Showing posts with label İran siyaset. Show all posts
Showing posts with label İran siyaset. Show all posts

İran Siyasi Kültürü

 

İran Siyasi Kültürü

Bayram Sinkaya 

(Bu yazı, yazarın henüz yayınlanmamış 'İran'da Siyasi Yönetim' başlıklı makalesiden alınmıştır.) 

 

 

İran’a tarihsel açıdan bakıldığında sıklıkla 2500 yılı aşkın bir ‘devlet geleneği’ne atıf yapılır. Kısmen Oryantalist kısmen milliyetçi tarih anlatısı tarafından kurgulanan bu İran fikri, yerleşik ve sürekli devlet geleneğinin, yani siyasi kültürün olduğunu kabul eder (Dabashi 2008, 15-21). Oysa İran tarih boyunca çeşitli istilalara maruz kalmış ve yıkımlara uğramıştır. Bu tarihi süreç boyunca çeşitli kavimler İran’a yerleşmiş, burayı yurt bilmiş, İran kültürüne katkıda bulunmuş ve burada mevcut kültürlerden de etkilenmiştir. Ayrıca, İran halkları çevrelerindeki toplumlar ve kültürler ile sürekli etkileşim içinde olmuştur. Bu tarihi ve beşeri arka plan İran’ın fiziki coğrafyası ile birleşince modern İran’da çok-kültürlü, çok-dilli ve çok-etnikli bir toplumsal yapı ortaya çıkmıştır.

İran ülkesi geniş bir plato olarak nitelendirilir. Bu platonun Kuzeybatısında Kafkaslardan gelip Hazar Denizi’nin güneyinden geçerek Hindukuş dağlarına doğru uzanan Elburz dağları ile yine Kafkasya’dan başlayıp güneyde Hint Okyanusu’na doğru uzanan Zagros dağları yer almaktadır. Bu sıradağların arasında yer alan merkezi İran platosu (iç havza) doğuda Kevir ve Lut çölleri ile çevrilmiştir. Bu fiziki yapı, İran’ın siyasi ve beşeri coğrafyasını büyük ölçüde belirlemiştir. Kurak ve yarı-kurak iklime sahip olan İran platosunda geçmişi antik-çağlara dayanan kentler, tarımla meşgul olan köylü ve  hayvancılıkla geçinen göçebe kültürler yan yana yaşamıştır.  Elburz ve Zagros sıradağlarının arasında yer alan merkezi İran platosu göreceli olarak dilsel ve dinsel açıdan homojen bir nüfusa sahipken, İran platosunun çevresinde etnik, kültürel ve dilsel azınlıklar yer almaktadır. Dolayısıyla İran’ın kuzeyinde ve kuzey batısında Azerbaycan Türkleri, batısında Kürtler, güneybatısında Araplar, güneydoğusunda Beluciler ve kuzeydoğusunda Türkmenler yoğun olarak yaşamaktadır.

Bu coğrafi ve demografik yapı nedeniyle İran siyaseti tarih boyunca merkeziyetçi ve adem-i merkeziyetçi eğilimler arasında seyretmiştir. Merkezi platoda kurulan devletler güçlü oldukları ölçüde çevrede ‘otonom’ olarak yaşayan halklar üzerinde etkili olmuş, merkezi otorite zayıfladıkça yerel güçler ön plana çıkmıştır. 20. yüzyıl boyunca ülkedeki siyasi iktidarların hemen hepsi İran’ın güçlü bir devlete dönüşmesi için siyasi gücün merkezde birleşmesini ve merkezi yönetimin otoritesinin güçlendirilmesini savunagelmiştir. Buna mukabil, farklı etnik ve dilsel gruplar kendi özerkliklerini koruma ve merkezin müdahalelerini asgariye indirmeye çabalamıştır. Merkezi otoritenin çevrede etkisinin ve kontrolünün artması farklı etnik, dini ve dilsel gruplar arasında kültürel uyanışı ve özerklik peşinde koşan hareketlerin ortaya çıkışını tetiklemiştir. Dolayısıyla, merkeziyetçilik ve adem-i merkeziyetçilik çağdaş İran siyasetinin önemli kırılma noktalarından birisi olmuştur (Ghods 1989).

Modern İran siyasetine damgasını vuran merkezcil ve merkezkaç yönelimler arasındaki gerilime benzeyen, birbirine zıt geleneksel eğilimler arasındaki etkileşim siyasi hayatın diğer alanlarında da kendini göstermektedir (Dabashi 2008, 15-21). Bu çerçevede otoriter ve özgürlükçü hareketler arasında mücadele İran siyasi tarihine damgasını vuran önemli dinamiklerden birisidir.

Ataerkillik ve otoriterizm İran siyasi kültürünün en başat özelliklerinden birisi olarak görülmektedir. Literatürde otoriterizmin sebepleri olarak materyalist ve özcü açıklamalar öne çıkmaktadır. Materyalist perspektiften bakıldığında İran’ın fiziki coğrafyasının belirleyici özelliğine dikkat çekilmektedir. Bu coğrafyada dağınık olarak yaşayan aşiretler kıt kaynakların kontrolü için sürekli mücadele içerisinde olmuş, bu mücadele fiziksel güç kullanımına dayanan despot ve keyfi yönetimlerin kurulmasına neden olmuştur (Mashayeki 2006, 546).

İran’da otoriterizmin sürekliğini açıklamaya çalışan özcü yaklaşım ise İran siyasi kültürünün parçası olarak görülen monarşi geleneği ve onun din ile ilişkisine dikkat çekmektedir. Buna göre İran yüzyıllar boyunca kökü Ahamenişlere kadar giden ‘Şehinşahi’ rejimi tarafından idare edilmiştir. Şahın tek ve mutlak otorite sahibi olduğu bu monarşist gelenek gerek Zerdüşti gerekse İslami dini inanışlar tarafından sürekli desteklenmiştir. Sasani Şahı Erdeşir’in ifade ettiği üzere bu ilişkide din monarşinin temeli,  Şah da dinin koruyucusudur (Mibagheri 2003, 37-39; Arjomand 1988). İktidar Allah tarafından Şah’a bahşedilmiş, böylece Şah Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak görülmüştür. Şah’ın Allah tarafından yetkilendirilmiş olması onun insanlar tarafından sorgulanmasını ve sorumlu tutulmasını imkansızlaştırmış, tebaasının otoriteye saygı duymasını ve mutlak itaatini sağlamıştır. Böylece otoriter ve ataerkil bir siyasal kültür şekillenmiş ve günümüze kadar İran siyasetini belirlemiştir.

Ancak İran’da aynı tarihsel süreç içerisinde hem statükocu ataerkil ve otoriter hem de isyankar ve özgürlükçü geleneklerin izini sürmek mümkündür (Fekri 2011). Keza dini inanışlar siyasi otoriteyi meşrulaştırdığı kadar isyancı ve özgürlükçü hareketler için de önemli bir meşruiyet ve ilham kaynağına dönüşebilmiştir. Eski İran inancında Allah adına ülkeyi yöneten Şah’ın herhangi bir ilahlık iddiası yoktur ve Allah’ın ihsanı olarak görülen iktidar, Şah’ın adil olması koşuluna bağlıdır. Dolayısıyla Allah’ın bu ihsanı kişiye mahsus ve sonsuz değildir, Şah doğru yoldan saptığı zaman bu hakkını ve meşruiyetini kaybeder (Yu 2013, 35).

Dini inanışlar gerek otoriteyi gerekse isyanları meşrulaştıran bir kaynak olarak görülse de pratikte siyasi meseleler güç ilişkileriyle halledilmiş, halkına karşı sorumsuz keyfi yönetimler işbaşına gelmiştir. Gerek keyfi iktidarlar gerekse siyasal istikrarsızlık nedeniyle İran’da güçlü bir yönetim, hukuk ve siyaset geleneği oluşmamıştır. Bu şartlar altında iktidarda kimlerin  - yönetici, hanedan, rejim, ideoloji - olduğundan bağımsız olarak toplum ile devlet arasında sürekli bir gerilim gözlenmektedir (Katouzian 2012, xi; Katouzian 2003, 234-244).

Şah teorik olarak mutlak iktidarı elinde bulundursa da onun otoritesinin dışında ortaya çıkan güç merkezleri olmuştur. Bu merkezlerden birisi din adamlarıdır. İran siyasi tarihinde Şahlar Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olduklarını iddia etmiş, ama ilahlık iddiasında bulunmamıştır. Böylece Şah’ın otoritesinin dışında dini kurum ortaya çıkmış ve din adamları siyasal sistemde ayrıcalıklı bir yer edinmiştir. Bu minvalde Şiiliğin etkisine ayrıca değinmek gerekmektedir. 1501’de kurulan Safevi Devleti İran’ı büyük ölçüde Şiileştirmiştir. Peygamberin soyundan gelen ve aynı zamanda Safeviyye tarikatının şeyhleri olan Safevi Şahları, dini ve siyasi önderliği kendi bünyesinde toplamıştır (Yu 2013, 35). Fakat Safevilerden sonra İran’da hüküm süren hanedanların uluhiyet iddiasında bulunmaması, buna mukabil Şiiliğin giderek kurumsallaşması İran’da ulemayı ayrı bir güç merkezine dönüştürmüştür. Eğitim ve hukuk müessesini 20. yüzyıla kadar büyük ölçüde tekelinde tutan ve bağımsız mali kaynaklara sahip olan ulema, İran siyasetinin etkili aktörlerinden birisi olmuştur. Ulemanın rolü özellikle merkezi otoritenin zayıfladığı dönemlerde giderek güçlenmiştir (Arjomand 1988).

İran siyasetinde etkili olan güç merkezlerinden birisi de tüccar, esnaf ve zanaatkarlardan müteşekkil mülk sahibi orta sınıf, (çarşı) pazardır. Pazarın yanında geleneksel orta sınıfı oluşturan toprak ağaları ve aşiret liderleri İran’ın siyasetinde her zaman etkili olmuştur. 19. Yüzyılda başlayan modernleşme süreci ile birlikte ortaya çıkan yeni entelektüeller İran siyasetinin dönüşümünü hızlandırmıştır. Yeni entelektüellerle birlikte İran siyasi hayatına giren demokrasi, eşitlik, meşrutiyet, anayasa, hukuk, siyasi parti, emperyalizm, diktatörlük gibi ‘Batılı’ kavram ve değerler İran siyasi kültürünün parçası haline gelmiştir (Abrahamian 2008, 36).

Batı’nın İran’ın siyasal dönüşümüne katkısı yalnızca siyasi ve kültürel değerlerin yayılması üzerinden olmamıştır. 19. Yüzyılda Avrupalı emperyalist güçlerin İran’daki ekonomik ve siyasi etkisinin artması, buna karşılık Kaçar hanedanının çaresiz kalması, Şah’a ve  emperyalizme karşı ‘popülist ittifakın’ oluşmasına neden olmuştur. Entelektüeller, ulema ve Pazar arasında oluşan ‘popülist ittifak’ ile otoriter iktidar arasındaki çatışma, modern İran siyasi tarihindeki otoriterizm–özgürlük mücadelesinde başlıca kırılma noktalarını belirlemiştir. Bu mücadele, 1906 Anayasa devrimi, 1951 Petrolün Millîleştirilmesi ve 1979 İslam Devrimi gibi İran’ın demokratikleşme tarihinin ana hatlarını  şekillendirmiştir (Foran, 1993). Popülist ittifak zamanla dağılsa da ittifakı şekillenmesinde etkili olan özgürlük mücadelesi, İslam, milliyetçilik ve anti-emperyalizm değerler İran siyasi kültürünün parçası olmaya devam etmiştir.

