumhuriyeti reji- minin kendine has yapısından dolayı ‘Devrimin Lideri’ Ayetullah Hamanei’nin görüşleri dış politikanın şekillenmesinde etkili oluyor. Fakat bütün söylem ve ilkelere karşın uygulamada ‘maslahat’ ilkesi, yani ulusal çıkarların ve rejimin yararının gözetilmesi ilkesi dış politikaya damgasını vuruyor. Maslahat ilkesi, diğer bir ifadeyle pragmatizm, İran dış politikasının gerektiği zaman esneklik göstermesini ve değişen şartlara uyum sağla- masını mümkün kılıyor. Bu nedenle İranlı seçkinlerin uluslararası sistemin ve bölgesel ilişkilerin ne yönde gittiğine dair değerlendirmeleri, iktidardaki hüküme- tin dış politikasının yapılmasında ve belirlenmesinde ilk adımı teşkil ediyor.

Hem Meclis’in hem de Hamanei’nin onayını alan Ruhani hükümetinin uluslararası ilişkilere ilişkin vizyonu, Dışişleri Bakanı Zarif’in güven oylamasından önce Meclis’e sunduğu programda açıkça ortaya konuldu. Aynı zamanda bir Uluslararası İlişkiler hocası olan Zarif ’in değerlendirmelerine göre mevcut uluslararası sistem Batı-sonrası (pesa-garb) döneme geçiş sü- recinde. Bu Batı’nın etkisinin ortadan kalkması değil, uluslararası siyasette ve ekonomide Batı’nın tekelinin kırılması, sermaye ve gücün yer değiştirmesi anlamına geliyor. Bu dönemin temel özelliği çok sayıda devlet veya devlet dışı aktörün uluslararası ilişkilerde etkili oyuncu haline gelmesi ve geleneksel kavramların anla- mının değişmesi. Mesela artık askerî güç belirleyici bir faktör değil; ulusal çıkarları korumanın başka araçları var. Söylem geliştirme ve mana verme en önemli güç unsuru haline geldi. Keza bu dönemde sıfır toplamlı oyuna, komple düşmanlık veya komple dostluğa yer yok. Ne var ki, uluslararası ilişkilerin genel gidişatı- nın aksine Ortadoğu’daki aktörler hâlâ sıfır toplamlı oyunlara inanıyor. Bu nedenle bölgede hem aşırıcı hareketler güçleniyor hem de bölge dışı aktörlerin müdahaleleri artıyor.

Zarif ’in değerlendirmesine göre uluslararası ilişkilerin dönüşümü ve bölgesel gelişmeler İran için hem bazı fırsatları hem de tehditleri beraberinde getiriyor. Nitekim İran için bazı bölgesel rakipler ve tehditler büyük ölçüde ortadan kaldırıldı; ABD ve İran kar- şıtı diğer bölgesel aktörler Afganistan, Irak, Suriye ve Yemen’de güçlüklerle karşı karşıya kaldı. Batı’nın gücünün azalması, ABD ile Avrupa ülkeleri arasındaki ihtilaflar, yeni siyasi ve ekonomik güçlerin ortaya çıkması gibi faktörler İran’ın dış ilişkilerinde hareket kabiliyetini artırdı.

Uluslararası sistem dönüşürken İran siyasal sisteminin bağımsız ve istikrarlı yapısını sürdürmesi İran
hükümetinin en önemli avantajı oldu. Üstelik itidal söylemi, aşırıcılığa ve terörizme karşı mücadele, yapıcı etkileşim ve diyalog söylemleri ile İran uluslara- rası ilişkilerde daha etkili bir yer edinmeye başladı. Bununla beraber Zarif’in ifade ettiği üzere İran için bazı tehditler mevcut. Çevresinde istikrarsızlığın devam etmesi İran’ı tehdit ediyor. Bölgedeki sıcak çatış- maların sürmesi, aşırı ve terörist grupların varlığının sürmesi ve ‘bunların bazı bölge ülkeleri’ tarafından desteklenmesi, İran için potansiyel tehdit olarak  görülüyor. Keza ‘bazı bölge ülkelerinin askeri güvenlik açısından ABD’ye dayanması ve milyarlarca dolarlık silah alması’ da İran’ı rahatsız ediyor. ABD’nin Afganistan ve Basra Körfezi gibi yerlerde askerî varlığını sürdürmesi ve İsrail’in İran aleyhine bölge ülkeleriyle yakınlaşması Tahran’ı endişelendiriyor. Öte yandan Zarif’in ifadesiyle ABD ve İsrail başta olmak üzere bazı güçlerin İran ve Şii korkusunu salmaya çalışmaları, İran dış politikasındaki en büyük zorluklardan birisi. Son zamanlarda Basra Körfezi ülkeleri ile İran arasındaki ihtilafların şiddetlenmesi de İran dış politikası önündeki tehditlerden birisi. Bütün bu bölgesel tehditlere ve sorunlara karşın İran’ın bölgesel güvenlik mekanizmalarında temsil edilmemesi en önemli zafiyeti olarak görülüyor.

İran Dış Politikasının Öncelikleri

Bu minval üzere önümüzdeki dönemde İran dış poli- tikasında iki hususun öne çıkması bekleniyor. Bunlar- dan birincisi nükleer anlaşmanın korunması. Bütün eleştirilere rağmen Temmuz 2015’te yapılan nükleer anlaşma Ruhani hükümetinin önceki dönemdeki en büyük başarısı olarak görülüyor. Çünkü nükleer program üzerinde belirli kısıtlamalara rağmen İran’ın nükleer hakları tanındı; İran BM Sözleşmesinin 7. Bölümünden, yani uluslararası güvenliğe tehdit de- ğerlendirmesinden çıkarıldı ve nükleer meseleyle ilgili yaptırımlar büyük ölçüde kalktı. UAEA düzenli aralıklarla yayınladığı raporlarda İran’ın anlaşmaya riayet ettiğini teyit etti. Ne var ki özellikle balistik füze programındaki çalışmalar nedeniyle Trump yönetimi İran’ın anlaşmayı ihlal ettiğini ileri sürüyor. ABD Başkanı Trump’ın başından beri bu anlaşmaya karşı olduğu biliniyor. Son olarak ABD yönetimi İran’ı ve anlaşmanın diğer taraflarını nükleer anlaşmadan çekilmekle tehdit etti. Nükleer anlaşmanın sona ermesi İran üzerindeki ekonomik ve siyasi baskıların artmasına neden olabilir. Bu nedenle Trump yönetiminin baskılarına rağmen İranlı yetkililer nükleer anlaşmaya sadık kalacaklarını vurguladı. Tahran, anlaşmanın korunabilmesi için diğer taraflarla, özellikle Avrupa Birliği ile ilişkilere daha fazla önem veriyor. Bu yaklaşım AB’de de karşılık buluyor. Dış İlişkiler Komiseri Federica Mogherini, ABD’den gelen suçlamalara karşılık yaptığı açıklamada Tahran’ın nükleer anlaşmaya uyduğunu teyit etti ve bütün tarafların anlaşmanın ayakta tutulması için çalışması gerektiğini belirtti. Mogherini’nin Ruhani’nin yemin törenine katılması, AB’nin İran’a verdiği desteğin sembolü oldu.
İran dış politikasının ikinci önceliği ise ekonomi diplomasisi yürütmek olacak. Ruhani hükümeti devletçi ve korumacı politikaları terk ederek uluslararası ekonomi ve finans sistemine dâhil olunmasını, ekonominin dışa açılmasını, kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesini ve piyasa ekonomisini savunuyor. Nitekim 3 Ağustos’ta mazbata töreninde yaptığı ko- nuşmada Ruhani, “dünya ile yapıcı ve etkili ilişkiler kurulmadıkça ... hak ettiğimiz şekilde sürdürülebilir millî kalkınma hedeflerimize ulaşamayız” dedi. Başka bir konuşmasında da “izolasyonla hiçbir ülke ilerle- yemez; Dışişleri Bakanlığı’nın önceliklerinden birisi ekonomik faaliyetler olacaktır” dedi.

Önümüzdeki dönemde, İran dış politikasının önceliklerine göre Dışişleri Bakanlığı’nın yeniden yapılandırılması planlanıyor. Buna göre ekonomi diplomasisine yardımcı olmak üzere bakanlıkta bir ekonomi bürosu kurulacak ve ekonomik işlerden so- rumlu bakan yardımcısı olacak. Bu büronun yabancı yatırımcı çekilmesine, teknoloji transferine, turizmin gelişmesine, ihracatın teşvik edilmesine, komşularla iktisadi ilişkilerin geliştirilmesine ve dışarıya işgücü gönderilmesine katkıda bulunması öngörülüyor. Keza bu çerçevede halihazırda az sayıda ülkede bulunan ekonomi ve ticaret ataşeliklerinin sayısının artırılması planlanıyor. Ayrıca karar alma sürecini hızlandırmak için siyasi işlerden sorumlu bakan yardımcılığının oluşturulması ve nükleer dosyanın da bu birime tev- di edilmesi düşünülüyor. Nükleer dosyanın hukuk ve uluslararası ilişkilerden sorumlu bakan yardımcı- sından alınarak siyasi yardımcıya geçmesi, hükümetin bu konuda daha fazla siyasi inisiyatif kullanmaya hazırlanması olarak değerlendiriliyor.

Ruhani hükümeti, dış politika öncelikleri doğrultusunda ‘itidal söylemini’ dış politikasının temeli haline getirmeyi, gereksiz gerilimlerden kaçınmayı, uluslararası aktörlerle ve bölge ülkeleri ile yapıcı etkileşim içinde olmayı vadediyor. Ne var ki İran dış politikasının önünde Zarif’in dikkat çektiği hem dâhili hem de harici zorluklar bulunuyor. İran kamuoyunda ve siyasi hizipleri arasında dış politika konularında görüş birliği olmaması, hükümetin önündeki ciddi meydan okumalardan birisi. Bununla bağlantılı olarak Suudi Arabistan temsilciliklerine yapılan saldırılarda olduğu gibi ‘kontrolsüz’ grupların varlığı Ruhani ekibi tarafından potansiyel bir sorun olarak görülüyor. İçerideki bir diğer sorun dış politikayla ilgili karar alma sürecinin bir elden idare edilmemesi nedeniyle tutarsız politikaların izlenmesi. Keza belirli bir konu hakkında farklı makamlardan ve kişilerden gelen birbirine zıt açıklamalar, İran yönetimini zor durumda bırakıyor. Dışarıda ise yeni Amerikan yönetiminin güvenlikçi siyasete teslim olması; ABD ile birlikte bazı bölge ülkelerinin nükleer anlaşmayı yok etmeye çalışması; İran ve Şii korkusunun yayılması ve İran’ın güvenlik sorunu olarak gösterilmesi; Suudi Arabistan’ın etkisiyle Körfez ülkeleri ile İran arasındaki gerilimin artması; bölgede aşırıcı ve terörist hareketlerin varlığını sürdürmesi; mezhepçiliğin yükselmesi; bölgesel ihtilafların derinleşmesi ve bölge dışı oyuncuların bu meselelere dâhil olması ve bölgedeki ayrılıkçı hareketler İran dış politikasının önündeki başlıca meydan okumalar olarak görülüyor.

Genel dış politika stratejisi ve yukarıda bahsedilen dâhili ve harici sorunlar karşısında Ruhani hükümeti karar alma ve planlama süreçlerini merkezileştirmek ve dış politika ile ilgili kamuoyu algısını yönetmek istiyor. Dışarıda ise AB’nin yanı sıra Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkelerle ilişkileri geliştirmeyi, dünya ekonomisinde etkili ülkelerle ve kuruluşlarla aktif iliş- ki kurmayı hedefliyor. Bölgesel düzeyde ise ikili veya çok taraflı işbirliği mekanizmalarının geliştirilmesi ve bölge ülkeleri arasında kalıcı iktisadi, siyasi, güvenlik bağlarının kurulması hususlarının İranlı yetkililerin söylemlerinde öne çıkması bekleniyor.

