IRAK KÜRTLERİ’NİN İRAN İLE İLİŞKİLERİ: NETAMELİ BİR İTTİFAKIN SANCILI SEYRİ


IRAK KÜRTLERİ’NİN İRAN İLE İLİŞKİLERİ: NETAMELİ BİR İTTİFAKIN SANCILI SEYRİ


ABD işgalinden sonra Irak’ta kurulan yeni düzen 2014’te iki büyük tehdit ile karşılaştı. Birincisi, 2014’ün Haziran ayında başlattığı operasyonlar ile
Sünnilerin çoğunlukta yaşadığı toprakların önemli bir kıs- mını ele geçiren IŞİD tehdidiydi. İkinci tehdit ise Iraklı Kürtlerin ayrılma eğiliminin güçlenmesiydi. Gerçi uzun zamandan beri Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesud Barzani dâhil KDP’nin önde gelen liderleri sık sık bağımsızlık imasında bulunuyordu. Örneğin, Barza- ni 3 Temmuz’da Irak Kürdistan Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada milletvekillerinden bağımsızlık referandumu konusunda hazırlık yapmalarını istedi. Barzani’nin açık- lamaları İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’dan destek bulurken en sert tepkiyi İran’dan gördü. Ülkenin önde ge- len din adamlarından Ayetullah Ahmed Hatemi Kürdistan devletinin kurulmasını bölgede “İsrail gibi yeni bir kanser uru”na benzetti. İran’ın Arap dünyası ile ilişkilerden sorum- lu Dışişleri Bakan Yardımcısı Hüseyin Emir Abdullahiyan, Al-Alam televizyonuna yaptığı açıklamada Netanyahu’nun hayallerinin gerçekleşmesine ve Irak’ın parçalanmasına hiç- bir surette izin vermeyeceklerini söyledi.
Ağustos ayının başlarında Irak’ta yeni hükümetin hazır- lıklarının yapıldığı sırada Iraklı Kürtler arasında bağımsızlık ve Bağdat ile ilişkilerin geleceğinin nasıl olacağı tartışılırken IŞİD bu defa Erbil, Sincar ve Hanekin’e saldırıya geçti ve peşmerge ile karşı karşıya geldi. 10 Ağustos’ta Mesud Bar- zani’nin İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’ye “bu zor koşullarda Iraklı Kürtlere destek verdiği” için teşekkür eden mektubu İran basınında yayınlandı. Barzani, İran Dışişleri Bakanı M. Cevad Zarif ile Erbil’de yaptığı görüşmenin ar- dından yaptığı açıklamada ‘İŞİD’e karşı mücadele için silah taleplerine cevap veren ilk ülkenin İran’ olduğunu söyledi.
Yukarıda özetlenen iki gelişme İran’ın Irak Kürtleri ile ilişkilerinin bir ay içinde birbirine tamamen zıt iki boyutunu göstermektedir. İran bir taraftan Barzani’yi ağır bir şekilde eleştirirken diğer taraftan askeri destek sağlamaktadır. Gö- rünürde birbirine tamamen zıt olan bu durum nasıl izah edilebilir?