İslam devrimi sırasında Şii idealleriyle devrimci değerlerin birlikteliğinin sonucunda   ‘halkçılık’ siyasi kültürün temel özelliklerinden birisi olmuştur (Hooglund 1989, 217-18; Abrahamian 2002, 21-43). Bu kültürün siyasi ve toplumsal hayata iki önemli etkisi olmuştur. Birincisi siyasi alanın genişlemesidir. Devrimin değerlerine inanan, devrime katılan herkesin, kitlelerin siyasal hayata katılması beklentisi güçlenmiştir. Fakat geniş kitlelerin siyasete katılması siyasal hayatın çoğulculaşması doğrultusunda değil, İslam Cumhuriyeti rejiminin desteklenmesi için sokak hareketleri ve dini kurumlar üzerinden teşvik edilmiştir. Diğer taraftan ‘ezilenlerin,’ alt sınıfların haklarının korunması ve sosyal adaletin sağlanması için devletten beklentiler artmıştır. Devrim sonrası hükümetlerin ‘sosyal adaleti’ temin etmek adına attığı adımlar, istihdam ve fiyat politikaları, sübvansiyonlar vs. devletin  ekonomideki payının artmasıyla sonuçlanmıştır. Diğer taraftan İslami vakıflar ve hayır kurumları vasıtasıyla sağlanan sosyal hizmetler, geniş yoksul kesimleri rejime bağlılığını güçlendiren bir faktör olmuştur.

Özgürlük mücadelesi İslam devriminden sonra İslamcı-Cumhuriyetçi ayrışmasına ve rekabetine dönüşmüştür. Devrim sonrası İslamcı elitler arasında egemenliğin kaynağı ve erklerin birbirleriyle ilişkileri ile ilgili noktalarda sistemin dini temellerini önceleyen muhafazakar eğilim ile halkın sistem içindeki yerini vazgeçilmez olarak gören cumhuriyetçi eğilim olmak üzere iki siyasal gelenek ortaya çıkmıştır (Hooglund 1999, 59-64). Bu farklı eğilimlere mensup hizipler arasındaki mücadele, devrim sonrası İran siyasetine damgasını vurmuştur.

Devrim sonrası siyasal hayatın en önemli özelliği İslam’ın siyasi, sosyal ve iktisadi hayatın merkezine yerleşmesidir. İslam’ın bu merkezi konumu beraberinde din adamlarının ayrıcalıklı konumlara gelmesine ve siyaseti adeta tekelleştirmesine yol açmıştır. Bununla beraber din adamları arasında da önemli konularda görüş ayrılıkları çıkmıştır. Radikal İslamcıların eşitlikçi, müdahaleci ve kolektivist tarzına karşılık özgürlük, sivil toplum, hukukun üstünlüğü, çoğulculuk gibi değerleri savunan yeni elitler çıkmıştır (Sheikholeslami 2000, 105-133). Diğer yandan toplumsal kültürün İslam ile ilişkilerinde de tedrici kırılmalar başlamıştır. İslam siyasal hayatın merkezinde kalmaya devam etse de 1990’lardan itibaren halk nezdinde dini değerlerin etkisi göreceli olarak azalmıştır (Ghobadzadeh, 2004, 77-108).

İran’da otoriter siyasi rejim nedeniyle 1979 devrimine kadar faal bir sivil toplum ortaya çıkmadı. Devrimden sonra gerek örgütlenme açısından, gerekse basın ve yayın açısından renkli bir dönem yaşanmışsa da rejimin giderek radikalleşmesi ve yeniden otoriterleşmesi nedeniyle hükümet dışı sivil toplum örgütleri faaliyet alanı bulamamıştır. Ancak 1990’ların ortalarında, özellikle Hatemi hükümetleri döneminde sivil toplum yeniden hareketlenmeye başlamıştır. Çok sayıda dernek, siyasi parti faaliyete başlamış, yeni gazete ve dergiler çıkarılmıştır. Ülkede otoriterizmin güçlenmesine ve zayıflamasına bağlı olarak sivil toplum da canlanmakta veya sönükleşmektedir.

İran siyasal kültürünün en çarpıcı özelliklerinden birisi siyasal partilerin zayıflığıdır.  Katılımcı siyasal hayatın sık sık müdahalelerle kesintiye uğraması ve otoriterliğin yükselişi siyasi partilerin hareket alanını daraltmıştır. Ayrıca hem 1906 anayasası, hem de 1979 anayasası siyasi partilerin kuruluşuna izin vermişse de sistemin işleyişinde partilere etkili roller verilmemiştir. Sıkı parti disiplinine imkan vermeyen bu sistemlerde partiler gerek ülke siyasetinin belirlenmesinde gerekse örgütlenme açısından göreceli olarak zayıf kalmışlardır.

Siyasal partilerin zayıflığında çeşitli hizipler öne çıkmakta ve siyasal hayatı yönlendirmektedir (Moslem 2002). Hizipler özü itibariyle belirli ve kritik meselelerde bir fikir, kişi veya dergi-gazete etrafında toplanan kişi, parti ve sivil toplum örgütlerinden oluşan geçici ve gevşek ittifaklardır. Tabiatıyla bir hizip içerisinde her konuda fikir birliği yoktur ve süreklilik arz etmemektedir. Hatta bazı hususlarda bir hiziple birlikte olan kişi ve hareketler, başka konularda diğer hiziplere dahil olabilmektedir.

İran siyasi kültürünün en dikkat çeken özelliklerinden birisi de kuşkuculuk ve güvensizliktir. Yaygın eğilim kuşkuculuğun ve güvensizliğin nedenlerini tarihsel bir şekilde izah etmeye çalışmaktadır. Buna göre,  İran’da tarih boyunca uzun yıllar süren ve sık sık karşılaşılan istilalar, yoğun yabancı müdahaleleri, isyanlar, siyasal istikrarsızlık ve otoriter yönetimler gibi tarihsel tecrübeler halkın geniş kesimlerinin kendisini güvensiz hissetmesine neden olmaktadır. Bu nedenle siyaset sıfır-toplamlı bir oyun olarak görülmekte, kimseye güvenilmemekte ve hatta gerçeklerin gizlenebilmektedir. Diğer taraftan güvensizlik ve kuşkuculuk hem yönetim kademelerinde  hem de muhalefette komplo teorilerine ilgiyi artırmaktadır (Mashayeki 2006).


Yeni Ruhani Hükümeti’nin Dış Politikası

Yeni Ruhani Hükümeti’nin Dış Politikası


İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin ikinci dönemi Ağustos 2017’de başladı. Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde ve sonrasında reformcu-teknokrat ittifakının lideri Ruhani ile muhafazakâr ve
neo-radikal muarızları arasında çetin tartışmalar oldu. Bu tartışmalar esnasında iki konu öne çıktı: Ruhani hükümeti nükleer anlaşma üze- rinden dış politikada yeterince devrimci olmamakla ve Batılılara boyun eğmekle itham edildi. Ekonomi alanında da millî kaynakları ulusla- rarası sermayenin sömürüsüne açmakla suçlandı. Çetin tartışmalara rağmen Ruhani seçimlerden galip çıktı ve yeni kabinesi için önerdiği bakan adaylarının birisi dışında hepsi İslami Şura Meclisi’nden gü- ven oyu aldı. Ruhani, ilk dönem kabinesindeki bakanların neredeyse yarısını değiştirdiği halde tartışmaların odağındaki Dışişleri Bakanı M. Cevad Zarif ile Petrol Bakanı Bijan Namdar Zanganeh’yi ikinci dönemde de aynı bakanlıklara tekrar getirdi. Küreselleşme konusunda uzman olan Masoud Karbasian’ı da Ekonomi ve Finans Bakanlığı’na getirdi. İran Lideri Ayetullah Ali Hamanei de Ruhani’nin kabinesine onay verdi. Hem Meclis’in hem de Hamanei’nin onayını alan ikinci Ruhani hükümeti önümüzdeki dört yıl görev yapacak.

Yeni İran hükümetinin önceliği ekonomik sorunlarla mücadele ve kalkınma olacak. Gerek geçmiş dönemlerde uygulanan ekonomi politikalarının başarısızlığı, yapısal sorunlar ve yozlaşma, gerekse dı- şarıdan uygulanan tecrit, ambargo ve yaptırımların sonucunda eko- nomik kalkınma ve refah açısından arzu edilen hedeflere ulaşılamadı. Yüzde yirmiye varan genç işsizliği, yüksek enflasyon, geçim sıkıntısı, yoksulluk ve ekonomik durgunluk seçim sırasında en çok tartışılan ko- nulardı. Bu hususlar şimdi Ruhani hükümetinin önündeki en büyük zorluklar. Hükümet, bu zorluklarla mücadele için Ruhani’nin tabiriyle ‘ekonomik devrim’ mesabesinde programlar uygulamayı öngörüyor. Bu çerçevede yılda ortalama %8 büyüme, 900.000 istihdam yaratma, yoksullukla mücadele ve sosyal adaletin sağlanması hedefleniyor. İran dış politikasının da bu duruma ayak uydurması ve İran hariciyesinin ekonomi eksenli dış politika izlemesi bekleniyor. Bu çerçevede İran dış politikasının önümüzdeki dönemde iki önceliği olacak: Nükleer anlaşmanın korunması ve ekonomi diplomasisi.

Uluslararası İlişkilerin Dönüşümü, Fırsatlar ve Tehditler

Her devletin dış politikasında olduğu gibi İran dış politikasında da öne çıkan bazı hususlar var: Millî çıkarların ve haysiyetin korunması; ülkenin toprak bütünlüğünün, siyasi yapısının ve birliğinin muhafazası; millî güvenliğin desteklenmesi, ekonominin gelişmesine katkıda bulunmak; bölgesel ve uluslararası alanda etkili ve nüfuz sahibi olmak vs. Fakat bu genel ifadelerin yanı sıra ‘devrimin’ ürünü bir siyasal düzen olması nedeniyle İslam Cumhuriyeti rejiminin dış politikasına damgasını vuran bazı değerler ve prensipler var: Emperyalizme ve büyük güçlerin hegemonyasına karşı durmak, ezilenleri desteklemek ve İslami değerleri teşvik etmek gibi. Yine İslam Cumhuriyeti reji- minin kendine has yapısından dolayı ‘Devrimin Lideri’ Ayetullah Hamanei’nin görüşleri dış politikanın şekillenmesinde etkili oluyor. Fakat bütün söylem ve ilkelere karşın uygulamada ‘maslahat’ ilkesi, yani ulusal çıkarların ve rejimin yararının gözetilmesi ilkesi dış politikaya damgasını vuruyor. Maslahat ilkesi, diğer bir ifadeyle pragmatizm, İran dış politikasının gerektiği zaman esneklik göstermesini ve değişen şartlara uyum sağla- masını mümkün kılıyor. Bu nedenle İranlı seçkinlerin uluslararası sistemin ve bölgesel ilişkilerin ne yönde gittiğine dair değerlendirmeleri, iktidardaki hüküme- tin dış politikasının yapılmasında ve belirlenmesinde ilk adımı teşkil ediyor.