Yrd. Doç. Dr., Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi 
Ortadoğu Analiz, cilt 9, sayı 82 (Eylül-Ekim 2017), s.24-27.
http://orsam.org.tr/files/OA/82/7_bayramsinkaya.pdf

II. Ruhani Hükümeti


II. Ruhani Hükümeti

15.08.2017

19 Mayıs’ta yapılan 12. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini oyların yüzde 57’sini alarak kazanan Huccetülislam Hasan Ruhani geçtiğimiz hafta  Rehber Ayetullah Ali Hamanei’den mazbatasını aldı ve İslami Şura Meclisinde yemin ederek ikinci dönem görevine başladı.Gerek seçim vaatlerini gerekse ülkedeki siyasi dengeleri gözeterek Ruhani’ninikinci döneminde hükümette bazı değişiklikler yapması bekleniyordu. Bu değişiklikleri yapmak için, yani yeni kabinesini oluşturmak için iki aydan fazla bir zamanı vardı.

Hükümet Kurma Sürecinde Ruhani Üzerindeki Baskılar

Cumhurbaşkanı Ruhani yeni hükümetinin hazırlıklarını yaparken çeşitli toplumsal kesimlerin ve siyasi grupların baskısı altında kaldı. Ruhani ile radikaller/muhafazakarlar arasındaki çekişme ve gerilim son derece yükseldi. Radikaller, Ruhani’yi yüzde 70’in üzerinde oy aldığı halde görevinde iki yılı doldurmadan ülkeden kaçmak zorunda kalan ilk Cumhurbaşkanı Benisadr’ın akıbeti  ile tehdit etti. Ruhani’nin kardeşi yolsuzluk iddialarıyla tutuklandı. Keza Ruhani’nin ekibi ile Devrim Muhafızları arasında çekişme doruğa çıktı.

Öte yandan seçim sürecinde Ruhani’ye destek veren reformcular, Cumhurbaşkanı Ruhani’ye yeni hükümeti kurarken kendileri ile görüş alış verişinde bulunması ve reformculara hükümette kayda değer bir yer verilmesi için baskı yapmaya başladı. Ayrıca kadın hakları grupları kadınlara kabinede yer verilmesi için kampanya başlattı. Eski Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın ikinci döneminde Sağlık Bakanlığı’na Vahide Dastjerdi’yi getirmesi, hükümette kadınlara yer verilmesinin önünü açmıştı. Ruhani’nin seçim kampanyası döneminde cinsiyet eşitliği ve kadın hakları üzerinde vurgu yapması, kadın  hareketini üst düzey görevlere talip olmak için cesaretlendirdi. Önceki dönemde üç kadını cumhurbaşkanı yardımcısı atayan Ruhani’nin ikinci döneminde kadınlara bakanlık vermesi için kampanya yürüttü. Bu süreçte Kadın ve Aileden Sorumlu Cumhurbaşkanı Yardımcısı Şahindokht Molaverdi öne çıktı ve kabinede kadın bakan olmaması durumunda aynı görevi sürdürmeyeceğini açıkladı. Kadın hareketine parlamentodan da destek geldi ve 175 milletvekili yeni kabinede kadın bakan görevlendirilmesi için ortak bir bildiri imzaladı.

Hükümet kurma sürecinde Ruhani üzerindeki en büyük baskı Rehber Hamanei’den geldi. Yasal düzenlemelere göre Hamanei’nin hükümetin belirlenmesi sürecinde bir yetkisi olmadığı halde cumhurbaşkanlarının gerek nezaketen gerekse bakanlıklara önerdiği kişileri daha rahat savunabilmek için kabine listesini önce Hamanei’ye sunması ve onayını alması yönünde bir gelenek oluştu. Ruhani ile Hamanei arasında bakanlıklara getirilecek kişiler üzerinde ciddi anlaşmazlıklar olduğu iddialarının ortaya çıkması ve yayılması üzerine Hamanei’nin ofisinden bir açıklama yapıldı. Bu açıklamada hükümeti kurma görev ve yetkisinin cumhurbaşkanında olduğu hatırlatıldı, fakat kendi görev ve yetki alanlarına girmesi nedeniyle Rehber Hamanei’nin dışişleri, savunma ve istihbarat bakanlıkları ile özellikle alakadar olduğu belirtildi. Bununla beraber Hamanei’nin önceki dönemde Ruhani hükümetinin ekonomi, eğitim ve kültür alanlarında performansını sık sık eleştirmiş olması nedeniyle Ruhani’nin bu bakanlıklarla ilgili olarak da Hamanei’nin onayını almak istediği değerlendirilmektedir.

Yeni Ruhani Hükümeti 

Ruhani’nin Rehber’in isteklerini ve ülkedeki siyasi konjonktürü dikkate alarak teknokrat ağırlıklı bir koalisyon kabinesi oluşturması bekleniyordu. Nitekim, hükümeti kurmadan Devrim Muhafızları’nın  komuta kademesi dahil muhafazakar ve reformcu birçok grup ve kişiyle görüşmeler gerçekleştirdi. Nihayet, 8 Ağustos’ta yeni kabinesine son şeklini verdiği ve kabinede yer almasını istediği kişileri Meclis’e sundu.

İran anayasasına göre bakanlar hem cumhurbaşkanına hem de Meclis’e karşı sorumlu. Cumhurbaşkanının bakanlıklar için önerdiği kişiler Meclis’te ayrı ayrı görüşülüyor ve ancak güvenoyu aldıktan sonra bakanlık görevine başlayabiliyor. Önümüzdeki hafta boyunca Meclis’in bakan atamalarını tartışması ve görüşmesi bekleniyor. Meclis çoğunluğu Ruhani’ye yakın olduğu için bu aşamada pek sorun çıkması beklenmiyor. Bununla birlikte bakan adaylarının ve projelerinin Meclis’te ayrı ayrı görüşülecek olması nedeniyle bazı tartışmaların çıkması muhtemel.

Önceki dönemde cumhurbaşkanı yardımcılığı yapan ve seçimlerde aday olup daha sonra Ruhani lehine seçimden çekilen İshak Cihangiri  tekrar Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcılığına getirildi. Ruhani’nin önerdiği kabine listesinde 18 bakanlıktan 17’sine aday gösterildi, yalnızca Bilim, Araştırma ve Teknoloji Bakanlığına şimdilik kimse aday gösterilmedi. Üniversite rektörlerini atayan Bilim Bakanlığı en tartışmalı bakanlıklardan birsi ve Rehber Hamanei ile Ruhani arasındaki uzlaşmazlık nedeniyle  bu bakanlığa kimin getirileceğine karar verilemediği belirtiliyor. Diğer 17 bakanlıktan sadece sekizinde değişikliğe gidildi. Dışişleri Bakanı Zarif, İçişleri Bakanı Abdul-reza Rahman Fazli, İstihbarat Bakanı Mahmud Alavi, Petrol Bakanı Bijan Namdar Zanganeh yerlerini korudu.

Değişikliğe gidilen bakanlıklarda en dikkat çekici olanı Savunma Bakanlığı. 1993’ten beri Devrim Muhafızları Ordusundan subayların atandığı Savunma Bakanlığı’na ilk defa düzenli ordudan bir general önerildi. Önceki hükümette Savunma Bakan Yardımcısı olarak görev alan Tuğgeneral Amir Hatami yeni Savunma Bakanı olarak önerildi. Böylece, Devrim Muhafızları 1980’lerden beri ilk defa bir kabineye hiç bakan sokamadı.

Bir diğer dikkat çekici değişiklik Ekonomi ve Finans Bakanlığında yapıldı. 12. Hükümette Ekonomi ve Finans Bakanlığına Ali Tayyibnia’nın yerine Masoud Karbasian getirildi. Daha önce sanayi, petrol ve ticaret ve iktisat bakanlıklarında bakan yardımcılığı yapmış olan Karbasian, küreselleşme üzerine çalışmaları ile tanınıyor.

Yeni kabinede üç tartışmalı kişi var. Birincisi Adalet Bakanı olarak önerilen Seyed Alireza Avaie. Avaie’nin Dezful kentinde savcı olarak bulunduğu sırada, 1988’de rejim muhaliflerine yönelik  idamlarda rol aldığı ileri sürülüyor. 2005-14 yılları arasında Tahran Adliye Reisi olarak çalışan Avaie, insan hakları ihlalleri iddiasıyla AB’nin yaptırım listesinde bulunuyor. Mahmud Vaezi’nin yerine İletişim ve Telekomünikasyon Bakanlığına önerilen Mohammad Javad Azari Jahromi’nin – 36 yaşında, yeni kabinenin en genç bakanı - Ahmedinecad hükümeti döneminde İstihbarat Bakanlığında online haberleşmelerin gözetiminde ve denetiminde görev aldığı iddia ediliyor. Yeni Enerji Bakanı Habibollah Bitaraf ise 1979’da Amerikan elçiliğinin basılmasında ve Amerikalı diplomatların rehin alınmasında rol almış.

Yeni Ruhani hükümetinde bakanların çoğu teknokrat nitelikli. Bir kısmı daha önce Hatemi hükümetinde (Sosyal Refah Bakanı Ali Rabii, Enerji Bakanı Habibollah Bitaraf, Petrol Bakanı Bijan Namdar Zanganeh) görev almış kişilerden. Fakat çok az sayıda bakanın siyasi kariyeri ve siyasi partilerle bağlantıları (Bijan Namdar Zanganeh - Kargozaran Partisi, Spor ve Gençlik Bakanı Mesud Soltanifar - Milli İtimad Partisi, Tarım Bakanı Mahmoud Hojjati Najafabadi - İslami Müşareket Partisi) var. İstihbarat Bakanı, kanun gereği din adamı olması gerekiyor. siyaseten tarafsız olduğunu iddia eden mevcut İstihbarat Bakanı Mahmud Alavi tekrar bu göreve teklif edildi. İçişleri Bakanı Abdul-reza Rahman Fazlı ise muhafazakar ve Meclis Başkanı Ali Laricani’ye yakın bir kişi olarak tanınıyor.

Bütün baskılara rağmen yeni kabinede hiçbir kadına bakanlık verilmedi. Ruhani, iki kadını (Masume Ebtekar ile Laya Joneidi) Kadın ve Aile İşleri ile Hukuki İşlerden sorumlu cumhurbaşkanı yardımcılığına atadı. Molaverdi ise Yurttaş Hakları konusunda danışman olarak atandı. Ruhani’nin yeni kabine listesi hem kadın destekçileri arasında, hem de reformcular arasında hayal kırıklığına yol açtı. Bu durum Meclisteki dengeler dikkate alındığında kabinenin onaylanması sırasında pek problem olmayabilir. Fakat Cumhurbaşkanı Ruhani’nin reformcu kesimin ve kadın hareketinin beklentilerini karşılamak için yeni adımlar atmaması durumunda orta vadede teknokrat-reformcu koalisyonu sarsılabilir. 

Devrim Muhafızları’nın kabinede yer almaması, siyasetin sivilleşmesi açısından önemli bir adımdır. Bununla beraber Devrim Muhafızları’nın sistem içindeki çıkarlarını korumak için siyasi ittifak ilişkilerini kullanmak suretiyle Cumhurbaşkanı Ruhani’ye meydan okuması ve asker-sivil ilişkileri üzerinde yeni tartışmaların çıkması muhtemeldir. Ruhani’nin ikinci döneminde ağırlık ekonomik reformlara verilecektir. Bu doğrultuda dış politikada yeni krizlerden kaçınılması ve ekonomiyi destekleyecek adımlar atılması ve yapıcı etkileşim, diyalog ve işbirliği söylemlerini sürdürmesi beklenmektedir. Fakat bu İran’ın Ortadoğu ve bölge politikasında önemli bir değişikliğe yol açmayacaktır. Ruhani hükümetinin önceki dönemde olduğu gibi dikkatini ekonomi politikalarına ve ekonomik ilişkilere, yoğunlaştırması, Ortadoğu’daki mevcut krizlerde dosyayı Devrim Muhafızları’na bırakmaya devam etmesi beklenmektedir.