İran ile Irak Kürtleri Arasındaki İlişkiler

Modern Ortadoğu’nun dinamik siyaseti içerisinde ittifak ilişkileri çok hızlı bir şekilde değişebilmektedir. Bu nedenle İran ile Suriye arasındaki ilişki, bölgede iki devlet arasında en uzun ittifak olarak anılır. Aslında bölgedeki en uzun süreli ittifak ilişkisi İran ile Iraklı Kürtler arasında kurul- muştur. Geçmişi 1960’lara kadar giden bu ilişki ‘bölgesel hırsları’ olan bir devlet ile özerklik arayışı içindeki bir siyasi hareket arasında gelişmiş gayri res- mi bir ittifaktır. Fakat tarafların- dan birisinin büyük ve belirleyici, diğerinin ise bir hayli zayıf olduğu bu ittifak, müttefiklerin arasındaki asimetrik güç ilişkisi nedeniyle ba- şından beri sorunlu olmuştur. Zira böylesine asimetrik bir ilişkide kü- çük taraf ittifak bağları içinde bo- ğulmaktan korkar, ama ortağının hücrelerine kadar nüfuz etmesine engel olamaz. Nitekim bugüne ka- dar İran, Irak Kürdistan bölgesinde faal olan grupların hemen hemen hepsi ile yakın ilişki içerisine gir- miştir. İran’ın bu sayede bölgede siyasi nüfuzunun yanında güçlü bir istihbarat altyapısı oluşturduğu dü- şünülmektedir.
Aralarındaki ittifak ilişkisi ne- deniyle İran ile Irak Kürtleri ara- sındaki ilişkiler günümüze kadar oldukça dostça seyretmiştir. İran, Bağdat ile ilişkilerinin sorunlu ol- duğu yıllarda Irak Kürtlerinin dire- nişini aktif bir şekilde desteklemiş- tir. Iraklı Kürt siyasi hareketlerine sadece topraklarında sığınma hakkı vermekle kalmamış, çıkarlarının el- verdiği ölçüde Kürt savaşçılara si- yasi ve lojistik destek sağlamıştır. Hatta 1980’lerde Kürt peşmerge- lerle İran askerleri ortak düşman Saddam’ın ordusuna karşı omuz omuza savaşmıştır.
Irak’ta siyasi yapının yeniden kurulduğu 2003 sonrası dönem- de İran, Kürtlerin siyasi sistemde etkili bir yer bulabilmeleri için çalışmış ve Kürtlerin federasyon taleplerinin bölge ülkeleri arasın- daki tek destekçisi olmuştur. Hem Süleymaniye’de hem de Erbil’de konsolosluk açmıştır. Bağdat’ta artık Tahran’a dost hükümetlerin oturduğu bu dönemde İran, hem IKBY ile hem de Irak merkezi hü- kümeti ile ilişkilerini dengeli bir
şekilde yürütmeye gayret etmiştir. Bir taraftan federal Kürt yönetimi ile ilişkilerini geliştirirken diğer ta- raftan Kürtlerin Irak siyasal sistemi içinde kalması için çalışmıştır.

Erbil-Tahran İlişkilerindeki Sorunlar

Irak Kürtleri ile İran arasındaki it- tifakın sebebi olan ortak düşman Baas rejiminin yıkılmasından sonra İran’ın IKBY ile ilişkilerini zorlayan üç faktör ortaya çıkmıştır. Birinci- si, 2004’te kurulan PJAK’ın İran’a karşı silahlı faaliyetler içerisine gir- miş olmasıdır. Irak Kürdistan böl- gesi uzun bir müddettir İranlı Kürt muhaliflere ev sahipliği yapmak- tadır. Fakat onların IKBY alanın- da bulunuşu İran’da silahlı faaliyet
yürütmeme şartına bağlanmıştır. PJAK bu şartı göz ardı ederek Kan- dil dağında üslenmiş ve buradan İran topraklarına sızarak güvenlik güçleri ile çatışmaya girmiştir. Ge- rek PJAK’ı etkisizleştirmek gerekse IKBY’ye gözdağı vermek amacıyla İran zaman zaman sınır hattını as- keri baskı altına almıştır. Temmuz
2011’de yaşanan yoğun çatışmala- rın ardından IKBY’nin aracılığıy- la PJAK ile İran arasında ateşkes sağlanmış, sınır bölgesi sükûnete kavuşmuştur.
Tahran-Erbil ilişkilerini zorla- yan ikinci faktör, Irak Kürtlerinin geliştirmeye çalıştığı uluslararası bağlantılardır. Uzun bir süre IK- BY’nin ABD ve İsrail ile ilişkilerin- den rahatsız olan İran, 2008 son- rasında Erbil ile Ankara arasındaki ilişkilerin gelişmesini de endişeyle izlemiştir. IKBY’nin farklı bağlan- tılar geliştirmesi İran’ı üç nedenle rahatsız etmiştir. Birincisi, güvenlik kaygılarıdır. IKBY’nin düşmanla- rının merkez üssüne dönüşmesi ihtimali, Tahran için yeterince ra- hatsız edici olmuştur. İkincisi, Irak Kürtlerini ve özerklik taleplerini yıllardır destekleyen İran, tabiatıyla Kürtler üzerinde büyük bir nüfuz kazanmıştır. Kürtlerin geliştireceği farklı bağlantıların Kürtlere güven- lik, iktisadi ve siyasi açılardan al- ternatif imkânlar sunması, İran’ın Kürtler üzerindeki etkisinin zayıf- lamasına sebebiyet vereceği düşü- nülmüştür. Kendi etkisi dâhilinde iken İran için oldukça kullanışlı bir kart olan Irak Kürtleri, başka, hele düşman veya rakip ülkelerin etkisi altına girmesi tehdit kaynağı olarak görülmüştür. Üçüncüsü ile Erbil ile Bağdat arasındaki ilişkilerin geril- mesidir. İki taraf ile de ilişkilerini dengeli bir şekilde yürütmeye gay- ret etse de İran önceliğini Bağdat’a ve Irak’ın toprak bütünlüğünün korunmasına vermiştir. Bu nedenle Kürtlerin merkezi yönetimle iliş- kilerinin bozulması, Irak’ta 2003 sonrası kurulan siyasi yapının mu- hafaza edilmesini savunan Tahran’ı rahatsız etmiştir.