Hem Meclis’in hem de Hamanei’nin onayını alan Ruhani hükümetinin uluslararası ilişkilere ilişkin vizyonu, Dışişleri Bakanı Zarif’in güven oylamasından önce Meclis’e sunduğu programda açıkça ortaya konuldu. Aynı zamanda bir Uluslararası İlişkiler hocası olan Zarif ’in değerlendirmelerine göre mevcut uluslararası sistem Batı-sonrası (pesa-garb) döneme geçiş sü- recinde. Bu Batı’nın etkisinin ortadan kalkması değil, uluslararası siyasette ve ekonomide Batı’nın tekelinin kırılması, sermaye ve gücün yer değiştirmesi anlamına geliyor. Bu dönemin temel özelliği çok sayıda devlet veya devlet dışı aktörün uluslararası ilişkilerde etkili oyuncu haline gelmesi ve geleneksel kavramların anla- mının değişmesi. Mesela artık askerî güç belirleyici bir faktör değil; ulusal çıkarları korumanın başka araçları var. Söylem geliştirme ve mana verme en önemli güç unsuru haline geldi. Keza bu dönemde sıfır toplamlı oyuna, komple düşmanlık veya komple dostluğa yer yok. Ne var ki, uluslararası ilişkilerin genel gidişatı- nın aksine Ortadoğu’daki aktörler hâlâ sıfır toplamlı oyunlara inanıyor. Bu nedenle bölgede hem aşırıcı hareketler güçleniyor hem de bölge dışı aktörlerin müdahaleleri artıyor.

Zarif ’in değerlendirmesine göre uluslararası ilişkilerin dönüşümü ve bölgesel gelişmeler İran için hem bazı fırsatları hem de tehditleri beraberinde getiriyor. Nitekim İran için bazı bölgesel rakipler ve tehditler büyük ölçüde ortadan kaldırıldı; ABD ve İran kar- şıtı diğer bölgesel aktörler Afganistan, Irak, Suriye ve Yemen’de güçlüklerle karşı karşıya kaldı. Batı’nın gücünün azalması, ABD ile Avrupa ülkeleri arasındaki ihtilaflar, yeni siyasi ve ekonomik güçlerin ortaya çıkması gibi faktörler İran’ın dış ilişkilerinde hareket kabiliyetini artırdı.

Uluslararası sistem dönüşürken İran siyasal sisteminin bağımsız ve istikrarlı yapısını sürdürmesi İran
hükümetinin en önemli avantajı oldu. Üstelik itidal söylemi, aşırıcılığa ve terörizme karşı mücadele, yapıcı etkileşim ve diyalog söylemleri ile İran uluslara- rası ilişkilerde daha etkili bir yer edinmeye başladı. Bununla beraber Zarif’in ifade ettiği üzere İran için bazı tehditler mevcut. Çevresinde istikrarsızlığın devam etmesi İran’ı tehdit ediyor. Bölgedeki sıcak çatış- maların sürmesi, aşırı ve terörist grupların varlığının sürmesi ve ‘bunların bazı bölge ülkeleri’ tarafından desteklenmesi, İran için potansiyel tehdit olarak  görülüyor. Keza ‘bazı bölge ülkelerinin askeri güvenlik açısından ABD’ye dayanması ve milyarlarca dolarlık silah alması’ da İran’ı rahatsız ediyor. ABD’nin Afganistan ve Basra Körfezi gibi yerlerde askerî varlığını sürdürmesi ve İsrail’in İran aleyhine bölge ülkeleriyle yakınlaşması Tahran’ı endişelendiriyor. Öte yandan Zarif’in ifadesiyle ABD ve İsrail başta olmak üzere bazı güçlerin İran ve Şii korkusunu salmaya çalışmaları, İran dış politikasındaki en büyük zorluklardan birisi. Son zamanlarda Basra Körfezi ülkeleri ile İran arasındaki ihtilafların şiddetlenmesi de İran dış politikası önündeki tehditlerden birisi. Bütün bu bölgesel tehditlere ve sorunlara karşın İran’ın bölgesel güvenlik mekanizmalarında temsil edilmemesi en önemli zafiyeti olarak görülüyor.

İran Dış Politikasının Öncelikleri

Bu minval üzere önümüzdeki dönemde İran dış poli- tikasında iki hususun öne çıkması bekleniyor. Bunlar- dan birincisi nükleer anlaşmanın korunması. Bütün eleştirilere rağmen Temmuz 2015’te yapılan nükleer anlaşma Ruhani hükümetinin önceki dönemdeki en büyük başarısı olarak görülüyor. Çünkü nükleer program üzerinde belirli kısıtlamalara rağmen İran’ın nükleer hakları tanındı; İran BM Sözleşmesinin 7. Bölümünden, yani uluslararası güvenliğe tehdit de- ğerlendirmesinden çıkarıldı ve nükleer meseleyle ilgili yaptırımlar büyük ölçüde kalktı. UAEA düzenli aralıklarla yayınladığı raporlarda İran’ın anlaşmaya riayet ettiğini teyit etti. Ne var ki özellikle balistik füze programındaki çalışmalar nedeniyle Trump yönetimi İran’ın anlaşmayı ihlal ettiğini ileri sürüyor. ABD Başkanı Trump’ın başından beri bu anlaşmaya karşı olduğu biliniyor. Son olarak ABD yönetimi İran’ı ve anlaşmanın diğer taraflarını nükleer anlaşmadan çekilmekle tehdit etti. Nükleer anlaşmanın sona ermesi İran üzerindeki ekonomik ve siyasi baskıların artmasına neden olabilir. Bu nedenle Trump yönetiminin baskılarına rağmen İranlı yetkililer nükleer anlaşmaya sadık kalacaklarını vurguladı. Tahran, anlaşmanın korunabilmesi için diğer taraflarla, özellikle Avrupa Birliği ile ilişkilere daha fazla önem veriyor. Bu yaklaşım AB’de de karşılık buluyor. Dış İlişkiler Komiseri Federica Mogherini, ABD’den gelen suçlamalara karşılık yaptığı açıklamada Tahran’ın nükleer anlaşmaya uyduğunu teyit etti ve bütün tarafların anlaşmanın ayakta tutulması için çalışması gerektiğini belirtti. Mogherini’nin Ruhani’nin yemin törenine katılması, AB’nin İran’a verdiği desteğin sembolü oldu.
İran dış politikasının ikinci önceliği ise ekonomi diplomasisi yürütmek olacak. Ruhani hükümeti devletçi ve korumacı politikaları terk ederek uluslararası ekonomi ve finans sistemine dâhil olunmasını, ekonominin dışa açılmasını, kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesini ve piyasa ekonomisini savunuyor. Nitekim 3 Ağustos’ta mazbata töreninde yaptığı ko- nuşmada Ruhani, “dünya ile yapıcı ve etkili ilişkiler kurulmadıkça ... hak ettiğimiz şekilde sürdürülebilir millî kalkınma hedeflerimize ulaşamayız” dedi. Başka bir konuşmasında da “izolasyonla hiçbir ülke ilerle- yemez; Dışişleri Bakanlığı’nın önceliklerinden birisi ekonomik faaliyetler olacaktır” dedi.

Önümüzdeki dönemde, İran dış politikasının önceliklerine göre Dışişleri Bakanlığı’nın yeniden yapılandırılması planlanıyor. Buna göre ekonomi diplomasisine yardımcı olmak üzere bakanlıkta bir ekonomi bürosu kurulacak ve ekonomik işlerden so- rumlu bakan yardımcısı olacak. Bu büronun yabancı yatırımcı çekilmesine, teknoloji transferine, turizmin gelişmesine, ihracatın teşvik edilmesine, komşularla iktisadi ilişkilerin geliştirilmesine ve dışarıya işgücü gönderilmesine katkıda bulunması öngörülüyor. Keza bu çerçevede halihazırda az sayıda ülkede bulunan ekonomi ve ticaret ataşeliklerinin sayısının artırılması planlanıyor. Ayrıca karar alma sürecini hızlandırmak için siyasi işlerden sorumlu bakan yardımcılığının oluşturulması ve nükleer dosyanın da bu birime tev- di edilmesi düşünülüyor. Nükleer dosyanın hukuk ve uluslararası ilişkilerden sorumlu bakan yardımcı- sından alınarak siyasi yardımcıya geçmesi, hükümetin bu konuda daha fazla siyasi inisiyatif kullanmaya hazırlanması olarak değerlendiriliyor.

Ruhani hükümeti, dış politika öncelikleri doğrultusunda ‘itidal söylemini’ dış politikasının temeli haline getirmeyi, gereksiz gerilimlerden kaçınmayı, uluslararası aktörlerle ve bölge ülkeleri ile yapıcı etkileşim içinde olmayı vadediyor. Ne var ki İran dış politikasının önünde Zarif’in dikkat çektiği hem dâhili hem de harici zorluklar bulunuyor. İran kamuoyunda ve siyasi hizipleri arasında dış politika konularında görüş birliği olmaması, hükümetin önündeki ciddi meydan okumalardan birisi. Bununla bağlantılı olarak Suudi Arabistan temsilciliklerine yapılan saldırılarda olduğu gibi ‘kontrolsüz’ grupların varlığı Ruhani ekibi tarafından potansiyel bir sorun olarak görülüyor. İçerideki bir diğer sorun dış politikayla ilgili karar alma sürecinin bir elden idare edilmemesi nedeniyle tutarsız politikaların izlenmesi. Keza belirli bir konu hakkında farklı makamlardan ve kişilerden gelen birbirine zıt açıklamalar, İran yönetimini zor durumda bırakıyor. Dışarıda ise yeni Amerikan yönetiminin güvenlikçi siyasete teslim olması; ABD ile birlikte bazı bölge ülkelerinin nükleer anlaşmayı yok etmeye çalışması; İran ve Şii korkusunun yayılması ve İran’ın güvenlik sorunu olarak gösterilmesi; Suudi Arabistan’ın etkisiyle Körfez ülkeleri ile İran arasındaki gerilimin artması; bölgede aşırıcı ve terörist hareketlerin varlığını sürdürmesi; mezhepçiliğin yükselmesi; bölgesel ihtilafların derinleşmesi ve bölge dışı oyuncuların bu meselelere dâhil olması ve bölgedeki ayrılıkçı hareketler İran dış politikasının önündeki başlıca meydan okumalar olarak görülüyor.

Genel dış politika stratejisi ve yukarıda bahsedilen dâhili ve harici sorunlar karşısında Ruhani hükümeti karar alma ve planlama süreçlerini merkezileştirmek ve dış politika ile ilgili kamuoyu algısını yönetmek istiyor. Dışarıda ise AB’nin yanı sıra Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkelerle ilişkileri geliştirmeyi, dünya ekonomisinde etkili ülkelerle ve kuruluşlarla aktif iliş- ki kurmayı hedefliyor. Bölgesel düzeyde ise ikili veya çok taraflı işbirliği mekanizmalarının geliştirilmesi ve bölge ülkeleri arasında kalıcı iktisadi, siyasi, güvenlik bağlarının kurulması hususlarının İranlı yetkililerin söylemlerinde öne çıkması bekleniyor.