15.08.2017
http://orsam.org.tr/orsam/DPAnaliz/14486?dil=tr

Bölgesel Rekabet ve İran-Pakistan İlişkileri



Bölgesel Rekabet ve İran-Pakistan İlişkileri

Trump yönetiminin Ocak 2017’de işbaşına gelme- si Ortadoğu jeopolitiğini etkilemeye başladı. Trump, böl- ge ülkelerine İran ile uzlaşmaları tavsiyesinde bulunan selefi Oba- ma’nın aksine her sorunun altında terörizm destekçisi İran’ın parmağı olduğunu düşünüyor. İran tehdi- dinin kuşatılması için de bölgede geleneksel Amerikan müttefikleriy- le iş birliğinin güçlendirme eğili- minde. Bu gelişmeler, Suudi Ara- bistan’ın İran karşıtı kampanyasını ateşledi. Son olarak Suudi Savun- ma Bakanı Prens Muhammed b. Salman 2 Mayıs’ta televizyonda yayınlanan konuşmasında “İran ile diyaloğun mümkün olmadığı- nı” söyledi ve şöyle dedi: “Biliyoruz ki, biz İran’ın asıl hedefiyiz. Savaşın Suudi Arabistan topraklarına ulaş- masını beklemeden İran sınırları içinde gerçekleşmesi için çalışaca- ğız.” Prens Selman’ın bu konuşma- sına İran’dan aynı derecede sert bir açıklama geldi. Savunma Bakanı Hüseyin Dehgan “Suudiler düşün- cesizce bir harekette bulunurlarsa, Mekke ve Medine hariç tüm kral- lıkları İran ordusu tarafından yok edilecek.” tehdidinde bulundu.

İran ve Suudi Arabistan arasın- da artan gerilim sadece Maşrık ve Basra Körfezi’ni değil ‘Geniş Or- tadoğu’yu da etkisi altına almaya başladı. Bu etkiye en açık ülkeler- den birisi de Pakistan. İran’ın sınır komşusu olan Pakistan’ın uzun yıllardan beri Suudi Arabistan ile yakın ilişkileri var. Fakat Pakistan hükümeti, Tahran ile Riyad ara- sında artan gerilim nedeniyle zor seçimlerle karşı karşıya. Pakistan bir taraftan ekonomik beklentiler- le İran ile ilişkilerini geliştirmeye çalışırken, diğer taraftan Tahran’a fazla yaklaşarak Suudi Arabistan’ı kızdırmak istemiyor. Bu bağlamda son zamanlarda İran-Pakistan iliş- kilerinde dikkat çeken iki gelişme var: Birincisi, İran-Pakistan sını- rında yer alan Sistan ve Belucistan eyaletinde rejim karşıtı örgütlerle güvenlik güçleri arasındaki çatış- maların şiddetlenmesi. İkincisi ise Pakistan eski Genelkurmay Başka- nı Rahel Şerif’in Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan Terörizme Karşı İslam Askeri İttifakı’nın ko- mutasını üslenmesi.

Belucistan Sorunu

İran’ın güneydoğusunda, Pakistan sınırında yer alan Sistan ve Belucis- tan vilayeti, önemli maden yatak- larının varlığına rağmen ülkenin en az gelişmiş bölgelerinden birisi. Bu bölge, Afganistan ve Pakistan üzerinden gelen kaçakçılık, uyuştu- rucu ticareti, insan kaçakçılığı vb. güzergahı olması nedeniyle güven- lik açısından sorunlu görülüyor. Ayrıca, bölgede yaşayan insanların çoğunluğu Beluç etnik kökenine mensup. İki milyon civarında nü- fusu olan, Beluç dili konuşan ve mezhep açısından çoğunluğu Sün- ni olan Beluçlar arasında İran yö- netimine karşı çeşitli tepkiler var. Üstelik sınırın hemen öte yanında, Pakistan’da yoğun bir Beluç nüfusu yaşıyor. Bu durum İran hüküme- ti için bölgenin hassasiyetini daha da artıyor. Bölgede 2003’ten sonra İran güvenlik güçlerini ve yetkili- lerini hedef alan silahlı saldırılar gerçekleştiren militan selefî hare- ketler ortaya çıktı. Bunlardan en çok bilineni Abdülmelik Rigi’nin önderliğindeki Cundullah hareke- ti. İran’ın bu bölgede çeşitli neden- lerle yaşanan çatışmalarda son on yılda üç bine yakın güvenlik gö- revlisini kaybettiği iddia ediliyor.

Belucistan sorunu İran’ın Pa- kistan ile ilişkilerindeki önemli meselelerden birisi. İranlı yetkili- ler, sık sık kendisi de ‘Beluç isya- nı’ ile meşgul olan Pakistan’ı İran aleyhine faaliyet gösteren örgütlere müsamaha göstermekle suçluyor. Gerçi Cundullah lideri Rigi’nin Şubat 2010’da tutuklanmasında –sonra idam edildi– Pakistan’ın yardımcı olduğu biliniyor. Rigi’nin idamından sonra Cundullah dağıl- ma sürecine girdi ve yeni örgütler ortaya çıktı. Bu örgütlerden birisi Selahaddin el-Faruki takma adını kullanan Abdürrahim Mulazade liderliğindeki Ceyş el-Adl (Adalet Ordusu). Açıkça Şii karşıtı bir du- ruşu olan Ceyş el-Adl ‘râfizîlere’ ve ‘Safevî rejimine karşı’ savaş verdi- ğini iddia ediyor. Pakistan toprak- larında yerleşen bu örgüt 2013’ten beri İran sınır muhafızlarını hedef alan saldırılar gerçekleştiriyor.

Ceyş el-Adl, son olarak 26 Ni- san 2017’de İran-Pakistan sınırında Mirjaveh bölgesinde devriye gezen on sınır muhafızının öldürüldüğü saldırıyı üstlendi. Saldırganlar sı- nırın sıfır noktasından uzun nam- lulu silahlarla askerlere ateş açtı ve çatışmadan sonra Pakistan içlerine kaçtı. Bu olay İran kamuoyunda, ‘kendi topraklarında terörist grup- lara ve çetelere karşı etkili şekilde mücadele etmediği’ ve sınır güven- liği konusunda gerekli tedbirleri al- madığı gerekçesiyle Pakistan’a karşı tepki oluşmasına neden oldu. Sal- dırıdan kısa bir süre sonra Pakistan Başbakanı Navaz Şerif ’e hitaben bir mektup yazan İran Cumhur- başkanı Ruhani saldırının sorum- lularının tutuklanmasını ve İran’a teslim edilmesini istedi. Ardından İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif 3 Mayıs’ta İslamabad’ı ziyaret ede- rek üst düzey yetkililerle görüştü ve sınırda güvenlik tedbirlerinin artı- rılmasını istedi. Pakistanlı yetkili- ler bölgeye ilave askerî birliklerin sevkiyatı dâhil gerekli önlemlerin artırılması konusunda Zarif’e gü- vence verdi.

Zarif’in İslamabad ziyaretinde aldığı güvencelere rağmen İranlı as- kerî yetkililer Pakistan’ı hedef alan açıklamalar yapmaya devam etti. Genel Kurmay Başkanı M. Bage- ri, 8 Mayıs’ta yaptığı bir konuşma- da Pakistan topraklarının “Suudi Arabistan tarafından devşirilen ve ABD tarafından desteklenen terö- ristlerin donatımı ve eğitimi için güvenli bir barınağa dönüşmüş” olduğunu iddia etti. “Pakistan yet- kililerinden sorumluluk gösterme- lerini, sınırlarını kontrol etmeleri- ni, teröristleri tutuklamalarını ve illegal oluşumların kapatılmasını” isteyen Bageri, “terörist saldırılar devam ederse sığınakları ve hücre- leri nerede olursa olsun vururuz!” dedi.

Şerif’in ‘İslam Askerî İttifakı’nın Komutasını Alması

İslamabad ile Tahran arasındaki ilişkilerin gerilmesinin bir sebebi Pakistan toprakları üzerinden ya- pılan saldırılarsa, bir sebebi de Pa- kistan’ın Suudi Arabistan ile askerî ve güvenlik iş birliğini geliştirmesi- dir. Nitekim, İranlı yetkililer Suudi Arabistan’ı azınlıkları kışkırtmak ve rejim karşıtı silahlı örgütlere destek vermekle suçluyor. Suudi- lerin Beluç isyancıları örgütleyip desteklediği, Pakistan’ın da buna müsamaha gösterdiği iddia edili- yor. Dolayısıyla, İran’ın Pakistan’a yönelik sert tepkisinin arkasında bu ülkenin Suudi Arabistan ile gü- venlik iş birliğini artırması var.

Pakistan ile Suudi Arabistan arasında geçmişi 1980’lere kadar giden askerî iş birliği var. Bin kadar Pakistanlı subay halihazırda Suudi Arabistan’da ‘danışmanlık’ hizmeti veriyor. Pakistan-Suudi Arabistan
iş birliğinin uzantısı olarak Nisan 2011’de Bahreyn’de ortaya çıkan is- yanların bastırılması için Pakistanlı eski ordu mensupları devşirilerek Bahreyn güvenlik güçlerine dâhil edildi. Bugün Bahreyn güvenlik güçlerinin neredeyse %30’u Pa- kistanlılardan oluşuyor. Bununla birlikte iki ülke arasındaki iş bir- liği 2015’te sekteye uğradı. Mart 2015’te Husi isyanına karşı Ye- men’e askerî müdahalede bulunan Suudi Arabistan, Pakistan’dan savaş uçağı, savaş gemisi ve asker gön- dererek koalisyona destek verme- sini istemişti. O dönemde İran ile ilişkilerini geliştirmeye çalışan ve içeride de militan örgütlere karşı mücadele veren Pakistan, Yemen konusunda tarafsız kaldı ve Riyad’a istediği askerî desteği vermedi. Bu- nunla birlikte Pakistan hüküme- ti, Suudi Arabistan güvenliğine doğrudan bir tehdit olması duru- munda Suudi Arabistan’ın yanında duracağını söyledi. Pakistan’ın ek- sikliği, koalisyonun performansı- nın zayıf olmasının nedeni olarak gösteriliyor.

Suudi Arabistan, Yemen sava- şında Pakistan’dan beklediği des- teği alamadı; ama Aralık 2015’te kurulduğu ilan edilen ‘Terörizme Karşı İslam Askerî İttifakı’na ka- tılması için Pakistan hükümetine baskı yaptı. Nihayet Ocak 2017’de Pakistan eski Genel Kurmay Baş- kanı Rahel Şerif ’in merkezi Ri- yad’da bulunan ve 41 üyesi olan ittifakın komutanı olarak atanacağı açıklandı. Pakistan makamlarının bu atamayı Nisan ayının başların- da onaylamasından sonra Şerif, Riyad’a hareket etti. Şerif ’in bu göreve gelmesi, İslam İttifakından dışlanan İran’ı rahatsız etti. İran’ın Pakistan’daki Büyükelçisi Mehdi Honardost, 4 Nisan’da Pakistan basınına yaptığı açıklamada “bu konunun izaha muhtaç olduğu- nu” söyledi. Pakistan hükümetinin atamaya onay vermeden önce İran makamlarına bilgi verdiğini belir- ten Honardost, “bunun İran’ın bu karara razı olduğu anlamına gelme- diğini” söyledi. Pakistanlı yetkililer ise Şerif ’in bu görevi üslenmesinin İran’a karşı hasmane bir hareket ol- madığını belirtti. Pakistan Dışişleri Bakanı Tehmina Janjua, ittifakın herhangi bir ülkeye karşı değil te- rörizme karşı olduğunu belirtti ve ülkesinin “İran’ın çıkarları aleyhi- ne hareket etmeyeceğini” söyledi. Savunma Bakanı M. Asif de Pakistan’ın ittifak içindeki görevinin Suudi sınırları içinde olacağını ve Yemen’de bir rol almayacağını söyledi.

İran Büyükelçisi Honardost’un da belirttiği gibi İran ile Pakistan arasındaki ilişkilerin genel olarak çok iyi olduğunu söylemek müm- kün değil. Fakat hem Pakistan hem de İran gerek ekonomik gerekse stratejik nedenlerle ikili ilişkileri- ni geliştirmek istiyor ve bu yönde geçtiğimiz yıl önemli adımlar da atıldı. İki ülke arasında karşılıklı üst düzey ziyaretler yapıldı. Bu zi- yaretlerde ticaret hacminin beş yıl içerisinde 5 milyar dolara çıkarıl- ması, İran-Pakistan gaz boru hat- tının tamamlanması ve faaliyete geçirilmesi, İran’ın ‘Çin-Pakistan ekonomik koridoru’na dâhil ol- ması gibi meseleler ele alındı. Ne var ki hem İran-Pakistan sınırın- da artan saldırılar hem de İran ile Suudi Arabistan arasında yükselen gerilim Pakistan’ı zor seçimlerle baş başa bırakıyor.