Siyasi bir hareket olarak ortaya çıkışından beri Irak
Kürtleri açısından İran bağlantısı çok önemli olmuştur. Bir kere gü- venlik açısından İran hem bir nevi koruma sağlamış, hem de lojistik destek kaynağı olmuştur. İkinci- si İran, Irak Kürtlerinin dünyaya açılan yegâne kapısı olmuştur. Ba- as rejiminin devrilmesi İran-Kürt ittifakının birincil sebebini, ortak tehdidi ortadan kaldırmışsa da böl- ge ülkelerinin, özellikle Türkiye ve Suriye’nin IKBY’ye mesafeli duru- şu, Kürtlerin İran ile bağlantılarını sürdürmeye zorlamıştır. İran’a olan ‘bağımlılığının’, İran’ın bölgedeki etkisinin ve kaygılarının farkında olan Irak Kürt yönetimi, dış dünya ile ilişkilerini geliştirirken ve Bağ- dat ile ilişkilerinde İran’ın çıkar- larını gözeten dengeli bir politika izlemeye çalışmıştır.
İran ile tarihsel süreç içerisin- de girmiş olduğu ittifakın içinde boğulmak istemeyen IKBY, dış dünya ile alternatif ilişkiler ara- yışına girmiştir. 2003 sonrasında anayasal meşruiyete kavuşan Irak Kürt Yönetimi buradan aldığı ce- saretle birçok devlet ile diplomatik ilişki içerisine girmiştir. Bu çerçe- vede IKBY yurtdışında 13 tem- silcik açarken Erbil’de 30 kadar diplomatik temsilcilik açılmıştır. Diğer yandan, gerek İran’ın etkisi- ni azaltmak gerekse İran’a mecbur olmaktan kurtulmak için -tabii ki kendi ekonomik hedefleri doğrul- tusunda- IKBY bir nevi ‘açık kapı’ politikası izlemeye başladı. Farklı ülkelerden yatırımcılar ve çokulus- lu şirketleri bölgeye çekmek için yatırım ve ekonomik işbirliği an- laşmaları imzalandı. IKBY’nin Irak içerisinde göreceli olarak güvenli bir yer olması, üstelik petrol ve do- ğalgaz rezervlerinin büyüklüğünün ortaya çıkması Kürtlerin işini ko- laylaştırdı. Nihayet 2008’den sonra Türkiye ile ilişkilerin gelişmesi Irak Kürtlerini büyük ölçüde rahatlatmıştır.
Bu sayede Erbil yönetimi, Bağ- dat ile ilişkilerinde daha iddialı bir tavır izlemiştir. Maliki yönetimi- nin giderek marjinalleşmesi, Arap Baharı ve Suriye’de merkezi yöne- timin sarsılması, nihayet IŞİD’in Haziran 2014 saldırılarından sonra Kerkük dâhil tartışmalı bölgelerin Kürtlerin eline geçmesi Irak Kürt yönetiminin özgüvenini artırdı. İş- te böyle bir ortamda IKBY’den ba- ğımsızlık sesleri yükseldi ve İran’ın sert tepkisine neden oldu. İran’ın tepkisinin iki nedeni vardı. Birin- cisi Kürtlerin bağımsızlığı Irak’ta 2003 sonrasında kurulan yapı- nın çökmesi anlamına geliyordu. İkincisi ise artık dış dünya ile güçlü bağlantıları olan Irak Kürtlerinin resmen bağımsız olmaları İran’ın ‘elinden kayıp gitmesi’ demekti. İran’ın elinden bir kere çıktıktan sonra da pekâlâ bir tehdide dönü- şebilirdi.