Yrd. Doç. Dr., Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi 
Ortadoğu Analiz, cilt 9, sayı 82 (Eylül-Ekim 2017), s.24-27.
http://orsam.org.tr/files/OA/82/7_bayramsinkaya.pdf

II. Ruhani Hükümeti


II. Ruhani Hükümeti

15.08.2017

19 Mayıs’ta yapılan 12. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini oyların yüzde 57’sini alarak kazanan Huccetülislam Hasan Ruhani geçtiğimiz hafta  Rehber Ayetullah Ali Hamanei’den mazbatasını aldı ve İslami Şura Meclisinde yemin ederek ikinci dönem görevine başladı.Gerek seçim vaatlerini gerekse ülkedeki siyasi dengeleri gözeterek Ruhani’ninikinci döneminde hükümette bazı değişiklikler yapması bekleniyordu. Bu değişiklikleri yapmak için, yani yeni kabinesini oluşturmak için iki aydan fazla bir zamanı vardı.

Hükümet Kurma Sürecinde Ruhani Üzerindeki Baskılar

Cumhurbaşkanı Ruhani yeni hükümetinin hazırlıklarını yaparken çeşitli toplumsal kesimlerin ve siyasi grupların baskısı altında kaldı. Ruhani ile radikaller/muhafazakarlar arasındaki çekişme ve gerilim son derece yükseldi. Radikaller, Ruhani’yi yüzde 70’in üzerinde oy aldığı halde görevinde iki yılı doldurmadan ülkeden kaçmak zorunda kalan ilk Cumhurbaşkanı Benisadr’ın akıbeti  ile tehdit etti. Ruhani’nin kardeşi yolsuzluk iddialarıyla tutuklandı. Keza Ruhani’nin ekibi ile Devrim Muhafızları arasında çekişme doruğa çıktı.

Öte yandan seçim sürecinde Ruhani’ye destek veren reformcular, Cumhurbaşkanı Ruhani’ye yeni hükümeti kurarken kendileri ile görüş alış verişinde bulunması ve reformculara hükümette kayda değer bir yer verilmesi için baskı yapmaya başladı. Ayrıca kadın hakları grupları kadınlara kabinede yer verilmesi için kampanya başlattı. Eski Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın ikinci döneminde Sağlık Bakanlığı’na Vahide Dastjerdi’yi getirmesi, hükümette kadınlara yer verilmesinin önünü açmıştı. Ruhani’nin seçim kampanyası döneminde cinsiyet eşitliği ve kadın hakları üzerinde vurgu yapması, kadın  hareketini üst düzey görevlere talip olmak için cesaretlendirdi. Önceki dönemde üç kadını cumhurbaşkanı yardımcısı atayan Ruhani’nin ikinci döneminde kadınlara bakanlık vermesi için kampanya yürüttü. Bu süreçte Kadın ve Aileden Sorumlu Cumhurbaşkanı Yardımcısı Şahindokht Molaverdi öne çıktı ve kabinede kadın bakan olmaması durumunda aynı görevi sürdürmeyeceğini açıkladı. Kadın hareketine parlamentodan da destek geldi ve 175 milletvekili yeni kabinede kadın bakan görevlendirilmesi için ortak bir bildiri imzaladı.

Hükümet kurma sürecinde Ruhani üzerindeki en büyük baskı Rehber Hamanei’den geldi. Yasal düzenlemelere göre Hamanei’nin hükümetin belirlenmesi sürecinde bir yetkisi olmadığı halde cumhurbaşkanlarının gerek nezaketen gerekse bakanlıklara önerdiği kişileri daha rahat savunabilmek için kabine listesini önce Hamanei’ye sunması ve onayını alması yönünde bir gelenek oluştu. Ruhani ile Hamanei arasında bakanlıklara getirilecek kişiler üzerinde ciddi anlaşmazlıklar olduğu iddialarının ortaya çıkması ve yayılması üzerine Hamanei’nin ofisinden bir açıklama yapıldı. Bu açıklamada hükümeti kurma görev ve yetkisinin cumhurbaşkanında olduğu hatırlatıldı, fakat kendi görev ve yetki alanlarına girmesi nedeniyle Rehber Hamanei’nin dışişleri, savunma ve istihbarat bakanlıkları ile özellikle alakadar olduğu belirtildi. Bununla beraber Hamanei’nin önceki dönemde Ruhani hükümetinin ekonomi, eğitim ve kültür alanlarında performansını sık sık eleştirmiş olması nedeniyle Ruhani’nin bu bakanlıklarla ilgili olarak da Hamanei’nin onayını almak istediği değerlendirilmektedir.

Yeni Ruhani Hükümeti 

Ruhani’nin Rehber’in isteklerini ve ülkedeki siyasi konjonktürü dikkate alarak teknokrat ağırlıklı bir koalisyon kabinesi oluşturması bekleniyordu. Nitekim, hükümeti kurmadan Devrim Muhafızları’nın  komuta kademesi dahil muhafazakar ve reformcu birçok grup ve kişiyle görüşmeler gerçekleştirdi. Nihayet, 8 Ağustos’ta yeni kabinesine son şeklini verdiği ve kabinede yer almasını istediği kişileri Meclis’e sundu.

İran anayasasına göre bakanlar hem cumhurbaşkanına hem de Meclis’e karşı sorumlu. Cumhurbaşkanının bakanlıklar için önerdiği kişiler Meclis’te ayrı ayrı görüşülüyor ve ancak güvenoyu aldıktan sonra bakanlık görevine başlayabiliyor. Önümüzdeki hafta boyunca Meclis’in bakan atamalarını tartışması ve görüşmesi bekleniyor. Meclis çoğunluğu Ruhani’ye yakın olduğu için bu aşamada pek sorun çıkması beklenmiyor. Bununla birlikte bakan adaylarının ve projelerinin Meclis’te ayrı ayrı görüşülecek olması nedeniyle bazı tartışmaların çıkması muhtemel.

Önceki dönemde cumhurbaşkanı yardımcılığı yapan ve seçimlerde aday olup daha sonra Ruhani lehine seçimden çekilen İshak Cihangiri  tekrar Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcılığına getirildi. Ruhani’nin önerdiği kabine listesinde 18 bakanlıktan 17’sine aday gösterildi, yalnızca Bilim, Araştırma ve Teknoloji Bakanlığına şimdilik kimse aday gösterilmedi. Üniversite rektörlerini atayan Bilim Bakanlığı en tartışmalı bakanlıklardan birsi ve Rehber Hamanei ile Ruhani arasındaki uzlaşmazlık nedeniyle  bu bakanlığa kimin getirileceğine karar verilemediği belirtiliyor. Diğer 17 bakanlıktan sadece sekizinde değişikliğe gidildi. Dışişleri Bakanı Zarif, İçişleri Bakanı Abdul-reza Rahman Fazli, İstihbarat Bakanı Mahmud Alavi, Petrol Bakanı Bijan Namdar Zanganeh yerlerini korudu.

Değişikliğe gidilen bakanlıklarda en dikkat çekici olanı Savunma Bakanlığı. 1993’ten beri Devrim Muhafızları Ordusundan subayların atandığı Savunma Bakanlığı’na ilk defa düzenli ordudan bir general önerildi. Önceki hükümette Savunma Bakan Yardımcısı olarak görev alan Tuğgeneral Amir Hatami yeni Savunma Bakanı olarak önerildi. Böylece, Devrim Muhafızları 1980’lerden beri ilk defa bir kabineye hiç bakan sokamadı.

Bir diğer dikkat çekici değişiklik Ekonomi ve Finans Bakanlığında yapıldı. 12. Hükümette Ekonomi ve Finans Bakanlığına Ali Tayyibnia’nın yerine Masoud Karbasian getirildi. Daha önce sanayi, petrol ve ticaret ve iktisat bakanlıklarında bakan yardımcılığı yapmış olan Karbasian, küreselleşme üzerine çalışmaları ile tanınıyor.

Yeni kabinede üç tartışmalı kişi var. Birincisi Adalet Bakanı olarak önerilen Seyed Alireza Avaie. Avaie’nin Dezful kentinde savcı olarak bulunduğu sırada, 1988’de rejim muhaliflerine yönelik  idamlarda rol aldığı ileri sürülüyor. 2005-14 yılları arasında Tahran Adliye Reisi olarak çalışan Avaie, insan hakları ihlalleri iddiasıyla AB’nin yaptırım listesinde bulunuyor. Mahmud Vaezi’nin yerine İletişim ve Telekomünikasyon Bakanlığına önerilen Mohammad Javad Azari Jahromi’nin – 36 yaşında, yeni kabinenin en genç bakanı - Ahmedinecad hükümeti döneminde İstihbarat Bakanlığında online haberleşmelerin gözetiminde ve denetiminde görev aldığı iddia ediliyor. Yeni Enerji Bakanı Habibollah Bitaraf ise 1979’da Amerikan elçiliğinin basılmasında ve Amerikalı diplomatların rehin alınmasında rol almış.

Yeni Ruhani hükümetinde bakanların çoğu teknokrat nitelikli. Bir kısmı daha önce Hatemi hükümetinde (Sosyal Refah Bakanı Ali Rabii, Enerji Bakanı Habibollah Bitaraf, Petrol Bakanı Bijan Namdar Zanganeh) görev almış kişilerden. Fakat çok az sayıda bakanın siyasi kariyeri ve siyasi partilerle bağlantıları (Bijan Namdar Zanganeh - Kargozaran Partisi, Spor ve Gençlik Bakanı Mesud Soltanifar - Milli İtimad Partisi, Tarım Bakanı Mahmoud Hojjati Najafabadi - İslami Müşareket Partisi) var. İstihbarat Bakanı, kanun gereği din adamı olması gerekiyor. siyaseten tarafsız olduğunu iddia eden mevcut İstihbarat Bakanı Mahmud Alavi tekrar bu göreve teklif edildi. İçişleri Bakanı Abdul-reza Rahman Fazlı ise muhafazakar ve Meclis Başkanı Ali Laricani’ye yakın bir kişi olarak tanınıyor.

Bütün baskılara rağmen yeni kabinede hiçbir kadına bakanlık verilmedi. Ruhani, iki kadını (Masume Ebtekar ile Laya Joneidi) Kadın ve Aile İşleri ile Hukuki İşlerden sorumlu cumhurbaşkanı yardımcılığına atadı. Molaverdi ise Yurttaş Hakları konusunda danışman olarak atandı. Ruhani’nin yeni kabine listesi hem kadın destekçileri arasında, hem de reformcular arasında hayal kırıklığına yol açtı. Bu durum Meclisteki dengeler dikkate alındığında kabinenin onaylanması sırasında pek problem olmayabilir. Fakat Cumhurbaşkanı Ruhani’nin reformcu kesimin ve kadın hareketinin beklentilerini karşılamak için yeni adımlar atmaması durumunda orta vadede teknokrat-reformcu koalisyonu sarsılabilir. 

Devrim Muhafızları’nın kabinede yer almaması, siyasetin sivilleşmesi açısından önemli bir adımdır. Bununla beraber Devrim Muhafızları’nın sistem içindeki çıkarlarını korumak için siyasi ittifak ilişkilerini kullanmak suretiyle Cumhurbaşkanı Ruhani’ye meydan okuması ve asker-sivil ilişkileri üzerinde yeni tartışmaların çıkması muhtemeldir. Ruhani’nin ikinci döneminde ağırlık ekonomik reformlara verilecektir. Bu doğrultuda dış politikada yeni krizlerden kaçınılması ve ekonomiyi destekleyecek adımlar atılması ve yapıcı etkileşim, diyalog ve işbirliği söylemlerini sürdürmesi beklenmektedir. Fakat bu İran’ın Ortadoğu ve bölge politikasında önemli bir değişikliğe yol açmayacaktır. Ruhani hükümetinin önceki dönemde olduğu gibi dikkatini ekonomi politikalarına ve ekonomik ilişkilere, yoğunlaştırması, Ortadoğu’daki mevcut krizlerde dosyayı Devrim Muhafızları’na bırakmaya devam etmesi beklenmektedir.