 Yrd. Doç. Dr., Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, ORSAM Ortadoğu Danışmanı 
Ortadoğu Analiz, Mayıs-Haziran 2017 Cilt: 9 Sayı: 80 
http://orsam.org.tr/files/OA/80/15_bayramsinkaya.pdf

Trump’ın Başkanlığında ABD-İran İlişkileri

Trump’ın Başkanlığında ABD-İran İlişkileri

2017-06-30

20 Ocak 2017’de göreve gelen ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu politikası yavaş yavaş şekillenmeye başladı. Trump yönetimi bölgedeki aşırıcı İslami hareketler ile birlikte İran’ı uluslararası terörizme desteği, bölgedeki istikrarsızlaştırıcı faaliyetleri, nükleer programı, balistik füze programı ve benzeri nedenlerle bölgedeki Amerikan çıkarları ve müttefikleri için açık bir tehdit olarak tanımladı. Hatta Savunma Bakanı James Mattis, “Ortadoğu’da barış ve istikrara yönelik bütün tehditler arasında en ciddisinin İran olduğunu” söyledi. Bununla beraber Trump, göreve gelmesinden bu yana geçen iki ay içerisinde kampanya döneminde vaat ettiği gibi nükleer anlaşmayı yırtıp atmadı; ama İran tehdidi ile nasıl mücadele edeceğinin ipuçlarını verdi.

Trump Yönetiminin İran’a Karşı Hamleleri
Seçim kampanyası döneminde Trump zaman zaman İran’a yönelik sert mesajlar verse de nasıl bir politika izleyeceğini ortaya koymamıştı. Fakat Trump’ın dış politika ve güvenlik takımlarında İran’a karşı sert tedbirler alınmasını isteyen kişilere yer vermesi, ABD ile İran arasında gerginliğin artacağının habercisiydi. Trump daha göreve başlamadan Kongre’de çoğunluğu ele geçiren Cumhuriyetçiler İran’a karşı harekete geçti. Cumhuriyetçi Milletvekili Alcee L. Hastings, 3 Ocak’ta Kongre’ye sunduğu yasa tasarısında Başkan’a, “İran’ın nükleer silah edinmesini önlemek amacıyla Amerikan Silahlı Kuvvetlerini kullanma yetkisi” verilmesini istedi. 

Senatör Ted Cruz, 10 Ocak’ta Kongre’ye sunduğu yasa tasarısında “İran rejiminin terör faaliyetlerini yürüten İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun (İDMO) ‘yabancı terörist örgütler’ listesine eklenmesini” istedi. Bu tasarı ile İDMO’nun İran dışındaki faaliyetlerinin sınırlanması, İDMO ile bağlantılı kuruluşların ticari ve mali faaliyetlerinin durdurulması amaçlanıyordu. Ayrıca, İDMO’nun İran ekonomisindeki ağırlığı nedeniyle üçüncü ülkelerin İran’da iş yapmasını zorlaştırması öngörülüyordu.

Şubat ayının ortalarında bazı çevrelerde Başkan Trump’ın İDMO’yu terörist örgütler listesine ekleyen bir kararname çıkarması bekleniyordu. Fakat hem Savunma Bakanlığı’nın hem de Dışişleri Bakanlığı’nın İDMO’nun terör örgütleri listesine eklenmesinin IŞİD’e karşı mücadeleyi zayıflatacağı ve nükleer anlaşmanın uygulanmasını zorlaştıracağı yönündeki uyarılarından sonra Trump’ın kararnameyi imzalamaktan şimdilik vazgeçtiği iddia ediliyor.

İki ülke arasında gerginliği artıran bir başka gelişme 29 Ocak’ta İran’ın orta menzilli balistik füze (Qadr) denemesi yapması oldu. Amerikan yönetimi bu gelişmenin, İran’ın nükleer başlık taşıyabilecek kapasitede füze denemesini yasaklayan nükleer anlaşma ile BM Güvenlik Konseyi’nin 2231 sayılı kararını ihlal ettiğini iddia etti ve konuyu BM Güvenlik Konseyi’ne taşıdı. İranlı yetkililer ise füze denemelerini doğruladı; fakat yapılan denemelerin nükleer anlaşmayı ihlal etmediğini savundu. 3 Şubat’ta Amerikan Hazine Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada bir kısmı Lübnan, BAE ve Çin’de faaliyet gösteren 12 şirket ile 13 İranlı kişinin yaptırım listesine eklendiği duyuruldu.

Bu arada Amerikan yönetiminden İran’a karşı sert demeçler verildi. Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn, füze denemesi ve Yemen sahili açıklarında Suudi savaş gemisine yönelik Husi saldırısı nedeniyle Beyaz Saray’ın “İran’ı resmen izlemeye aldığını” söyledi. Uluslararası toplumun bu zamana kadar İran’a fazla müsamahakâr davrandığını, BM Güvenlik Konseyi’nin acil bir toplantı yapıp sert bildiri yayınlaması ritüelinin yeterli olmadığını belirten Flynn, “İran’ın ABD ve dünya toplumuna karşı düşmanca ve saldırgan davranışlarına görmezden gelme dönemi bitti” dedi. Savunma Bakanı Mattis, İran’ı “dünyada en büyük terörizm destekçisi devlet” ve “Ortadoğu’da en büyük istikrarsızlaştırıcı güç” diye nitelendirdi. Başkan Trump, 3 Şubat’ta Twitterda yayınladığı mesajda “İran ateşle oynuyor. Başkan Obama’nın onlara karşı ne kadar ‘nazik’ olduğunu anlamıyorlar. Ben değilim!” dedi. Bir gazetecinin, askerî tedbirlerin ihtimal dahilinde olup olmadığı sorusuna “hiçbir ihtimal masanın dışında değildir” dedi. Trump, 5 Şubat’ta Fox TV’de katıldığı bir programda İran’ı “terörist devlet” diye andı; fakat askerî seçenekler hakkında konuşmayacağını belirtti.

İDMO’yu terörist örgüt ilan etmek ve yeni yaptırım tehdidiyle hem İran üzerinde hem de İran ile iş yapan üçüncü ülkeler üzerinde baskıyı artırmaya çalışan Trump, bölgesel düzeyde de İran karşıtı girişimler başlattı. Trump’ın hem nükleer anlaşmaya yönelik eleştirileri hem de İran’a karşı sert duruşu İran’ın bölgesel etkisinin artmasından rahatsız olan Ortadoğu ülkelerinde memnuniyetle karşılandı. İran meselesini diplomatik öncelik ilan eden İsrail Başbakanı Netanyahu, Trump ile görüşen ilk bölge lideri oldu. 15 Şubat’ta Washington’da bir araya gelen iki liderin el aldığı konulardan birisi “İran tehdidi” idi. Bu görüşmede Trump, nükleer anlaşmayı bir kere daha eleştirdi ve İran’ın nükleer silah elde etmesini önlemek için daha fazla şey yapacağını söyledi.

Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan Başkan Yardımcısı Michael Pence, “bugün, başta gelen terörizm destekçisi Ortadoğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam ediyor ve nükleer anlaşma sayesinde bu amaçla kullanabileceği yeni kaynakları var. Açık olayım; Başkan Trump, ABD, İran’ın ülkelerimizi, bölgedeki müttefiklerimizi, özellikle İsrail’i tehdit edecek kapasitede bir nükleer silaha ulaşmasına asla izin vermeyecektir” dedi.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil Cubeyr, Trump yönetiminin geleneksel Amerikan müttefikleri ile ilişkileri geliştirmeyi ve İran’ı sınırlamayı hedefleyen faaliyetlerini memnuniyetle karşıladıklarını belirtti. Trump’ın 29 Ocak’ta Kral Selman ile yaptığı telefon görüşmesinin ardından Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada “iki liderin bölgede güvenlik ve istikrara zarar veren ve diğer devletlerin işine karışanlara karşı birlikte mücadele edilmesi ve nükleer anlaşmanın tavizsiz bir şekilde uygulanması konusunda anlaştıkları” bildirildi. Savunma Bakanı Mattis, 1 Şubat’ta Riyad’ı ziyaret etti ve Suudi Savunma Bakanı Muhammed b. Selman ile görüştü. İki savunma bakanı, “İran rejiminin ve ajanlarının Ortadoğu’da müdahalelerine karşı olduklarını” belirtti.

İran’ın Cevapları
Trump’ın tehditkâr mesajlarına ilk cevap Ayetullah Hamanei’nin dış ilişkiler danışmanı Ali Ekber Velayeti’den geldi. Velayeti, “ABD’nin İran’a kıyasla askerî açıdan daha zayıf ülkelerde bile hedeflerine ulaşamadığını” belirterek ABD’nin seçeneklerinin ve imkânlarının sınırlı olduğunu söyledi ve İran’ın bu “tehditleri ciddiye almadığını” belirtti. Velayeti, İran’ın bölgesel politikalarının değişmeyeceğinin altını çizdi ve “ne pahasına olursa olsun askerî programlara özellikle füze savunma programına devam edeceğini” belirtti. Dışişleri Bakanı Muhammed Zarif ve Cumhurbaşkanı Ruhani, İran’ın füze teknolojisini geliştirmeye hakkı olduğunu savundu ve tehditlere boyun eğmeyeceğini ifade etti. İran lideri Hamanei, 7 Şubat’ta yaptığı konuşmada, “Amerika’nın gerçek yüzünü ortaya koyduğu için Trump’a müteşekkir olduklarını” söyledi. Zira, İran liderine göre düşman gerçek yüzünü gösterdi ve böylece düşman ile diyalog kurmaya çalışmanın anlamsızlığı açık bir şekilde ortaya çıktı.

ABD’den gelen tehditlere ve yeni yaptırım kararlarına karşılık İran bir dizi askerî tatbikat yaptı ve bu tatbikatlarda yeni füzeler denendi. Bu tatbikatlar sırasında askerî yetkililer, Amerika karşıtı sert ve hamasi açıklamalar yaptı. İDMO Kara kuvvetleri Komutanı General Muhammed Pakpour, “düşman, İran’ın savunma kapasitesini yanlış değerlendirir ve küçümserse yüzüne ağır bir tokat yer!” dedi.

Trump yönetiminin İran üzerindeki baskıyı bölgesel düzeyde artırma çalışmalarına karşılık İran, Filistin direnişini öne çıkardı. Hamanei, “Filistin intifadasının sürmesi” çağrısı yaptı. Hizbullah Lideri Nasrallah, Hizbullah’ın elindeki füzelerin “İsrail içinde nükleer tesislerin olduğu Dimona dâhil herhangi bir stratejik yeri vurabileceklerini” söyledi.

İran’ın bir başka cevabı da bölgesel işbirliği girişimlerini öne çıkarmak oldu. İran hükümeti bir süredir Suudi Arabistan ile uzlaşabilecekleri mesajı veriyor; ancak henüz karşılık bulduğunu söylemek zor. Bununla beraber İran ile Körfez ülkeleri arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi için Kuveyt Emiri’nin daveti üzerine İran Cumhurbaşkanı Ruhani, Kuveyt’i ziyaret etti. Ruhani, Körfez ülkelerinin çoğunun aksine İran ile iyi ilişkileri sürdüren Umman’a da gitti ve Sultan Kabus b. Said’i ziyaret etti. 

ABD-İran İlişkilerinin Sertleşmesi 
Trump yönetimi nükleer anlaşmayı iptal etmese de İran üzerinde baskıyı artırmaya kararlı görünüyor. Bu çerçevede İran’ın uluslararası terörizme destek verdiği, bölge ülkelerinin içişlerine karıştığı ve devlet dışı güçlere silah vererek bölgeyi istikrarsızlaştırdığı belirtiliyor. Nükleer anlaşmaya rağmen İran’ın hala nükleer silah peşinde olduğunu iddia eden Trump yönetimi, anlaşmanın tavizsiz bir şekilde uygulanmasını sağlamayı hedefliyor. İran üzerinde siyasi ve ekonomik baskıyı artırmak için yeni yaptırım seçenekleri üzerinde duruyor. 