IŞİD’in Ağustos başında Er- bil, Sincar ve Hanekin’e yönel- mesi, Irak Kürtlerinin savunma ve güvenlik açısından zayıflığı- nı ortaya çıkardı. Bunun üzerine İran, IŞİD’e karşı mücadele için Kürtlere askeri destek veren ilk ül- ke oldu. Böylece İran, Irak Kürt yönetimine ittifaklarının ne kadar değerli ve önemli olduğunu gös- terme fırsatı buldu. Diğer taraftan bu süreç İran’ın hem siyasi hem de askeri açıdan bölgedeki varlığının güçlenmesini sağladı.

Uzun yıllar boyunca Bağdat yö- netimine karşı giriştiği ‘özgürlük’ mücadelesinde İran, Irak Kürtleri- nin tabii müttefiki oldu. Fakat bu ittifak ilişkisi sayesinde İran yöneti- mi Kürtler üzerindeki etkisini gide- rek artırdı. İran ile girdiği tarihsel ittifakın esiri olmak istemeyen Irak
Kürt yönetimi İran dışında dünya- ya açılan siyasi ve ekonomik bağ- lar geliştirdi. Fakat IŞİD’le birlikte ortaya çıkan bölgesel istikrarsızlık ve tehdit Irak Kürtlerinin güven- lik için hala İran’a muhtaç oldu- ğunu gösterdi. Bugünlerde IKBY savunma altyapısını güçlendirmeye odaklandığı ve Türkiye’nin de ara- larında bulunduğu bazı ülkelerle askeri işbirliğine girdiği görülmek- tedir. IKBY’nin bu alandaki faa- liyetleri, şüphesiz öncelikle kendi savunma kapasitesini güçlendir- meye dönüktür. Fakat IKBY’nin savunma kapasitesinin güçlenmesi, İran’a olan askeri ihtiyacının azal- ması, böylece Kürtleri adeta İran’a mecbur bırakan netameli ittifak bağlarının birisinin daha kesilme- si anlamına gelmektedir.

ORSAM Danışmanı, Yrd. Doç. Dr., Yıldırım Beyazıt Üniversitesi 
Ortadoğu Analiz, Ocak-Şubat Cilt: 7 Sayı: 66, s.46-49.
http://www.orsam.org.tr/files/OA/66/13bayramsinkaya.pdf
 