15.08.2017
http://orsam.org.tr/orsam/DPAnaliz/14486?dil=tr

Tahran’da IŞİD Saldırısı

Tahran’da IŞİD Saldırısı

2017-06-09

7 Haziran Çarşamba günü, sabahın erken saatlerinde İran Meclisi’ne ve 1979 Devrimi’nin lideri ve İslam Cumhuriyeti rejiminin kurucusu Ayetullah Humeyni’nin anıtmezarına iki terörist saldırı düzenlendi. Uzun namlulu tüfekler, tabancalar ve intihar yelekleri ile Meclis’in idari binalarından birine giren dört kişiden birinin kendisini patlattığı, üçünün güvenlik güçleri ile çıkan çatışmada öldürüldüğü bildirildi. Humeyni’nin anıtmezarına saldıran iki kişiden birinin üzerindeki bomba düzeneğini patlattığı, birinin de vurulduğu belirtildi. İki saldırının sonunda 17 kişi hayatını kaybetti, 40’tan fazla kişi yaralandı.
Çok uzun bir aradan sonra Tahran’da ilk defa meydana gelen terör saldırılarının sorumluluğunu IŞİD üstlendi. Daha meclis binasındaki çatışma sürerken IŞİD’in sözde haber ajansı Amaq, saldırganların baskın sırasında çektiği kısa bir görüntü yayınladı.  Sağlıklı bilgilerin olmadığı ve şüpheciliğin had safhada olduğu durumlarda olduğu gibi İran’da terör saldırısından sonra çok sayıda komplo teorisi ortaya atıldı ve çözümlemelerle komplo teorileri iç içe geçti.
Teoriler...
Öncelikle, güvenlik tedbirlerinin son derece yoğun olduğu başkent Tahran’da, en çok korunduğu varsayılan yerlerden meclis binasına ve anıtmezara silahlı ve bombalı saldırının nasıl yapılabildiği sorgulandı. Saldırganların hedef seçimi ve eylem tarzı tartışıldı. Bazı kişiler de İran’da cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası şekillenen siyasi dengelere ve çekişmelere, özellikle Devrim Muhafızları ile Ruhani hükümeti arasındaki gerginliklere ve farklılıklara dikkat çekti. Ayrıca, hem Meclis Başkanı Ali Laricani’nin hem de İran Rehberi Ayetullah Ali Hamanei’nin yaptıkları ilk açıklamalarda saldırıları ‘önemsiz bir kaç olay’ diye nitelemesi ilginç bulundu.
Bazı kişiler terör saldırılarını IŞİD’in üstlenmesine rağmen saldırılarla Trump yönetiminin   İran’a yönelik politikaları arasında ilişki kurdu. Nitekim İran karşıtı duruşuyla öne çıkan ABD Başkanı Donald Trump, 21-22 Mayıs’ta Suudi Arabistan ve İsrail’e yaptığı ziyaretlerde terör örgütlerini desteklemek ve Ortadoğu’yu istikrarsızlaştırmakla itham ettiği İran rejiminin izole edilmesi gerektiğini söylemişti. Keza Tahran’daki saldırıların, El-Kaide lideri Usame Bin Ladin’in öldürüldüğü operasyonda etkili rol oynadığı iddia edilen Michael D’Andrea’nın CIA’de İran ile ilgili dosyanın başına geçirilmesinden kısa bir süre sonrasına denk gelmesine dikkat çekildi. Devrim Muhafızları, yayınladığı bildiride terör saldırısının ABD Başkanı Trump’ın bölgede ‘gerici’ hükümetlerin liderlerinin buluşmasından kısa bir süre sonra gerçekleştiğini hatırlattı; terör saldırısında bu ülkelerin payının olduğunu iddia etti. Devrim Muhafızları Komutan Vekili General Hüseyin Selami, televizyona verdiği mülakatta terör saldırısının Suudi Arabistan, İsrail ve ABD arasında yapılan, İran’ın gücünü kırmaya yönelik ortak projenin bir sonucu olduğunu iddia etti. 
Terör saldırısının ardından İran’dan gelen açıklamaların çoğu Suudi Arabistan’ı hedef aldı. Zira, Suudi Arabistan Savunma Bakanı ve Veliaht Vekili Prens Muhammed bin Selman, 2 Mayıs’ta yayınlanan televizyon konuşmasında İran’ın ülkesine yönelik bir savaş yürüttüğünü iddia etmiş, ama ‘Suudi Arabistan’ın oturup savaşı beklemek yerine çatışmayı İran’a taşıyacağını’ söylemişti. Dışişleri Bakanı Adil el-Cubeyr de 7 Haziran’da, saldırıdan saatler önce el-Arabiya televizyonunda  yaptığı konuşmada İran’ın bölgedeki müdahaleleri ve terörizme desteği nedeniyle cezalandırılması gerektiğini söylemişti. İran’ın BM’deki Büyükelçisi Gulamali Hoşru, Güvenlik Konseyi’ne yazdığı mektupta Prens Muhammed’in ve Cubeyr’in konuşmalarını hatırlattı ve saldırıların bu açıklamalardan kısa bir süre sonra gerçekleştiğine dikkat çekti.
Dışişleri Bakanı Zarif, twitter’da yayınladığı mesajda dolaylı olarak Suudi Arabistan’ı hedef aldı: ‘Terör destekçisi despotlar savaşı bizim ülkemize getirmekle tehdit etti. Kuklaları, ustalarının en çok nefret ettiği şeye, demokrasinin merkezine saldırdı.’ İran Rehberi Hamanei saldırının kurbanlarına başsağlığı dileyen bir mesaj yayınladı. Mesajda, terör saldırısının, ‘emperyalizmin ajanlarının büyük İran milleti ve devrimler ile bağlantılı her şeye karşı düşmanlığını’ ortaya koyduğunu belirtti. Mesajın devamında, ‘saldırının en kesin sonucu, Amerikan hükümetlerine ve Suudi Arabistan gibi bölgedeki kuklalarına yönelik nefretin artmasından başka bir şey olmayacak’ dedi.
Suudi Arabistan’a yönelik sert eleştirilere rağmen İstihbarat Bakanı Mahmud Alavi, ‘saldırının arkasında Suudi Arabistan’ın olduğunu söylemek için henüz erken olduğunu,’ konu üzerinde çalışmalarının sürdüğünü belirtti. Suudi Arabistan ile Suriye’de ve Irak’taki terör örgütleri arasındaki ilişkinin açık olduğunu iddia eden Alavi, ‘şu aşamada saldırılarda Suudi Arabistan’ın payının olduğuna dair ellerinde bir kanıt olmadığını’ söyledi.
IŞİD – İran Karşılaşması
Tahran’daki terör saldırılarını hizipler arası mücadele, İran-ABD ilişkileri veya bölgesel gelişmeler çerçevesinde açıklamaya çalışan iddialar, saldırıyı IŞİD’in gerçekleştirdiğini ya ikinci plana atıyor veya IŞİD ile ABD ve diğer bölge ülkeleri arasında ilişki olduğunu ima ediyor. Halbuki IŞİD’in ideolojik olarak varlık sebeplerinden birisi, ‘rafızi’ ve ‘Safevi İran’a karşı durmak ve Şiilere karşı mücadele etmek. Keza İran, sınırlarının ötesinde terörizme karşı savaş verdiğini iddia ediyordu. Bununla beraber, İran’ın Ortadoğu politikasına ve IŞİD’e şüpheyle bakan görüş, bu zamana kadar İran’da etkili bir IŞİD saldırısı olmamasına dikkat çekiyor ve IŞİD’in İran’da neden eylem yapmadığını sorguluyordu. İran’ın merkezi Tahran’da, İran rejimi için sembolik değere sahip iki mekanda meydana gelen bu saldırılar, İran’ın IŞİD saldırılarından muaf olmadığını ortaya koydu. 
Tahran saldırısı, IŞİD’in İran’da gerçekleştirdiği ilk etkili saldırı olsa da ilk teşebbüsü değildi.

İstihbarat Bakanı Alavi ‘son iki yılda yüzden fazla terör saldırısının engellendiğini’ belirtti. 
IŞİD,  Mart ayının başında yayınladığı Farsça video mesajında İran’ın Sünni azınlığa karşı ayrımcılık yaptığını ileri sürmüş ve ‘Sünnilerden Şii İran rejimine karşı ayaklanmasını’ istemişti. 
Ayrıca, dışarıdan gelen tehditlerden ayrı olarak İran’da etnik-sekteryen nedenlerle huzursuz olan bir kesim var. Açık siyasal örgütlenmenin mümkün olmadığı ortamda silahlanan bazı etnik-sekteryen gruplar bu zamana kadar çeşitli saldırılar gerçekleştirmişti. Öte yandan bir müddettir IŞİD, İran’da huzursuz olan Kürt, Beluç ve Arap ‘Sünni kesimlere’ erişmeye çalışıyor ve onlar arasından eleman devşiriyordu. Nitekim Tahran saldırısını gerçekleştirenlerin tamamının, IŞİD tarafından devşirilip Irak ve Suriye’de örgüt adına çatışan İran vatandaşları olduğu ortaya çıktı.
Tahran saldırısı, faillerinden ve sebeplerinden bağımsız olarak İran içinde güvenlikçi politikaların ve güvenlik kurumlarının öne çıkmasına neden olacak. İran’ın bölge politikasında ise pek bir değişiklik olması beklenmiyor. Hamanei, saldırıdan sonra yaptığı açıklamada, İran’ın yoluna devam edeceğini, terörist saldırının yalnızca İran milletinin kararlılığını artıracağını söyledi. Nitekim, İran’ın bölgesel politikalarını savunan Hamanei, ‘eğer İran bölgede terörizm ateşine karşı durmasaydı daha ciddi problemlerle karşılaşabilirdi’ dedi. Dolayısıyla, İran yönetiminin Tahran saldırısını, homurtu düzeyinde olsa da ülke içerisinde Ortadoğu politikasına yönelik  eleştirileri zayıflatmak ve bölge politikalarının ‘meşruiyetini’ güçlendirmek için kullanması muhtemeldir.  