Trump, İran üzerindeki baskıları bölgesel düzeyde de artırmaya çalışıyor. İlk değerlendirmeler, İran’ın başı çektiği bölgesel tehditlere karşı geleneksel Amerikan müttefikleri, İsrail, Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan vb. ülkelerle işbirliğini güçlendireceği yönünde. Bununla beraber Trump’ın Amerikan kaynaklarının ülke dışında harcanmasına karşı olduğu da malum. Diğer yandan Savunma Bakanı Mattis de “ABD’nin bölgedeki askerî varlığını artırmasına şimdi gerek olmadığını” söyledi. Dolayısıyla İran tehdidini engellemek için Amerikan yönetiminin doğrudan askerî çatışmaya girme ihtimali düşük görünüyor. İran karşıtı bir ittifak oluşturma çabalarının sonuç verip vermeyeceği de tartışmalı. Zira, Arap ülkeleri ile İsrail ve ABD arasında Filistin meselesinden 11 Eylül yasasına kadar bir dizi ihtilaf var ve bu ihtilafların çözümü konusunda henüz bir adım atılmış değil. Bununla beraber Trump yönetimi, bölgedeki müttefiklerini İran’a karşı cesaretlendirmeye devam edecektir. Bu durum bölgede mevcut çatışmaların derinleşmesine ve yeni sıcak çatışmaların ortaya çıkmasına neden olabilir.

ABD ile gerilimin yükselmesi ile İslam Devriminin yıldönümü kutlamalarının aynı zamana denk gelmesi, İran’da Amerikan karşıtı hamasi duyguların ve söylemlerin yükselmesine neden oldu. Ilımlı ve reformcu kimseler bile ulusal uzlaşma ve birlik çağrısı yaparken, hükümet kanadından sert ve güvenlikçi açıklamalar geldi. Dolayısıyla, ABD ile İran arasında Başkan Obama döneminde yaşanan göreceli iyileşme yerini yeniden sertleşmeye bıraktı. İki ülke ilişkileri yeniden gerilirken aralarında diyalog kanallarının yokluğu dikkat çekiyor. Zira Obama döneminde Zarif ile Kerry sık sık görüşüyor ve gerilimin artmasını önlüyorlardı. İran Meclisi Milli Güvenlik Komitesi üyesi Cevad Kerimi Kuddusi, Zarif’in yeni Amerikan Dışişleri Bakanı Tillerson’a mektup yazdığını ve görüşmelerin sürdürülmesini istediğini iddia etse de İran Dışişleri Bakanlığı bu iddiayı yalanladı. Ruhani’nin Umman ziyareti bu açıdan dikkate değer. Zira Sultan Kabus, nükleer anlaşma öncesinde İran ile ABD arasında aracılık yapmasıyla dikkat çekmişti. Sultan Kabus’un Trump ile iyi ilişki içinde olduğu gerçeği dikkate alınarak, Umman’ın tekrar iki ülke arasında arabuluculuk yapma ihtimali tartışılsa da henüz net bir bilgi yok. 
 
Bu yazı “Trump’ın Başkanlığında ABD-İran İlişkileri” başlığıyla Ortadoğu Analiz Dergisi'nde yayınlanmıştır.
http://www.orsam.org.tr/files/OA/79/11_bayramsinkaya.pdf 

Tahran’da IŞİD Saldırısı

Tahran’da IŞİD Saldırısı

2017-06-09

7 Haziran Çarşamba günü, sabahın erken saatlerinde İran Meclisi’ne ve 1979 Devrimi’nin lideri ve İslam Cumhuriyeti rejiminin kurucusu Ayetullah Humeyni’nin anıtmezarına iki terörist saldırı düzenlendi. Uzun namlulu tüfekler, tabancalar ve intihar yelekleri ile Meclis’in idari binalarından birine giren dört kişiden birinin kendisini patlattığı, üçünün güvenlik güçleri ile çıkan çatışmada öldürüldüğü bildirildi. Humeyni’nin anıtmezarına saldıran iki kişiden birinin üzerindeki bomba düzeneğini patlattığı, birinin de vurulduğu belirtildi. İki saldırının sonunda 17 kişi hayatını kaybetti, 40’tan fazla kişi yaralandı.
Çok uzun bir aradan sonra Tahran’da ilk defa meydana gelen terör saldırılarının sorumluluğunu IŞİD üstlendi. Daha meclis binasındaki çatışma sürerken IŞİD’in sözde haber ajansı Amaq, saldırganların baskın sırasında çektiği kısa bir görüntü yayınladı.  Sağlıklı bilgilerin olmadığı ve şüpheciliğin had safhada olduğu durumlarda olduğu gibi İran’da terör saldırısından sonra çok sayıda komplo teorisi ortaya atıldı ve çözümlemelerle komplo teorileri iç içe geçti.
Teoriler...
Öncelikle, güvenlik tedbirlerinin son derece yoğun olduğu başkent Tahran’da, en çok korunduğu varsayılan yerlerden meclis binasına ve anıtmezara silahlı ve bombalı saldırının nasıl yapılabildiği sorgulandı. Saldırganların hedef seçimi ve eylem tarzı tartışıldı. Bazı kişiler de İran’da cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası şekillenen siyasi dengelere ve çekişmelere, özellikle Devrim Muhafızları ile Ruhani hükümeti arasındaki gerginliklere ve farklılıklara dikkat çekti. Ayrıca, hem Meclis Başkanı Ali Laricani’nin hem de İran Rehberi Ayetullah Ali Hamanei’nin yaptıkları ilk açıklamalarda saldırıları ‘önemsiz bir kaç olay’ diye nitelemesi ilginç bulundu.
Bazı kişiler terör saldırılarını IŞİD’in üstlenmesine rağmen saldırılarla Trump yönetiminin   İran’a yönelik politikaları arasında ilişki kurdu. Nitekim İran karşıtı duruşuyla öne çıkan ABD Başkanı Donald Trump, 21-22 Mayıs’ta Suudi Arabistan ve İsrail’e yaptığı ziyaretlerde terör örgütlerini desteklemek ve Ortadoğu’yu istikrarsızlaştırmakla itham ettiği İran rejiminin izole edilmesi gerektiğini söylemişti. Keza Tahran’daki saldırıların, El-Kaide lideri Usame Bin Ladin’in öldürüldüğü operasyonda etkili rol oynadığı iddia edilen Michael D’Andrea’nın CIA’de İran ile ilgili dosyanın başına geçirilmesinden kısa bir süre sonrasına denk gelmesine dikkat çekildi. Devrim Muhafızları, yayınladığı bildiride terör saldırısının ABD Başkanı Trump’ın bölgede ‘gerici’ hükümetlerin liderlerinin buluşmasından kısa bir süre sonra gerçekleştiğini hatırlattı; terör saldırısında bu ülkelerin payının olduğunu iddia etti. Devrim Muhafızları Komutan Vekili General Hüseyin Selami, televizyona verdiği mülakatta terör saldırısının Suudi Arabistan, İsrail ve ABD arasında yapılan, İran’ın gücünü kırmaya yönelik ortak projenin bir sonucu olduğunu iddia etti. 
Terör saldırısının ardından İran’dan gelen açıklamaların çoğu Suudi Arabistan’ı hedef aldı. Zira, Suudi Arabistan Savunma Bakanı ve Veliaht Vekili Prens Muhammed bin Selman, 2 Mayıs’ta yayınlanan televizyon konuşmasında İran’ın ülkesine yönelik bir savaş yürüttüğünü iddia etmiş, ama ‘Suudi Arabistan’ın oturup savaşı beklemek yerine çatışmayı İran’a taşıyacağını’ söylemişti. Dışişleri Bakanı Adil el-Cubeyr de 7 Haziran’da, saldırıdan saatler önce el-Arabiya televizyonunda  yaptığı konuşmada İran’ın bölgedeki müdahaleleri ve terörizme desteği nedeniyle cezalandırılması gerektiğini söylemişti. İran’ın BM’deki Büyükelçisi Gulamali Hoşru, Güvenlik Konseyi’ne yazdığı mektupta Prens Muhammed’in ve Cubeyr’in konuşmalarını hatırlattı ve saldırıların bu açıklamalardan kısa bir süre sonra gerçekleştiğine dikkat çekti.
Dışişleri Bakanı Zarif, twitter’da yayınladığı mesajda dolaylı olarak Suudi Arabistan’ı hedef aldı: ‘Terör destekçisi despotlar savaşı bizim ülkemize getirmekle tehdit etti. Kuklaları, ustalarının en çok nefret ettiği şeye, demokrasinin merkezine saldırdı.’ İran Rehberi Hamanei saldırının kurbanlarına başsağlığı dileyen bir mesaj yayınladı. Mesajda, terör saldırısının, ‘emperyalizmin ajanlarının büyük İran milleti ve devrimler ile bağlantılı her şeye karşı düşmanlığını’ ortaya koyduğunu belirtti. Mesajın devamında, ‘saldırının en kesin sonucu, Amerikan hükümetlerine ve Suudi Arabistan gibi bölgedeki kuklalarına yönelik nefretin artmasından başka bir şey olmayacak’ dedi.
Suudi Arabistan’a yönelik sert eleştirilere rağmen İstihbarat Bakanı Mahmud Alavi, ‘saldırının arkasında Suudi Arabistan’ın olduğunu söylemek için henüz erken olduğunu,’ konu üzerinde çalışmalarının sürdüğünü belirtti. Suudi Arabistan ile Suriye’de ve Irak’taki terör örgütleri arasındaki ilişkinin açık olduğunu iddia eden Alavi, ‘şu aşamada saldırılarda Suudi Arabistan’ın payının olduğuna dair ellerinde bir kanıt olmadığını’ söyledi.
IŞİD – İran Karşılaşması
Tahran’daki terör saldırılarını hizipler arası mücadele, İran-ABD ilişkileri veya bölgesel gelişmeler çerçevesinde açıklamaya çalışan iddialar, saldırıyı IŞİD’in gerçekleştirdiğini ya ikinci plana atıyor veya IŞİD ile ABD ve diğer bölge ülkeleri arasında ilişki olduğunu ima ediyor. Halbuki IŞİD’in ideolojik olarak varlık sebeplerinden birisi, ‘rafızi’ ve ‘Safevi İran’a karşı durmak ve Şiilere karşı mücadele etmek. Keza İran, sınırlarının ötesinde terörizme karşı savaş verdiğini iddia ediyordu. Bununla beraber, İran’ın Ortadoğu politikasına ve IŞİD’e şüpheyle bakan görüş, bu zamana kadar İran’da etkili bir IŞİD saldırısı olmamasına dikkat çekiyor ve IŞİD’in İran’da neden eylem yapmadığını sorguluyordu. İran’ın merkezi Tahran’da, İran rejimi için sembolik değere sahip iki mekanda meydana gelen bu saldırılar, İran’ın IŞİD saldırılarından muaf olmadığını ortaya koydu. 
Tahran saldırısı, IŞİD’in İran’da gerçekleştirdiği ilk etkili saldırı olsa da ilk teşebbüsü değildi.