http://orsam.org.tr/index.php/Content/Analiz/5119?s=orsam|turkish 

Cumhurbaşkanlığı Seçimi Sonrası İran Siyaseti

Cumhurbaşkanlığı Seçimi Sonrası İran Siyaseti

2017-06-02

19 Mayıs’ta yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri mevcut Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin zaferiyle sonuçlandı. 55 milyon seçmenin yaklaşık % 73’ü sandık başına gitti ve Ruhani bir önceki seçimlere göre oylarını artırarak kullanılan oyların % 57’sini aldı. Seçim sonuçlarına bazı kesimlerden ve Ruhani’nin en güçlü rakibi Seyyid İbrahim Reisi’den gelen itirazları değerlendiren Anayasayı Koruyucular Şurası, 30 Mayıs’ta seçim sonuçlarını teyit etti. Önümüzdeki günlerde Ruhani’nin yeni kabinesini oluşturması bekleniyor. Peki, bundan sonra İran siyasetini ne bekliyor?
 Seçimlerin Önemi
İran seçimleriyle ilgili en yaygın tartışmalardan birisi seçimlerin göstermelik olduğu, rejimin adayların salahiyetlerinin denetlenmesi suretiyle seçim sonuçlarını dizayn ettiği, keza cumhurbaşkanlığı makamı dâhil seçimler sonucunda belirlenen makamların yetkilerinin ciddi şekilde kısıtlandığı, asıl yetkilerin Rehber Ali Hamanei’de toplandığı şeklindedir. Bu tür eleştirilerin haklılık payı yüksek olsa da, bu haklılık cumhurbaşkanlığı seçimlerinin tamamen önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Bir kere, cumhurbaşkanı ülkenin en yetkili ikinci makamı. Genel politikalar Rehber tarafından belirlense de politika yapım ve karar verme sürecinde cumhurbaşkanının etkisi yadsınamaz. Ayrıca büyük ölçüde siyasi kararları uygulama mekanizmasının başındaki kişi olan cumhurbaşkanının sistem içerisinde önemli bir ağırlığı var. Bu nedenle cumhurbaşkanları değiştiğinde ülkenin genel politikalarında ciddi bir değişiklik olmasa da iç siyasette, ekonomide ve dış politikada bazı önemli farklılıklar ortaya çıkıyor. Nitekim İran halkı bunu 2005 seçimlerinin sonunda tecrübe etti. Mahmud Ahmedinecad’ın sekiz yıllık cumhurbaşkanlığı döneminde İran siyasetinde önemli kırılmalar ve kaymalar yaşandı.Bu gelişmeler İran halkının durumunu doğrudan etkiledi. Bu nedenledir ki, sınırları oldukça dar çizilmiş bir siyasal alanda yapılsa da cumhurbaşkanlığı seçimlerihemen her zaman heyecanlı oluyor ve katılım oranları % 70’lerin altına düşmüyor. Yine, seçimlerde rehberin favorisi olarak gösterilen adayların çoğu zaman başarısız olmaları, seçimlerin aslında önemli olduğunu gösteriyor.
19 Mayıs’ta yapılan 12. cumhurbaşkanlığı seçimlerini ayrıca önemli kılan iki etken daha vardı:
Birincisi Ruhani’nin iktidarını koruyup koruyamayacağı meselesi. 1981’den beri bütün cumhurbaşkanları iki defa üst üste seçilerek görev yaptığı halde birçok gözlemci Ruhani’nin ikinci defa cumhurbaşkanı seçilmesi ihtimalinden kuşku duydu. Bir kere Ruhani’nin dış politikası, ekonomi ve kültür politikaları,onuzaman zaman kendilerini rejimin sahibi gören muhafazakarlarla karşı karşıya getirdi. Hatta bu yönde Hamanei’nin doğrudan veya dolaylı eleştirilerine de maruz kaldı. Bu nedenle önceleri Ruhani’nin adaylığının tasvip edilip edilmeyeceği meselesi çokça tartışıldı. Ayrıca gerek nükleer anlaşmayla ilgili devam eden tartışmalar, gerekse yeni ABD Başkanı Trump’ın İran karşıtı söylemleri, Ruhani’nin en önemli başarısını, yani nükleer meselenin diplomatik yollardan çözümünü, nükleer meseleyle ilgili yaptırımların kaldırılması ve İran üzerindeki uluslararası baskıların azaltılması yönünde atılan adımları gölgeledi. Öte yandan İran ekonomisinde son yıllarda kaydedilen gelişmelere rağmen ortalama İran vatandaşı için ekonomik sorunların devam etmesi Ruhani’nin elini zora sokuyordu. Keza, siyasal haklar ve özgürlükler, insan hakları gibi alanlarda kayda değer iyileştirmeler sağlanamadı. Mesela Reformcu/Yeşil Hareketin liderlerinin ev hapsi devam etti; türlü sebeplerle son dört yılda üç bine yakın kişi idam edildi. Ruhani’nin bu konulardaki zayıflığı, kendisini 2013’te cumhurbaşkanlığına taşıyan ittifakı sürdürüp sürdüremeyeceğine dair kuşkulara neden oldu.
12. cumhurbaşkanlığı seçimlerini özellikle önemli kılan ikinci neden İbrahim Reisi’nin adaylığı idi. Birçok çevrede Hamanei’nin gözdesi ve muhtemel halefi olarak görülen Reisi’nin seçim performansı hem onun siyasi kariyerini hem de İran’ın geleceğini belirleyebilirdi. Ayrıca, kendisini partiler üstü gördüğü halde muhafazakar ve neo-radikal kesimlerin Reisi’nin adaylığı konusunda birleşmesi seçim heyecanını artırdı.
Seçim kampanyası sırasında Reisi’nin gündeminde üç mesele vardı: Ruhani hükümetinin ekonomideki başarısızlığı, yoksulluk ve yolsuzluk. Ruhani’yi ülke ekonomisini yabancıların ve bir grup azınlığın menfaatleri doğrultusunda idare etmekle suçlayan Reisi yerli üretimin desteklenmesi, istihdamın artırılması ve devletin yoksullar için yaptığı nakit ödemelerin artırılması vaadinde bulundu. Buna karşılık Ruhani kendi ekonomi ve dış politika performansını savundu ve kampanyasını temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, dış politikada yapıcı ilişkilerin sürdürülmesi, özel sektörün güçlendirilmesi ve yabancı sermayenin ülkeye çekilmesi üzerine bina etti. Seçim kampanyasının son döneminde Reisi’nin savcılık kariyerine, Devrim Muhafızları ve neo-radikallerle ilişkilerine dikkat çeken Ruhani, onun kazanması durumunda İran’ın dış politikada Ahmedinecad döneminde olduğu gibi çatışmacı bir döneme gireceğini ve içeride baskının artacağını ileri sürerek kendisine önceki seçimlerde destek veren kesimlerin, yani gençlerin, kadınların, azınlıkların, reformcuların ve teknokratların desteğini konsolide etmeye çalıştı. Bu konuda büyük oranda başarılı da oldu.

Seçim Sonrası İran Siyasetinin Gündemi
Ruhani’nin ikinci döneminde öncelikli mesele seçim kampanyasında da öne çıkan işsizlikle mücadele ve ekonominin iyileştirilmesi olacak. Halihazırda işsizlik resmî rakamlara göre % 13 civarında, ama özellikle genç işsizliği en önemli sorun. Ekonomide büyümenin sağlanması ve istihdamın artırılması için Ruhani’nin üzerinde duracağı beş politika var:
1.   Birincisi özel sektörün güçlendirilmesi. Bu mesele 1990’ların başından beri gündemde olsa da İran ekonomisinin yapısal sorunlarından birisi. İran ekonomisi büyük ölçüde askerî kurumlar dâhil kamu kurumları ve dinîvakıfların elinde. Fakat gerek ‘direniş ekonomisi’ söylemi, gerekse ‘stratejik sektörlerin varlığı’ bu konuda adım atılmasını zorlaştırıyor.
2.   Ekonomi politikalarının ikinci ayağı millî gelirde petrol-dışı ürünlerin payının artırılması. Petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar İran ekonomisini zor durumda bırakıyor. Bu yüzden İran ağırlığını uzun vadeli gaz anlaşmalarıyla ihracatta petrol dışı ürünlerin artırılmasına veriyor. Bu konuda önemli mesafeler alındı. İran, Türkiye’nin yanı sıra Ermenistan’a ve Irak’a doğalgaz satıyor. Pakistan ve Hindistan’a gaz satışı için de çeşitli anlaşmalar yapıldı.
3.   Ruhani’nin ekonomi politikasında öne çıkaracağı unsurlardan üçüncüsü turizm. Bu doğrultuda yurtiçi ve yurtdışı sivil havacılık filosunu yenilemeyi ve otel altyapısını güçlendirmeyi hedefliyor. 2015’te İran’ı yaklaşık 5 milyon yabancı turist ziyaret etti. Hükümet bu rakamı 2025’e kadar 20 milyona çıkarmayı ve turizm gelirlerini de yaklaşık 30 milyar dolara çıkarmayı hedefliyor.
4.   Ruhani’nin gerek ilk döneminde gerekse seçim kampanyasında öne çıkan ekonomi politikalarından birisi yabancı sermayenin ülkeye çekilmesi. İşsizlikle mücadele için, yani yılda bir milyon yeni iş sahası açabilmek için gelecek beş yılda 200 milyar dolarlık yatırım yapılması, yatırımların üçte birinin yabancı sermaye yatırımlarıyla karşılanması öngörülüyor. Fakat hem turizm politikaları hem de yabancı sermaye çekme politikaları, muhafazakarların ciddi eleştirisiyle ve direnişiyle karşılanıyor. Ayrıca bu alanlarda etkili adımlar atılabilmesi için birtakım yasal değişiklikler yapılması gerekiyor. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde bu konularda hararetli tartışmaların yaşanması bekleniyor. Öte yandan İran üzerinde devam eden yaptırımlar, yabancı sermaye yatırımlarının önünde ciddi bir engel.
5.   Ruhani’nin seçim kampanyasında öne çıkan ve doğrudan ekonomiyi etkileyecek vaatlerinden bir diğeri de İran üzerinde hâlâ devam eden yaptırımların kaldırılması. İran üzerinde devam eden uluslararası yaptırımlara baktığımızda bunların insan hakları ihlalleri, uluslararası terörizme destek vb. iddialar nedeniyle uygulandığını görüyoruz. Dolayısıyla geriye kalan yaptırımların kaldırılması İran’ın dış politikasında ve iç siyasetinde kapsamlı revizyon yapılmasını gerektiriyor ki, mevcut siyasi konjonktürde bu hayli zor. Diğer yandan yeni Amerikan yönetiminin İran üzerinde baskıyı artırmaya çalıştığı bir dönemde kalan İran yaptırımlarının kaldırılması söz konusu olamaz.
Ruhani’nin seçim kampanyasında öne çıkardığı hususlardan birisi temel hak ve özgürlüklerin güçlendirilmesi, kadınların ekonomik ve sosyal konumunun iyileştirilmesi, etnik ve dinî azınlıkların durumunun iyileştirilmesi gibi vaatlerdi. Bu doğrultuda Aralık 2016’da ‘Vatandaş Hakları Şartı’ adında bir bildiri yayınlamıştı. Önümüzdeki dönemde Ruhani’nin bu şart çerçevesinde belirtilen özgürlüklerin ve hakların sağlanması için mücadele etmesi beklenebilir. Fakat, Ruhani karşısındaki muhafazakar cephe ve artan güvenlik kaygıları, bu konuda ileri adımlar atılmasını zorlaştıracaktır.
Seçimlerden sonra yaptığı ilk konuşmada Ruhani,“İran halkı aşırıcılığı reddedip dünya ile etkileşimi tercih etti” dedi. Bu çerçevede geçen dönemde özellikle nükleer anlaşmayla elde edilen kazanımlar üzerinde duran Ruhani, İran dış politikasında bundan sonra da ‘yapıcı etkileşim’ politikası ve ‘kazan-kazan’ yaklaşımının devam edeceğini söyledi. Fakat Amerikan yönetiminin İran’a yönelik politikalarındaki değişiklik bu politikanın sorgulanmasına neden oluyor. ABD-İran ilişkilerinde zeminin değişmesine rağmen İran’ın önümüzdeki dönemde Avrupa ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye öncelik vereceği tahmin ediliyor.
Önümüzdeki dört yıllık dönemde İran’ın Ortadoğu siyasetinde önemli bir değişim beklenmiyor. Nitekim seçim kampanyası döneminde bu politikalar neredeyse hiç sorgulanmadı. İran’ın güvenlik meselesi olarak gördüğü birçok kriz noktasında dosyanın kontrolünün Devrim Muhafızlarında olduğu ileri sürülüyor. Cumhurbaşkanı Ruhani’nin bu konudaki yaklaşımı da halihazırdaki İran söylem ve politikalarından farklı değil. Nitekim seçim sonrası yaptığı basın açıklamasında, Suriye ve Irak’ta temel ve öncelikli meselenin ‘terörizmle mücadele’ olduğunu ileri sürdü ve bu doğrultuda Bağdat ve Şam yönetimlerini desteklemeye devam edeceklerini belirtti. Bununla beraber önümüzdeki dönemde Trump yönetiminin desteğini alan Suudi Arabistan ile İran arasındaki gerilimin ve bölge sathına yayılan vekalet mücadelesinin şiddetlenmesi bekleniyor. Bu durum İran’da güvenlik kurumlarının, Devrim Muhafızlarının ve güvenlikçipolitikaların öne çıkmasına neden olabilir ve Cumhurbaşkanı Ruhani’nin hem dış politikadahem ekonomide hem de siyasette hareket alanını daraltabilir.
İran’da Şubat 2020’ye kadar herhangi bir seçim yapılması öngörülmüyor. Dolayısıyla seçimle belirlenen makamlarda ve kurumlarda göreceli bir istikrar olması bekleniyor. İran meclisinin % 40’ı ve yerel yönetimler büyük ölçüde Ruhani’nin destekçisi olan grupların elinde. Bu durum Cumhurbaşkanı Ruhani’nin işini kolaylaştıracak. Fakat Rehber Hamanei’nin müdahaleleri, Anayasayı Koruyucular Şurası, muhafazakarların kontrolündeki yargı, güvenlik ve istihbarat kurumları, tıpkı eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin ikinci döneminde olduğu gibi hükümetin bazı politikalarını engelleyebilir ve cumhurbaşkanını zayıflatabilir. Son dönemde İran’a yönelik artan tehditler ve güvenlik kaygıları bunun için uygun zemin sağlayabilir.


İran Cumhurbaşkanlığı Seçim Kampanyasında Öne Çıkan Tartışmalar

İran Cumhurbaşkanlığı Seçim Kampanyasında Öne Çıkan Tartışmalar

2017-05-10

Geçtiğimiz Nisan ayının sonlarında Cumhurbaşkanlığı seçimi için adayların belirlenmesinden sonra seçim kampanyaları başladı. Bir kısmı reformcu-teknokrat, bir kısmı muhafazakar-radikal kanada mensup  altı aday - Hasan Ruhani, İshak Cihangiri ve Mustafa Haşimitaba, S. İbrahim Reisi, M. Bakır Galibaf ve Mustafa Mirselim – 19 Mayıs’ta yapılacak seçimler için yarışıyor. 55 milyon seçmenin olduğu ülkede cumhurbaşkanı olabilmek için ilk turda kullanılan oyların yarısından fazlasını almak gerekiyor. Seçim kampanyasında ekonomik ve sosyal meseleler ağırlıklı yer tutuyor.

Ekonomik Durum ve Algılar
Iranpolladlı araştırma şirketi tarafından Nisan ayında yapılan bir ankete katılanların yüzde 42’si ülkedeki en önemli sorununişsizlik olduğunu söylüyor. İşsizlik, özellikle genç işsizliği ve geçim zorlukları İran halkının temel sorunları olarak görülüyor.Aslında Ocak 2016’da nükleer anlaşmanın uygulamaya girmesinden sonra İran ekonomisi önemli gelişmeler kaydetti, fakat 2012-2014 yıllarında yaptırımların etkisiyle İran ekonomisinde görülen daralmanın etkileri hala hissediliyor.
2011’de 600 milyar dolarayakın olan milli gelir (GSMH) şimdi 410 milyar dolar civarında. Trump başkanlığında Amerikan yönetiminin İran’a yönelik politikasının belirsizliği, nükleer dışı yaptırımların devam etmesi, petrol fiyatlarındaki düşüş nükleer anlaşma ile birlikte yaptırımların kalkmasına rağmen İran ekonomisinin hızlı bir şekilde toparlanmasını önlüyor. Ayrıca İran ekonomisindeki yapısal sorunlar, bürokratik engeller ve artan nüfus ekonomiyi olumsuz etkiliyor. Nitekim her yıl bir milyondan fazla genç işgücü piyasasına giriyor. Buna karşılık geçen yıl Cumhurbaşkanı’nın Ruhani’nin belirttiğine göre 700 bin kişilik istihdam imkanı yaratılmış. Sonuç olarak ekonomide makro düzeyde bazı ilerlemeler kaydedilse de Iranpoll anketine katılanların yüzde 51’i geçen dört yılda – Ruhani’nin cumhurbaşkanlığı döneminde - ekonomik durumunun pek değişmediğini söylerken, yüzde 35’i ekonomik durumunun kötüye gittiğini söyledi. Ankete katılanların yüzde 55’i Ruhani’nin ekonomi yönetimini başarılı bulmadığını belirtti. 
Ekonominin vaziyeti ve halkın çoğunluğunun ekonomi hakkındaki algı ve düşünceleri adayların ekonomi ile ilgili meseleler üzerinde yoğunlaşmasına sebep oldu. Mevcut Cumhurbaşkanı Ruhani ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cihangiri hükümetin ekonomi performansını anlatarak seçmeni ikna etmeye çalışıyor. Nükleer anlaşmadan önce günlük 500 bin varile kadar düşmüş olan ham petrol ihracatı şimdi 2 milyon varile çıktı. Petrol satışlarının da artmasıyla geçen yıl İran ekonomisi yüzde 6 büyüdü ve içinde bulunduğumuz yılda yüzde 3’ten fazla büyümesi bekleniyor. Bir ara yüzde 40’a yaklaşan enflasyon uzun zamandır ilk defa yüzde 10’un altına düştü. İşsizlik ise yüzde 13 civarında. Ruhani, işsizlik meselesinin halledilebilmesi için ulaşım, iletişim, gaz ve petrol altyapısının modernize edilmesi gerektiğini, bunun için de 140 milyar doların lazım olduğunu söyledi. Bu çerçevede Ruhani’nin seçim programında yabancı yatırımcının çekilmesi, özel sektörün güçlendirilmesi ve turizmin geliştirilmesi hedefleniyor.

Reisi ve Galibaf’ın Vaatleri
Seçim yarışında Cumhurbaşkanı Ruhani’nin iki güçlü rakibi var; Reisi ve Galibaf. Cihangiri’nin seçimden önce Ruhani lehine yarıştan çekilmesi bekleniyor.Ekonomide yaşanan sorunlar ve halkın talepleri her iki adayın da ‘popülist’ vaatlerleöne çıkmasına neden oldu. Reisi’nin temel sloganı ‘İş ve İyilik(Kar ve Keramet)Hükümeti’. Reisi’nin açıklamaları eski Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın söylemlerini çağrıştırıyor. Mesela gençlerin ekonomik sebeplerle evlenemediğine dikkat çekiyor ve devletin vatandaşlara mesken sağlamakla yükümlü olduğunu söylüyor. Reisi, toplumun dar gelirli kesimlerine halihazırda ödenen aylık nakdi yardımları (kişi başı 455 bin riyal - 14 dolar değerinde) üç kat artırmayı ve işsizlik sorunun çözümü için yılda 1,5 milyon istihdam sağlamayı vaat ediyor.Kendisini partiler üstü bir aday olarak göstermeye çalışan Reisi’nin doğrudan kimseyi hedef almamasıyla dikkat çekiyor. Kendisini ‘fakirlik ve işsizliğin düşmanı’ olarak tanıtan Reisi, ‘halkın menfaatine değişiklikler’ yapılacağını söylüyor.
Kendisini başarılı bir ‘teknokrat’ olarak sunan Galibaf ise İran GSMH’sini dört yılda 2,5 kat artıracağını iddia ediyor. Bunun için dış politikayı ekonominin hizmetine sokacağını, İran’ın özellikle bölge ülkelerine ihracatını artırmak suretiyle ekonomiyi büyüteceğini söylüyor.
Galibaf’ın vaatlerinden birisi de sosyal eşitsizlikleri gidermek için nakdi yardımları üç kat artırmak. Temel sloganı ‘Halkın Hükümeti.’ Galibaf işsizlik sorunun çözümü için işverenlerle iş arayanları buluşturmayı hedefleyen bir sistem kurmayı vaat etti. Bu doğrultuda bir internet sitesi açarak daha kampanya döneminde iş başvuruları almaya başladı. Galibaf’ın sitesi, ‘oyların satılmasına sebep olabilir’ gerekçesiyle kapatıldı.
Nükleer anlaşma seçim atmosferinde pek tartışma konusu yapılmıyor. Hem Reisi hem de Galibaf nükleer anlaşmaya bağlı kalacaklarını açıkladı. Fakat nükleer anlaşma ile ilgili olarak Ruhani hükümetinin tüm yaptırımların kaldırılacağını söyleyerek insanları yanılttığını ileri sürüyorlar. Ayrıca nükleer anlaşmanın ekonomiye bir fayda getirmediğini, işlerin hala durgun olduğunu, halkın sofraya yeni bir şey koyamadığını söylüyorlar. Bu bağlamda Galibaf, anlaşmanın sadece en zengin ve hükümetle ilişkisi olan yüzde 4’e yaradığını, geri kalan yüzde 96’nın mahrumiyetinin devam ettiğini söylüyor. Seçim kampanyasında en öne çıkan sloganlardan birisi ‘biz yüzde 96’yız!.’
Nükleer anlaşmanın kazançlarını sık sık dile getiren Cumhurbaşkanı Ruhani, ekonomik ve sosyal meselelerin çözülmesi için hükümetin elindeki imkanların sınırlı olduğunu belirtiyor. Bununla beraber ‘İran için’ sloganı altında ülkesinin geleceği için tekrar aday olduğunu söyleyen Ruhani, destekçilerinden  ‘geri dönmemelerini’, ‘yola birlikte devam etmelerini’ istiyor ve ‘İran’ı beraber inşa edelim’ diyor. Son yıllarda artan ve hükümet üzerinde baskıların artmasına sebep olan çevre sorunları ile ülkenin karşı karşıya olduğu diğer sorunların ‘herkesin’ yani bütün İran’ın meselesi olduğunu belirtiyor ve çözümün de birlikte hareket etmekten geçtiğini söylüyor. Bu çerçevede özellikle kadınlara, gençlere ve ‘azınlık’ gruplarınasesleniyor ve onların desteğini almayı hedefliyor.
Sonuç
Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasında ekonomik ve sosyal meseleler öne çıkarken dış politika pek gündeme gelmiyor. İdeolojik, siyasi farklılıklar da pek öne çıkmıyor. Fakat Ruhani, özellikle reformcu kesimlerin ve azınlıkların desteğini alabilmek içineski otoriter uygulamalar ile sosyal ve kültürel alanda kaydedilen ilerlemelerive hatırlatıyor. Bu hususta göze çarpan hususlardan birisi sosyal medyanın göreceli olarak serbestçe kullanılması, sansürün azaltılması vs. geliyor. Ruhani yanlıları geçmişte, özellikle Ahmedinecad dönemindeki aşırıcı uygulamalara atıfla muhafazakar adaylardan birisinin seçilmesinin doğuracağı ‘riskleri’ gündeme getirerek bu seçimin de tıpkı 2013 seçimi gibi ‘aşırıcılık’ ile ‘itidal’ arasında olacağı iddia ediyor.