İstihbarat Bakanı Alavi ‘son iki yılda yüzden fazla terör saldırısının engellendiğini’ belirtti. 
IŞİD,  Mart ayının başında yayınladığı Farsça video mesajında İran’ın Sünni azınlığa karşı ayrımcılık yaptığını ileri sürmüş ve ‘Sünnilerden Şii İran rejimine karşı ayaklanmasını’ istemişti. 
Ayrıca, dışarıdan gelen tehditlerden ayrı olarak İran’da etnik-sekteryen nedenlerle huzursuz olan bir kesim var. Açık siyasal örgütlenmenin mümkün olmadığı ortamda silahlanan bazı etnik-sekteryen gruplar bu zamana kadar çeşitli saldırılar gerçekleştirmişti. Öte yandan bir müddettir IŞİD, İran’da huzursuz olan Kürt, Beluç ve Arap ‘Sünni kesimlere’ erişmeye çalışıyor ve onlar arasından eleman devşiriyordu. Nitekim Tahran saldırısını gerçekleştirenlerin tamamının, IŞİD tarafından devşirilip Irak ve Suriye’de örgüt adına çatışan İran vatandaşları olduğu ortaya çıktı.
Tahran saldırısı, faillerinden ve sebeplerinden bağımsız olarak İran içinde güvenlikçi politikaların ve güvenlik kurumlarının öne çıkmasına neden olacak. İran’ın bölge politikasında ise pek bir değişiklik olması beklenmiyor. Hamanei, saldırıdan sonra yaptığı açıklamada, İran’ın yoluna devam edeceğini, terörist saldırının yalnızca İran milletinin kararlılığını artıracağını söyledi. Nitekim, İran’ın bölgesel politikalarını savunan Hamanei, ‘eğer İran bölgede terörizm ateşine karşı durmasaydı daha ciddi problemlerle karşılaşabilirdi’ dedi. Dolayısıyla, İran yönetiminin Tahran saldırısını, homurtu düzeyinde olsa da ülke içerisinde Ortadoğu politikasına yönelik  eleştirileri zayıflatmak ve bölge politikalarının ‘meşruiyetini’ güçlendirmek için kullanması muhtemeldir.  

http://orsam.org.tr/index.php/Content/Analiz/5119?s=orsam|turkish 

Suriye’de Federalizm, PYD ve İran’ın Müphem Tavrı

Suriye’de Federalizm, PYD ve İran’ın Müphem Tavrı

2017-04-04

Suriye’de rejim ile muhalifler arasındaki çatışmaların yaygınlaşmasından sonra Esad yönetimi ülkenin kuzeyinde Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bazı bölgelerden askerlerini çekti. Böylece Temmuz 2012’den beri Suriyeli Kürtler kendi kendilerini yönetme deneyimi kazanmaya başladı. Kısa bir süre sonra PYD kontrolünde  ‘özerk’ ‘kanton’ yönetimleri kuruldu. PYD zamanla ‘IŞİD’e karşı mücadele’ adı altında Suriye içinden ve dışından çeşitli aktörlerle ittifak ilişkisi kurdu. PYD’nin silahlı gücü YPG ise gerek ABD ve Rusya’nın destekleri, gerekse rejimle işbirliği sayesinde sahadaki gücünü pekiştirdi ve kontrol ettiği alanları genişletti.Geçen yıl Şubat ayında dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Senato’da yaptığı konuşmada  geçiş yönetiminin kurulamaması durumunda Suriye’yi bir arada tutmanın çok zor olacağını ve ‘B planı’nın gündeme gelebileceğini söyledi. Ardından Rus Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergei Riyabkov, ‘eğer taraflar Suriye’nin geleceği hakkında federal bir sistemde uzlaşırlarsa buna kimse itiraz etmez’ dedi. Benzer fikirler BM Genel Sekreteri Stefan de Mistura tarafından da dile getirildi. Böylece Suriye’de federal sisteme geçiş tartışmaları başladı. Suriye hükümetinden ve bazı bölge ülkelerinden gelen olumsuz tepkilere rağmen PYD ve müttefikleri 16 Mart 2016’da, Rimelan’da ‘Rojava ve Kuzey Suriye Demokratik Birliği’ adı altında federal bir bölge kurulduğunu ilan etti. Federal bölge ilanını hiçbir aktör resmen tanımasa da hem Esad rejimi, hem ABD, hem de Rusya PYD-YPG ile işbirliğini sürdürdü. Hatta Fırat Kalkanı operasyonu çerçevesinde El-Bab’ta kontrolün sağlanmasından sonra  Menbiç’e yönelen Türk askeri unsurları ile müttefiklerinin durdurulmasında bu işbirliği etkili oldu. Peki, Suriye rejimi üzerinde en etkili aktörlerden birisi olan İran bu süreçte nerede duruyor?
İran, Suriye’deki federalizm tartışmaları karşısında ya önceliklerinin farklı olması nedeniyle konuya ilgisiz kaldığından veya bilinçli olarak kararsız, ikircikli bir tavır sergiliyor. Bir yandan, federalizmin Suriye krizinin çözümüne bir katkı sağlamayacağını iddia ediyor ve mütemadiyen Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasından dem vuruyor. PYD lideri Salih Müslim, İran’ın federalizme sert şekilde direndiğini söylüyor. Diğer yandan sahadaki müttefiki Rusya’nın Kürt federal veya özerk bölgesinin ebeliğine soyunması ve PYD ile işbirliğini sürdürmesi karşısında sessiz kalıyor. Üstelik Esad rejimi ile PYD  arasındaki girift ilişkiler, İran’ın tavrının anlaşılmasını zorlaştırıyor.
İran’ın bu müphem tavrı birbirinden farklı, hatta zıt değerlendirmelere sebep oluyor. Bir yaklaşıma göre İranbir müddettir bölgesel meselelerdePKK ile işbirliği içinde. Uzun bir süreden beri kendisiyle birlikte hareket eden KYB’nin yardımıyla Esad rejimi ile PKK’nın Suriye kolu olan PYD arasında bir anlaşma yapılmasını sağladı. Buna göre Esad, PYD’nin muhalefete katılmaması ve Esad karşıtı gösterileri bastırması karşılığında Suriye’nin kuzeyini PYD’ye teslim etti. PYD’nin rakibi olan Suriye Kürt Ulusal Meclisi (ENKS) üyesi Nuri Brimo’nun ifadesiyle PYD, ‘Esad’ın ve İran’ın jandarması’na dönüştü. Dolayısıyla PYD’nin özerklik veya federal bölge ilanı aslında İran’ın bilgisi ve kontrolü dışında değil. Bilakis hem ‘tekfirci hareketlere’ karşı mücadele, hem de Türkiye’nin bölgede nüfuz kazanmasını önlemek amacıyla İran ve rejim PYD’ye destek veriyor.
Öte yandan İran medyasında Suriye Kürtlerine, özelde PYD’ye karşı bir sempati olduğu görülüyor. Bu sempatinin birinci nedeni PYD’nin ‘tekfirci teröristlere’ karşı mücadelede ‘etkili’ bir aktör olarak ortaya çıkması. İkincisi ‘ırkçı-milliyetçi’ hislerle ‘İrani bir kavim olan Kürtler’le dayanışma duygusu yaygın. Ayrıca stratejik mülahazalarla, gelecekte Kürtlerin desteğini kazanabilmek için bölgedeki Kürt hareketleri ile iyi ilişkiler geliştirilmesi savunuluyor.Dolayısıyla İran ile PYD/PKK arasındaki ilişkiler sadece mevcut şartların zorlamasıyla değil, İran’ın stratejik kaygıları tarafından şekillendiriliyor.
İkinci yaklaşıma göre ise İran, PYD’nin özerklik çabalarından rahatsız. Bunun başlıca nedeni özerklik ve federal bölge tartışmalarının Suriye’nin parçalanmasına yol açacağı endişesi. İranlı analist Ali Akbar Mohtadi’nin ifadesiyle ‘Suriye’yi direniş ekseninden koparamayan düşman, şimdi onu parçalamaya çalışıyor.’ Bu çerçevede yapılan değerlendirmelerde Kürtlerin özerklik çabalarına en büyük desteği ABD ve İsrail’in verdiğine işaret ediliyor. Ayrıca, Kürtlerin özerkliğinin Ortadoğu siyasi coğrafyasında deprem yaratmasından ve bunun dalgalarının İran dahil bütün bölge ülkelerini olumsuz etkilemesinden endişe ediliyor.
PYD’nin özerklik  çabalarından rahatsız olan İran bir taraftan Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması çağrısı yaparken diğer taraftan Türkiye ile işbirliğini artırdı. Suriye’de federalizm tartışmalarının başlamasından kısa bir süre sonra, 3-4 Mart’ta dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, Tahran’a resmi ziyarettebulundu. Bu ziyaret sırasında Davutoğlu, ‘bölgenin kaderinin dış güçlere bırakılmaması’ çağrısında bulundu. 19 Mart’ta İstanbul’da Zarif ile bir araya gelen Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, PYD’nin federal bölge ilanını sert şekilde eleştirdi ve ‘Suriye’yi bölmek istiyorlar. Biz İran ile birlikte Suriye’nin toprak bütünlüğünü destekliyoruz’ dedi.Ağustos 2016’da İran ve Türk dışişleri bakanlarının karşılıklı ziyaretlerinden kısa bir süre sonra başlatılan Fırat Kalkanı harekatı, Suriyeli Kürtlerin özerklik arayışından rahatsız olan Ankara ve Tahran’ın işbirliğinin yansıması olarak değerlendirildi.
Ne var ki Türkiye ile İran arasındaki işbirliği arayışları uzun sürmedi. Bir kere İran federalizm tartışmaları karşısındaki müphem tavrını sürdürdü. İkincisi, Türkiye’nin bölgedeki askeri operasyonunu sert şekilde eleştirdi.Ayrıca, PKK ile ilişkisini sürdürdü ve rejim ile PYD arasında işbirliğinin sürmesini sağladı. Mesela, Kasım 2016’da Basnews’te yer alan bir haberde İran Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin sık sık PKK liderleriyle bir araya geldiği iddia edildi. Keza, Rojava Bağımsız Kürtler Birliği Üyesi Azad Osman, Suriye rejiminin üst düzey yetkilileri, İran Devrim Muhafızlarından bazı subaylar ile bölgedeki PKKlıların Mart 2017’de Rimelan’da bir toplantı yaptıklarını ve bu toplantıda Menbiç’in Suriye ordusuna teslim edilmesinin görüşüldüğünü iddia etti.
İran, Suriye’de 2011 öncesine dönülmesinin, yani merkezi hükümetin bütün ülkede kontrolü sağlamasının artık imkansız olduğunu düşünüyor. Fakat bölgede sınırların değişmesinden ve siyasi yapıların kendi kontrolü dışında şekillenmesinden endişe ediyor.Bu nedenle Suriye’de federalizm tartışmaları karşısında bilinçli olarak müphem bir tavır sergiliyor. İran’ın Suriye’nin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün korunması çağrıları gerçekten özerkliğe veya federasyona karşı olduğu anlamına gelmiyor. Nitekim İran, 2005’te Irak’ta anayasa yapım sürecinde federal sistemi destekleyen ender bölge ülkelerinden birisiydi. Aynı şekilde Suriyeli Kürtlerin bağımsızlığa varmayan, yani Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruyacak şekilde, özerklik veya federasyon girişimlerine destek verebilir.
http://orsam.org.tr/index.php/Content/Analiz/5094?s=orsam|turkish