İran Cumhurbaşkanlığı Seçimi öncesi Siyasi Cenahlar ve Adaylar

İran Cumhurbaşkanlığı Seçimi öncesi Siyasi Cenahlar ve Adaylar

2017-04-26

İran 19 Mayıs’ta yapılacak çift seçime hazırlanıyor. Onikinci Cumhurbaşkanlığı seçimi ile belediye ve köy meclisi seçimleri birlikte yapılacak. Seçimleri denetlemekle yükümlü Anayasayı Koruyucular Şurası, cumhurbaşkanlığı seçimi için adaylık başvurusunda bulunan yüzlerce aday arasından altı kişiyi belirledi ve kampanya süreci resmen başladı.


Siyasi Cenahlar ve Adaylar
Adaylardan birisi mevcut cumhurbaşkanı Hasan Ruhani. Devrimden beri üst düzey görevlerde bulunan Ruhani, İran Devrimi Rehberi Ali Hamanei ile yakın ilişkilere sahip. Uzun süre Hamanei’nin Yüksek Milli Güvenlik Konseyi’nde temsilciliğini yaptı. Ruhani geçen Ocak ayında vefat eden ‘pragmatist’ lider Haşimi Rafsancani ile de yakın ilişkilere sahipti. 2013’te cumhurbaşkanı seçilen Ruhani halihazırda teknokrat-reformcu ittifakını temsil ediyor. Uzun bir süreden beri baskı altında olan reformcu kesim kendilerine göreceli olarak daha yakın gördüğü Ruhani’yi destekliyor. Aynı cepheden birden fazla adayın yarışması durumunda seçimlerin kaybedilmesi riski nedeniyle reformcu hareketleri bir araya getiren geçici bir şemsiye örgüt olan Reformcu Siyaset Konseyi cumhurbaşkanlığı seçiminde Ruhani’yi destekleyeceklerini açıkladı.
Koruyucular Şurası’nın adaylığını tasvip ettiği kişiler arasında Ruhani’nin yardımcısı İshak Cihangiri ile eski bakanlardan Mustafa Haşimi-Taba reformcu kesime yakın adaylar. Özellikle Cihangiri’nin adaylık başvurusu, Ruhani’ye karşı yarışmak için değil Ruhani’nin Koruyucular Şurası’nda veto edilmesi ihtimaline karşı teknokrat-reformcu cepheyi temsil edecek alternatif bir adayın hazırlanması olarak görüldü.  Cihangirinin kampanya süresinde Ruhani hükümetinin faaliyetlerinin anlatılmasına katkıda bulunması ve sürecin sonunda Ruhani lehine adaylıktan çekilmesi bekleniyor. Teknokrat kimliği ile bilinen Onarımın Hizmetkarları (Kargozaran) partisinin kurucularından birisi olanHaşimi-Taba’nın ise etkili bir aday olduğunu söylemek zor.
Teknokrat ve reformcu kesim Ruhani’nin arkasında birleşirken muhafazakarlar da Ruhani’ye karşı yarışacak ortak aday arayışına girdi. Bu amaçla muhafazakar dernek ve partiler İslam Devrimi Güçleri Halk Cephesi (JAMNA) altında toplanarak ortak aday belirlemeye çalıştı. JAMNA, ilk defa ön seçim yaparak muhafazakar kesim içerisinden beş aday belirledi.  Böylece İran siyasetinin önde gelen muhafazakarlarının çoğu adaylık iddiasından vazgeçti.  JAMNA, seçimden önce anketlerde geride kalan kişilerin en popüler aday lehine çekilmesini istedi. Fakat muhafazakar cephenin ortak adaylarından birisi olan Mehrdad Bezerpash daha adaylık başvurusu sırasında çekildi. JAMNA adaylarından Alireza Zakani ve Hamidreza Hajibabai Koruyucular Şurası’ndan seçimde yarışmak için gerekli salahiyeti alamadı. Böylece JAMNA’nın ortak adaylarından yalnızca ikisi seçimde yarışma imkanı elde etti; Muhammed Bakır Galibaf ve Seyyid İbrahim Reisi.Yaklaşık on yıldır Tahran Belediye Başkanlığı yapan Galibaf 2005 ve 2013 yıllarında da cumhurbaşkanı adayı olmuştu.Bu iki seçimde de yüzde 15 civarında oy almış olan Galibaf, muhafazakar cenahın popüler adayı değil, zira önseçimde dördüncü sırada geldi. JAMNA’nın ilk sıradaki adayı önseçimden birinci çıkan S. İbrahim Reisi. Fakat Reisi JAMNA toplantılarına hiç katılmadı ve kendisini bağımsız bir aday olarak tanıtıyor.
JAMNA çok sayıda muhafazakar grubu birleştirse de muhafazakar cenahın en köklü hareketlerinden birisi olan ve Tahran pazarında güçlü olan Motelefe (İslami Koalisyon Partisi) dışarıda kaldı. Motelefeh, eski Kültür Bakanı Mustafa Mir-Selim’i aday gösterdi. Mir-Selim’in adaylığı Koruyucular Şurası tarafından uygun bulundu. Bu zamana kadar Motelefe veya Mir-Selim tak başına bir seçim yarışına girmediği için nasıl bir performans göstereceklerini tahmin etmek zor.
Adayların belirlenmesi sürecinde sürpriz eski cumhurbaşkanı Ahmedinecad’dan geldi. Cumhurbaşkanlığı döneminde yardımcılığını yapan Hamid Bekai’yi destekleyen Ahmedinecad kendisi de aday olarak başvurdu. Ahmedinecad’ın adaylığı uzun zamandanberi konuşuluyordu fakat Hamanei’nin geçen Eylül’de buna sıcak bakmadığını söylemesi üzerine Ahmedinecad Rehberin tavsiyesi üzerine aday olmayacağını söylemişti. Hem Ahmedinecad’ın hem de Bekai’nin adaylığı Koruyucular Şurası tarafından reddedildi.

Ruhani-Reisi Yarışı
Koruyucular Şurası’nın aday listesini netleştirmesinden sonra cumhurbaşkanlığı seçimi yarışının Ruhani ile Reisi arasında geçmesi bekleniyor. Ulemadan gelen bu adayların ikisi de hukuk eğitimi aldı. Ruhani daha çok siyasi görevlerde bulundu ve güvenlikle ilgili alanlarda çalıştı. Reisi ise adli görevlerde bulundu. Halihazırda Ulema Özel Mahkemesinin Başsavcısı olan Reisi, geçen yıl Mart ayında İran’ın en büyük dini vakıflarından birisinin Astane Kudsi Rezevi’nin başına geçti. Ülkenin bir çok yerinde çok farklı alanlarda faaliyet gösteren şirketleri olan bu vakfın ekonomik değerinin 15 milyar doların üzerinde olduğu düşünülüyor. Dini vakıfların yöneticileri Rehber Hamanei tarafından atanıyor ve yalnızca ona hesap veriyor. Böyle üst düzey görevdeki birisinin Hamanei’nin müsaadesi olmadan cumhurbaşkanlığı için aday olması sözkonusu değil. Bu yüzden Resi’ye Hamanei’nin gözde adayı olarak bakılıyor. Hatta bazıları Reisi’nin Hamanei’nin yerine liderlik makamına hazırlandığını iddia ediyor. Fakat muhtemel yenilgisi veya kazansa bile düşük bir farkla kazanması liderlik iddiasına zarar verebilir.
Reisi’nin iki büyük zaafı var. Birisi 1988’de cezaevlerinde bulanan rejim karşıtlarının infaz edilmesinde oynadığı rol. Fakat bu aynı zamanda rejime ne denli bağlı olduğunu ve inançlarında katı olduğunu gösteriyor. Reisi’nin ikinci zaafı ise siyasi kariyerinin olmaması. Dolayısıyla geniş halk kesimleri tarafından fazla tanınmıyor. Ancak bu bir avantaja da dönüşebilir. Zira sistem içindeki yozlaşmadan veya aksaklıklardan sorumlu tutulması zor. Reisi, JAMNA’nın yapamadığını yapmayı başardı ve Koruyucular Şurası’nın da birçok  adayı veto etmesi suretiyle yaptığı katkıyla muhafazakar cenahı birleştiren  ortak aday olarak ortaya çıktı. Kendisini bağımsız ve partiler üstü tanıtması işini kolaylaştırıyor. Halihazırda JAMNA’nın temsil ettiği geleneksel muhafazakarların desteğini garantilemiş görünüyor. Ayrıca Ahmedinecad kabinesinden olan bazı kişileri ekibine dahil ederek neo-radikal kesimin de desteğini almayı hedefliyor. Nitekim şimdiden Yüksek Milli Güvenlik Konseyi’nin eski genel sekreteri Said Celili ile radikal din adamı Ayetullah Mesbah Yezdi’nin desteğini aldı. Bu durumda Mir-Selim ile Galibaf’ın seçim yarışında sona kadar devam edip etmeyeceği önemli. Özellikle en son cumhurbaşkanlığı seçiminde altı milyon civarında oy olan Galibaf’ın tavrı bir hayli etkili olacak.
Ruhani ise reformcu,teknokrat ve pragmatist kanadın ortak adayı. Onun da Rehber Hamanei ile yakın ilişkisi olduğu biliniyor. Hamanei zaman zaman hükümetin politikalarını eleştirse de bu Ruhani’ye karşı tavır aldığı anlamına gelmiyor.Bununla beraber 19 Mayıs seçiminde Ruhani’nin iktidardaki dört yıllık performansı değerlendirilecek. Bu çerçevede nükleer anlaşma ve ekonominin durumu öne çıkacak. Nükleer anlaşma hükümet tarafından büyük bir başarı olarak sunulsa da ciddi şekilde eleştiriliyor. Özellikle yaptırımların kalkmasındaki aksaklıklar ile Trump yönetiminin İran’a yönelik sert söylemleri hem İran’ın Batı ile ilişkilerinin hem de nükleer anlaşmanın sorgulanmasına neden oluyor. Nükleer anlaşmadan sonra petrol satışı üzerindeki kısıtlamalar kalktı; ABD İran’ın dondurulmuş fonlarından bir kısmını iade etti; İran’ın sivil havacılık için yeni uçak almasının önü açıldı. İran ekonomisinde kaydedilen gelişmelere rağmen dar gelirli kesimler ile kırsalda yaşayan insanların ekonomik durumlarında pek bir iyileşme kaydedilemedi. Reisi’nin bu durumu dikkate alarak popülist bir söylem geliştirmesi bekleniyor. Ruhani’nin sorunlarından birisi de yolsuzluk. Geçen yıl ortaya çıkan bazı kamu iktisadi teşekküllerinde idarecilerin aldığı astronomik maaşlar meselesi bu açıdan Ruhani’nin elini zorlayacak. Bununla birlikte geçen yıl Şubat ayında yapılan parlamento seçimlerinde Cumhurbaşkanı Ruhani ile birlikte hareket eden reformcu-teknokrat ittifakı kayda değer bir başarı göstermişti. Aynı ittifak sürüyor ve benzer bir başarının tekrarlanması mümkün görünüyor.
http://orsam.org.tr/index.php/Content/Analiz/5098?s=orsam|turkish

U.S. and Israeli Military Attacks Against Iran: Regional and Global Consequences

  1. Introduction On February 28, 2026, U.S. military elements and the Israel Defense Forces (IDF) launched coordinated and joint missile an...