Halep’in “Düşüşü” ve İran

Halep’in “Düşüşü” ve İran 

2017-02-06

13 Aralık 2016’da Esad yönetimine bağlı güçler ile müttefiklerinin Halep’in doğusunda kontrolü ele geçirdiği ilan edildi. Rusya’nın BM Temsilcisi Vitaly Churkin, Suriye ordusunun isyancıların elindeki bölgelerde kontrolü yeniden sağladığını ve isyancı savaşçıların kentten ayrılması için bir anlaşmaya varıldığını söyledi. Böylece, Temmuz 2012’den beri Halep’in bir kısmını ellerinde bulunduran silahlı muhalif gruplar şehirden çekilmek zorunda kaldı. Bu gelişme muhalifler ve onların destekçileri tarafından Halep’in “düşüşü”, Esad yönetiminin destekçileri tarafından “Halep’in kurtuluşu” olarak görüldü. Suriye iç savaşının sonu olmasa da Halep’in “düşüşü”, Esad’ın Suriyeli ve bölgesel destekçilerini bir hayli heyecanlandırdı.
Halep’in “düşüşü”, krizin başından beri kararlı bir şekilde Esad yönetiminin arkasında duran ve ona her türlü desteği veren İran yönetimini de mest etti. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Halep’in “kurtarılması” nedeniyle “Suriye hükümetini” tebrik etti. Meclis Başkanı Ali Laricani, Halep’in kurtuluşunun “terörizme karşı mücadele dönüm noktası” olduğunu söyledi. İran Rehberi Ayetullah Ali Hamaney’in dış ilişkiler danışmanı ve İran’ın Arap dünyası ile ilişkilerinin şekillenmesinde etkili bir rol oynayan Ali Ekber Velayeti ise “Halep’in kurtarılmasının bundan sonra atılacak adımlar için başlangıç” olduğunu söyledi. Diğer İranlı yetkililer de Suriyeli muadillerini arayarak “terörizme karşı mücadelede elde edilen bu başarı”dan dolayı Suriye halkına ve hükümetine tebriklerini sundu. Cuma hutbelerinde Suriye’de Batılıların ve Siyonistlerin “emperyalist emellerine karşı direnişi” ve “terörizmle mücadelede elde edilen başarıları” öven konuşmalar yapıldı.
İran’da Zafer Sarhoşluğu
İran’ın Suriye rejim güçlerinin muhalifler karşısında elde ettiği başarıdan dolayı bu denli mest olmasının çeşitli nedenleri var:
Birincisi, bu savaş İran’ın müttefikinin yalnızca kendi imkânlarıyla yürüttüğü bir savaş değildir. Devrim Muhafızları’nın eski komutanı ve Hamaney’in askerî işlerden sorumlu danışmanı Yahya R. Safavi’nin ifadesiyle “Halep’in teröristlerden temizlenmesinde İran, Rusya, Suriye ve Hizbullah ittifakı” önemli bir rol oynadı. İran, Suriye ordusuna verdiği askerî danışmanlık ve lojistik desteğin yanı sıra Esad yanlısı Milli Savunma Güçleri’nin teşkilatlanmasında, eğitiminde ve idaresinde etkili oldu. Ayrıca, Lübnan Hizbullahı’nın yanı sıra Irak’tan, Afganistan’dan ve Pakistan’dan Şiî milisleri seferber ederek Seyyide Zeyneb Türbesi’ni koruma adına Suriye’de değişik cephelere sürdü. Hatta İran’ın yurtdışı operasyonlarında görev alan Kudüs Gücü ve Devrim Muhafızları Ordusu subaylarının yanı sıra düzenli ordudan bazı birlikler de çatışmak üzere Suriye’ye yerleştirildi. Hatta bazı muhalifler kendileriyle savaşan esas gücün Esad rejimine bağlı güçlerden ziyade İran’a bağlı güçler olduğunu iddia etti. İran bu uğurda ağır kayıplar da verdi. Yüzlerce milis ve askerin yanı sıra Hüseyin Hemedani gibi İran’ın sahadaki askerî operasyonlarını yürüten çok sayıda tecrübeli general Suriye’de hayatını kaybetti. Ekim 2015’te öldürülen Hemedani’den sonra Suriye’deki İran operasyonlarının komutasını Tuğgeneral Cevad Gafari’nin aldığı belirtiliyor. Dolayısıyla Halep’te elde edilen “başarıda” İranlılar kendilerine büyük bir pay biçmektedir.
Esad yönetimine verilen askerî desteğin yanı sıra İran’ın siyasi ve diplomatik çabaları da Suriye’de bugün gelinen noktada etkili oldu. Nitekim, Rusya’nın Eylül 2015’te çatışmalara müdahil olması sahada askerî dengeleri rejim lehine değiştirdi. Bazı çevrelerde Rusya’nın müdahalesinde İran’ın etkili olduğu iddia ediliyor. Nitekim, Suriye’de krizin başlamasından beri Esad yönetiminin desteklenmesi ve “terörizme karşı mücadele” ortak noktasında buluşan Tahran ile Moskova arasında koordinasyon vardı. Geçtiğimiz yıl zarfında iki ülke arasındaki ilişkiler biraz daha derinleşti. Haziran 2016’da İran, Suriye ve Rusya savunma bakanları Tahran’da bir araya geldi. Ekim 2016’da üç ülkenin dışişleri bakanları Moskova’da üçlü toplantı yaptı. İran ile Rusya, Halep’teki son çatışmalar sırasında da sürekli temas halinde oldu. Rusya Devlet Başkanı Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Alexander Lavrentiev, Suriye ordusunun Halep’te kontrolü sağlamasından kısa bir süre öncesinde ve sonrasında Tahran’daydı. Lavrentiev, Tahran’da Velayeti’nin yanı sıra İran’ın Milli Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri, aynı zamanda Rusya ve Suriye ile askerî, siyasi, güvenlik işbirliği koordinatörü Tuğamiral Ali Şamhani ile görüştü.
İkincisi, Esad yönetiminin Halep’te kontrolü sağlaması, İran’ın Esad’ın geçiş sürecinin bir parçası olması gerektiği yönündeki pozisyonunu güçlendirdi. Gerçi bir süreden beri bölgesel ve küresel aktörlerin çoğunun Suriye’deki önceliği değişmiş, Esad yönetiminin devrilmesinden ziyade IŞİD ve el-Nusra’nın temsil ettiği aşırılıkçılık ve terörizmle mücadele vurgusu öne çıkmıştı. Şimdi silahlı muhaliflerin Halep’ten çekilmesi, İran ile Rusya’nın hem sahadaki konumunu hem de uluslararası müzakerelerdeki savlarını güçlendirdi.
Halep’te elde edilen neticeden İranlıların mest olmasının bir başka nedeni ise onların Suriye’deki mücadeleye yükledikleri özel anlam. İranlıların birçoğu Halep’in muhaliflerden geri alınmasını sadece “isyancıların ve teröristlerin” değil, muhalifleri destekleyen bölgesel aktörler ve ABD’nin yenilgisi olarak görüyor. Sahadaki gelişmelerin böylesi bir bölgesel bir perspektiften değerlendirilmesi, İranlı yetkililerin bir kısmını, özellikle askerî yetkilileri zafer sarhoşu yaptı.
Devrim Muhafızlarının eski komutanı Safavi, “Halep’in kurtuluşunun ardından yakında Musul’un da alınacağını” söyledi ve İran, Rusya, Suriye ve Hizbullah ittifakının elde ettiği zaferlerin “İran’ın siyasi ağırlığını artırdığını” belirtti. Safavi, “ABD, İran’ın Batı Asya’nın en büyük gücü olduğunu gördü” dedi ve yeni ABD Başkanı Trump’ın “İran’ın bölgenin bir numaralı gücü olduğunu” aklında tutmasını söyledi. Devrim Muhafızları Komutanı Yardımcısı Hüseyin Selami, “küresel emperyalizmin aşırı isteklerine karşı duran İran’ın kılıçlarının Tahran’dan Akdeniz’in kıyısına kadar uzandığını” söyledi. Selami, “Halep’in kurtuluşu İslam ordusunun başarısının ilk adımıdır. Allah’ın izniyle, Musul’un, Yemen’in ve Bahreyn’in kurtuluşu da yakında olacaktır” dedi. Devrim Muhafızları Sözcüsü Ramazan Şerif, Halep’in kurtuluşunun, “Musul’un da kurtuluşuna ve Yemen ve Bahreyn buhranlarının çözümüne zemin hazırlayacağını” savundu. Devrim Muhafızları ile bağlantılı Javan gazetesinde Mohammad Babaei tarafından kaleme alınan yazıda, “savaşın sonunda bütün Ortadoğu’da İran’ın liderliğinde yeni bir sayfa açılacağı” ileri sürüldü.

İran Dış Politikasında Müzakere ve Mücadele
İranlı hükümet yetkilileri ve diplomatlar başından beri yaptıkları çeşitli açıklamalarda Suriye krizinin askerî yollardan çözülmesinin mümkün olmadığını, diplomatik ve siyasi çözüm bulunması gerektiğini söyledi. Sesi oldukça cılız çıkan küçük bir kesim de Esad yönetimine verilen kayıtsız desteği zaman zaman eleştirdi. Bu eleştirilere ve siyasi çözüm çağrılarına karşılık neo-muhafazakâr kesim ve Devrim Muhafızları, Suriye meselesinde tek çözümün “direniş ve mücadele” olduğunu savundu. Son olarak Velayeti, Kasım 2016’da katıldığı bir televizyon programında ABD ile Suriye krizi dâhil bölgesel meseleler üzerinde müzakere yapılmasını isteyenleri “Amerika’nın düşman doğasının farkında olmamakla” eleştirdi.
Neo-muhafazakâr kesim ve Devrim Muhafızları, Halep’in kurtuluşunu “direnişin ve mücadelenin” başarısı olarak gördü. Tahran Cuma İmamı Ayetullah Muhammed İmam-i Kâşânî, 16 Aralık’ta verdiği vaazda, –İran’ın nükleer anlaşmayla ilgili bütün yükümlülüklerini samimiyetle yerine getirdiği, buna karşılık ABD’nin ambargoları uzatarak anlaşmayı ihlal ettiği hatırlattıktan sonra– konuyu Halep’e getirdi. Suriye milletini ve ordusunu Halep’in kurtuluşu nedeniyle tebrik eden İmam-i Kâşânî, Halep’te zaferin direniş sayesinde kazanıldığını söyledi. Kum Cuma İmamı Ayetullah Haşim Hüseyin-i Buşehrî “Halep’in kurtuluşu, teslim olmanın veya sonuçsuz müzakerelerin değil, mücadeleye dayanmanın şerefli bir örneğidir” dedi.
Ağustos 2013’te Hasan Ruhani “itidalli dış politika” söylemiyle İran cumhurbaşkanı olduğunda birçok gözlemci İran’ın hem Suriye krizi başta olmak üzere bölgesel meselelerde hem de nükleer meselede daha uzlaşmacı bir tutum almasını beklemişti. Fakat bu dönemde İran nükleer meselenin çözümünde müzakere yolunu, Suriye meselesinde ise “direniş” yolunu seçti. Müzakere süreci başlangıçta olumlu sonuç verdi ve nükleer anlaşma yapıldı. Fakat, son zamanlarda nükleer anlaşmanın uygulanmasında karşılaşılan problemlerden ötürü ve Amerikan yaptırımlarının sürmesi nedeniyle İranlı yetkililer ABD’yi anlaşmayı ihlal etmekle suçluyor. ABD’ye yönelik bu suçlamaların artması, müzakere yoluyla nükleer meselenin çözümünü savunan Ruhani hükümetinin elini zayıflatmaktadır.
Nükleer anlaşmanın uygulanmasında karşılaşılan problemler İran dış politikasında “müzakere” seçeneğini zayıflatırken Esad yönetiminin Halep şehrinde kontrolü yeniden sağlaması, “direniş ve mücadele” yönteminin başarısı olarak görülüyor. İranlı neo-muhafazakârlar ve askerî yetkililer zafer sarhoşluğu içinde Halep’te “direniş ve mücadele” ile elde edilen “başarının” başka cephelerde de tekrarlanacağı konusunda kendilerinden emin. Hatta bu sürecin sonunda bütün Ortadoğu’da İran’ın en büyük ve en etkili güç olacağını düşünüyorlar. Dolayısıyla, Halep’te elde edilen sonuçtan hareketle İran’ın, bundan sonra bölgede askerî ve siyasi açıdan daha agresif hareket etmesi beklenmektedir.
http://orsam.org.tr/index.php/Content/Analiz/5063?s=orsam|turkish 

2011’den Astana’ya: Suriye Politikasının İran’a Maliyeti

2011’den Astana’ya: Suriye Politikasının İran’a Maliyeti

2017-01-24

İran, Suriye’de rejim karşıtı gösterilerin başlamasından beri Esad yönetiminin yanında durdu. Başlangıçta bazı İranlı yetkililer arasında Suriye’deki gösterilerin niteliğine ve Esad yönetiminin tutumuna yönelik ortaya çıkan görüş ayrılıkları kısa sürede yerini Esad’ın arkasında durulmasını öngören politikaya bıraktı. Haziran 2011’de İslam Devrimi Rehberi Ayetullah Hameney, dışarıdan tertip edildiğini, Amerikan ve İsrail menfaatlerine hizmet ettiğini iddia ettiği muhalif gösteriler karşısında Suriye rejiminin yanında duracaklarını duyurdu.
İran’ın Esad yönetimine verdiği desteğin mahiyeti ve söylemleri zamanla değişse de bu politikanın esası değişmedi. Esad yönetiminden siyasi desteğini hiç çekmeyen İran’ın rejime verdiği askeri ve ekonomik desteğin kapsamı giderek genişledi.
Esad yönetimine destek
İran’ın desteği başlangıçta rejim karşıtı gösterilerin bastırılmasında Suriye güvenlik güçlerine danışmanlık hizmeti verilmesi ve teknik destek sağlanmasıyla sınırlıydı. Silahlanan muhalifler ile rejim arasında çatışmaların şiddetlenmesi üzerine İran çatışmaların doğrudan veya dolaylı tarafı olmaya başladı. Suriye güçlerine ‘askeri danışmanlık’ yapma adına bu ülkede bulunan İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’na (İDMO) bağlı Kudüs Gücü’nden subayların sayısı giderek arttı.
2013’ün başlarından itibaren Lübnan Hizbullah’ı İran’ın teşvikleriyle rejim güçlerinin yanında aktif olarak çatışmaya başladı. Ayrıca Irak, Afganistan ve Pakistan’dan Şii milisler Seyyide Zeyneb türbesini koruma adına seferber edildi ve rejim güçlerine destek verdi. Rejim güçlerinin kontrolü sağlamada yetersiz kalması üzerine İran yönetimi Eylül 2015’ten itibaren Suriye’deki askeri varlığını biraz daha artırdı; gönüllü milisler ve düzenli orduya bağlı 65. Hava İndirme Tugayı gibi özel birlikler Suriye’ye sevk edildi.
İran’ın Suriye’de ne kadar askerinin bulunduğu tam olarak bilinmiyor. 2015 yılının ortalarına kadar 2 bin civarında İranlı savaşçının Suriye’de olduğu tahmin ediliyordu. Fakat yukarıda ifade edildiği gibi son bir yıl içerisinde İranlı savaşçıların sayısı artırıldı. İran rejiminin muhalifi Ulusal Direniş Konseyi’nin (Halkın Mücahitleri Örgütü - HMÖ) Eylül 2016’da yayınladığı bir rapora göre Devrim Muhafızları’ndan 8-10 bin, düzenli ordudan 5-6 bin asker Suriye’de konuşlandırılmış vaziyette. Aynı raporda 7-10 bin Hizbullah militanının yanı sıra 20 bin Iraklı, 15-20 bin Afgan, 5-7 bin Pakistanlı, Filistinli ve diğer yerlerden militanın İran’ın kontrolü altında Suriye’de savaştığı iddia edildi. HMÖ’nün verdiği bu rakamlar abartılı olabilir; fakat İran’ın bu konuda şeffaf olmaması, spekülasyonların önünü açıyor.
Askeri kayıplar ve ekonomik maliyet
İran, Suriye’deki askeri operasyonlarını yöneten Hasan Şâteri ile onun yerini alan Hüseyin Hemedani dahil 30’dan fazla generalini ve çok sayıda askerini çatışmalarda kaybetti. Şehitler Vakfı Başkanı Muhammed Ali Şehidi Mahallati 22 Kasım 2016’da yaptığı açıklamada ‘türbenin savunulması için [Suriye’de] şehit olan İranlıların sayısının bini aştığını’ belirtti. Halkın Mücahitleri Örgütü’nün iddiasına göre sadece Devrim Muhafızları’nın kaybı 1500 civarında. İran’ın komutası altında savaşan yabancı Şii savaşçıların kayıpları toplamda 10 binden fazla. Askeri kayıplar konusunda da net bir bilgi yok.
Esad yönetimini desteklemenin ekonomik bedelleri de oldu İran için. İran, doğrudan Esad yönetimine verdiği mali desteğin yanı sıra iç savaş süresince Suriye’nin ihtiyaç duyduğu temel tüketim malzemeleri, petrol, silah ve mühimmatın başlıca tedarikçisi oldu. Ayrıca, Esad yönetimi yanında savaşması için Suriye’ye sevk edilen milislerin eğitimi, donatımı ve maaşları yine İran tarafından karşılanıyor. İran komutasında savaşan Şii milislere aylık 500 ile 1000 ABD doları arasında değişen ödemeler yapılıyor.
Suriye savaşını sürdürmenin İran’a ekonomik maliyeti tam olarak bilinmiyor. BM ve Arap Birliği’nin Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura, İran’ın Suriye rejimini desteklemek için yılda ortalama 6 milyar dolar harcadığını ileri sürdü. Fakat bazı araştırmacılar İran için Esad’ı desteklemenin maliyetinin yıllık ortalama 15-20 milyar doları bulduğunu iddia ediyor. Dolayısıyla bu zamana kadar İran’ın 100 milyar dolara yakın harcama yaptığı tahmin ediliyor.
İran’ın Suriye politikasının bölgesel yansımaları
Esad yönetimine kararlı şekilde destek verilmesinin İran’ın dış ilişkilerinde de önemli yansımaları oldu. Kriz başladıktan kısa bir süre sonra ABD ve Avrupa Birliği, Esad yönetimine verdiği askeri destekten dolayı bazı İranlı kişilere ve kurumlara yaptırım uygulamaya başladı. İran ise Suriyeli muhalifleri aktif şekilde destekleyen Türkiye ve Suudi Arabistan gibi bölge ülkelerine sert tepki gösterdi. Diğer bölgesel anlaşmazlıkların yanı sıra Suriye meselesinde karşı karşıya gelen İran ile Türkiye ve Suudi Arabistan arasında zaman zaman gerilim arttı. İran bu ülkeleri Suriye’nin içişlerine karışmak ve teröristleri desteklemekle itham ederken, Türkiye ve Suudi Arabistan İran’ı bölgesel ve mezhepçi hırsları nedeniyle zalim bir diktatörü desteklemekle suçladı.
Neredeyse kayıtsız şekilde Esad yönetimini destekleyen İran, Suriye krizine çözüm bulunmasını öngören uluslararası toplantılardan dışlandı. 2012’de Türkiye, İran, Mısır ve Suudi Arabistan arasında ‘dörtlü diyalog grubu’ kurulmaya çalışıldı, fakat Suudi Arabistan’ın çekilmesiyle bu inisiyatif anlamını kaybetti. 2015’te nükleer anlaşmadan sonra İran, Batılı devletler tarafından bölgesel meselelerin çözümünde bölgesel ortak olarak görülmeye başladı. İran ilk defa, ABD ve Rusya dışişleri bakanlarının girişimiyle 31 Ekim 2015’te Viyana’da yapılan uluslararası toplantıya davet edildi ve ‘Uluslararası Suriye Destek Grubu’nun üyesi oldu.
İran’ın Suriye krizinde oynadığı ‘karşı-devrimci’ rol, bu ülkenin Arap ve İslam dünyasında imajının ciddi şekilde kötüleşmesine neden oldu. Pew Research Center’ın 2015’te yaptığı Küresel Tutumlar ve Eğilimler anketine göre İran hakkında olumlu görüş belirtenlerin oranı, birçok İslam ülkesinde 2006-2007 yılındaki verilere göre çarpıcı şekilde düştü. Arap ve İslam dünyasında nüfusun ortalama yüzde 58’i İran hakkında olumsuz görüş bildiriyor.
İran’ın Suriye politikasının bölgesel yansımalarından birisi de mezhepçi yarılmanın bölgeselleşmesi. İran, özellikle Şii kutsallarını savunmak ve ‘tekfirci teröristlerle mücadele’ etmek adına Şii savaşçıları seferber ediyor. Bu durum hem İran etrafında, hem de İran karşısında mezhepçi konsolidasyonun pekişmesine neden oluyor. Bunun bir sonucu olarak İran’ın popülaritesi Arap ve İslam dünyasının genelinde düşerken Irak, Lübnan ve Pakistan Şiileri arasında İran’a sempatiyle bakanların sayısı artıyor. Keza İranlıların Ortadoğu’da en fazla sempati beslediği ülkeler Suriye ve Irak.
İran’ın kararlı şekilde Esad’ın arkasında durması, Suriye muhalefeti nezdindeki imajının daha da kötüleşmesine neden oldu. İran’ı Suriye’de işgalci güç olarak gören birçok muhalif grup sadece Esad yönetimine karşı değil, aynı zamanda ‘Safevi İran’a karşı savaştıklarını söylüyor.
İran’ın Suriye politikasının iç siyasi yansımaları
Suriye krizine müdahil olmanın İran için en önemli sonuçlarından birisi, Devrim Muhafızları’nın dış politikada öne çıkması oldu. Meselenin İran için askeri ve güvenlikle ilgili bir meseleye dönüşmesinin yanı sıra ideolojik ve jeopolitik boyutları nedeniyle Devrim Muhafızları İran’ın Suriye politikasında daha aktif hale geldi. Bugün hem Irak dosyasına hem de Suriye dosyasına Kudüs Ordusu Komutanı Kasım Süleymani’nin baktığı düşünülüyor.
İran’ın Suriye politikasında öne çıkan diğer kişi ise Ayetullah Hameney’in dış politika danışmanı ve eski Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayeti. Keza son zamanlarda Devrim Muhafızları’nın eski komutanlarından, Yüksek Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Amiral Ali Şamhani İran, Rusya ve Suriye arasındaki ilişkilerin koordinatörü sıfatıyla öne çıktı. Dolayısıyla İran dış politikasını yürütmesi beklenen Cumhurbaşkanlığı ile Dışişleri Bakanlığı, politika belirlemek ve uygulamak yerine ikinci roller oynamaya başladı.
Yukarıda bahsedilen bütün bu bedellere ve meydan okumalara karşın İran’da Suriye politikasına yönelik son derece cılız bir muhalefet var. Farklı hizipler arasında bu konuda bir ölçüde mutabakata varılmış olması önemli. Fakat ‘Yeşil Hareket’in’ önderlerinin ev hapsine konulması ve muhalefetin sert şekilde bastırılması da İran yönetiminin eleştirilmesini zorlaştırıyor.
İran’ın Suriye politikasının askerileşmesi ve güvenlikleştirilmesi beraberinde otoriterleşmeyi artırdı ve alternatif siyaset geliştirilmesini önledi. Suriye savaşının İran için en büyük bedeli belki de bu. Yalnızca geçtiğimiz hafta hayatını kaybeden Haşimi Rafsancani, Suriye politikasını birkaç defa açıkça eleştirme cüreti gösterebildi. Rafsancani, Ağustos 2013’te yaptığı bir konuşmada Esad yönetiminin kimyasal silah kullandığını ve halkına zulmettiğini söyledi. Mayıs 2016’da verdiği bir mülakatta da ülkesinin Suriye ve Irak başta olmak üzere bölgedeki angajmanlarına dikkat çekerek bunun sürdürülemez olduğunu ve İran’ın bölgede giderek zor durumda kalacağını söyledi.
Rafsancani’nin eleştirileri kamuoyunda pek bir karşılık bulmadı. Üstelik, 2016 başlarında yapılan bir anket, İran halkının çoğunun Suriye’ye asker gönderilmesi ve Esad’a desteğin sürdürülmesinden yana olduğunu ortaya çıktı. Gerçi İranlıların Suriye politikasına destek vermesinde IŞİD’in tehdit olarak ortaya çıkmasının rolü büyük. Nitekim birçok İranlının Esad’ın iktidarının korunmasından çok IŞİD’e karşı mücadele ile ilgilendikleri görülüyor.
Astana
Ödediği bütün bedellere karşın İran, Suriye’de ne kazandı? Esad yönetimi hâlâ ayakta, ama ülkesinin önemli bir kısmını kontrol edemiyor. Bütün Suriye harap vaziyette. Üstelik İran’ın desteği de Esad’ı ayakta tutmakta yetersiz kaldı ve İran, rolünün önemli bir kısmını Rusya’ya kaptırdı. Fakat Suriye meselesinde uzun süre dışlandığı uluslararası çözüm arayışlarının parçası oldu. 21 Aralık 2016’da Moskova’da yapılan üçlü toplantı, İran’ın bu süreçte önce çıkmasını sağladı.
Bu şartlar altında Moskova Bildirisi’ne taraf olan İran, şimdi Astana’da Suriye barış sürecinin mimarlarından biri olma payesini almaya çalışıyor. İran, Astana’da Esad’ın iktidarda olduğu bir geçiş süreci üzerinde mutabakat sağlanması için çalışacak. Böylece hem bölgesel imajını bir ölçüde toparlamayı, hem de Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olmayı hedefliyor. Astana’dan olumlu sonuçlar alınması, İran’ın bölgesel statü arayışını da bir ölçüde tatmin edecek.

Bu yazı 24 Ocak 2017'de “2011’den Astana’ya: Suriye Politikasının İran’a Maliyeti” başlığı ile Al Jazeera Turk internet sayfasında yayınlanmıştır. http://www.aljazeera.com.tr/gorus/2011den-astanaya-suriye-politikasinin-irana-maliyeti 

U.S. and Israeli Military Attacks Against Iran: Regional and Global Consequences

  1. Introduction On February 28, 2026, U.S. military elements and the Israel Defense Forces (IDF) launched coordinated and joint missile an...