GÜVEN BUNALIMI KISKACINDA İRAN-IKBY İLİŞKİLERİ


GÜVEN BUNALIMI KISKACINDA
İRAN-IKBY İLİŞKİLERİ

İranlılar ile Kürtler arasında ilişkiler incelenirken ilk dikkat çekilen hususlardan birisi, aralarındaki kül- türel, tarihsel ve dilsel yakınlıktır. Fakat modern
İran devletinin Iraklı Kürtlerle ilişkilerinde kimlik politikalarından ziyade siyasi mülahazalar ve güvenlik kaygıları belirleyici olmuştur. Bu durum İran İslam Devriminden sonra da pek değişmemiştir. Devrim- den kısa bir süre sonra İran’da çıkan Kürt isyanlarının bastırılması için Geçici İran Hükümeti, o dönemde Baas rejiminden kaçarak İran’a sığınmış olan Mesut Barzani yönetimindeki KDP (Kürdistan Demokratik Partisi) ile işbirliği yapmıştır. Bu işbirliği İran-Irak savaşı boyunca daha da güçlenmiştir. KDP, İran as- kerleri ile birlikte ortak düşmanları Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’a karşı savaşmıştır. Aynı dönemde Celal Talabani liderliğindeki KYB (Kürdistan Yurt- severler Birliği) de 1980’lerin ortalarından itibaren İran ile yakın ilişki ve işbirliği içerisine girmiştir. Za- man zaman iniş çıkışlar yaşansa da Iraklı Kürtler ile İran arasındaki yoğun ilişkiler 1990’larda da devam etmiştir. Bu dönemde Iraklı Kürt siyasi hareketlerin hemen hepsi İran’da irtibat büroları açmıştır. İran, Irak Kürtlerinin dünyaya açılan kapısı olmuştur. Buna karşılık İran istihbarat ve güvenlik birimleri de ‘Irak Kürdistan Bölgesi’nde gayri resmi güvenlik noktaları oluşturmuş ve bölgedeki nüfuzunu artırmıştır.
Partiler Düzeyinden ‘Hükümetler Düzeyine’ İran- Kürt İlişkileri
2003’te Amerikan işgalinin ardında Irak’ın yeniden yapılanma sürecinde Kürtler ile İran arasındaki yakın
Bayram SİNKAYA
ilişkiler etkili olmuştur. İran, Irak’ın federasyona dö- nüşmesini, dolayısıyla Kürtlerin özerklik talebini des- tekleyen tek bölge ülkesidir. Ayrıca Kürtlerin Şiilerle ittifak halinde Irak merkezi siyasetinde aktif olmasını desteklemiştir. Böylece hem Kürtler üzerinde, hem de Irak siyasetinde İran etkisi artmıştır.
‘Irak Kürdistan Bölgesi’nin (IKB) 2005 Anayasası ile resmen federal bir bölge olarak kabul edilmesinden sonra İran ile Irak Kürtleri arasındaki ilişkilerde yeni bir dönem başlamıştır. Irak Kürdistan Bölgesel Yöne- timi’nin (IKBY) dış ilişkilerini yürütmek amacıyla 2006’da Dış İlişkiler Dairesi kurulmuş; bu dairede Türkiye ve İran ile ilişkileri idare etmekle vazifeli iki genel müdürlük oluşturulmuştur. Kürt partilerinin Tahran’daki bürolarının yanı sıra 2007’de IKBY’nin ‘Tahran Temsilciliği’ açılmıştır. İran ise Erbil ve Süley- maniye’de konsolosluk açan ilk ülke olmuştur. Böylece İran’ın Irak Kürtleri ile ilişkileri partiler düzeyinden ‘hükümetler’ düzeyine veya ‘diplomatik’ düzeye çık- mıştır. KDP lideri Mesut Barzani Kasım 2008’de ilk defa IKBY Başkanı sıfatıyla Tahran’ı ziyaret etmiştir.
Bu yeni dönemde IKBY ile İran arasındaki iktisadi ilişkiler gelişmiş, İran, IKBY’nin Türkiye’den sonra ikinci büyük ticaret ortağı olmuştur. Yaklaşık 600 km’lik bir sınırı paylaşan İran ile IKBY arasında üç gümrük kapısı – Başmak, Pervizhan ve Hacıumran – faaliyet göstermektedir. IKBY ile İran arasında ticaret hacmi günümüzde 4-4,5 milyar dolar civarındadır. İran, IKBY’ye gıda ürünleri, tekstil, otomotiv yedek parçası ve benzeri ürünler satmaktadır. İran şirketleri bölgedeki altyapı, baraj, yol ve inşaat projelerinde de rol almaktadır. IKBY’de kayıtlı 470 civarında İran şir- keti vardır ve 20 binden fazla İran vatandaşı mevsim- lik veya sürekli işçi olarak burada çalışmaktadır. İran havayolu şirketi Mahan Air, Erbil ile Tahran arasında haftada üç defa karşılıklı uçuş gerçekleştirmektedir. Erbil-Urumiye ve Süleymaniye-Tahran uçak seferleri ekonomik olarak verimli olmadığı gerekçesiyle kal- dırılmıştır. Fakat sınır illeri arasında, özellikle Erbil ve Urumiye arasında düzenli otobüs seferleri yapıl- maktadır. İran ile IKBY arasında ticari, kültürel ve siyasi ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla özellikle sınır bölgelerinde bulunan İran vilayetleri ile IKB vilayet- leri arasında doğrudan bağlantı kurulmasının önü açılmıştır. Böylece yerel idareler arasında iktisadi ve kültürel ilişkilerin gelişmesi sağlanmıştır.
IKBY’nin İran ile ekonomik ilişkilerinde enerji meseleleri önemli bir yer tutmaktadır. Erbil ile Bağdat arasında petrol kaynaklarının işletimi ve pazarlanması konusunda ortaya çıkan anlaşmazlıklardan sonra IK- BY, Türkiye ve İran üzerinden tankerlerle uluslararası pazarlara ham petrol sevk etmiştir. Nisan 2014’te IK- BY ile İran arasında enerji işbirliği konusunda bir mu- tabakata varılmıştır. Buna göre IKB’den boru hatları ile İran’a ham petrol sevk edilmesi ve bu petrolün İran rafinerilerinde işlenerek geri gönderilmesi kararlaştırıl- mıştır. Ayrıca, İran’ın IKB’deki elektrik santrallerine yakıt temin etmesi hususunda anlaşmaya varılmıştır.
İran-IKBY İlişkilerinde Güven Bunalımı
Aralarındaki yakın ve köklü ilişkilere rağmen İran-IK- BY ilişkileri ‘stratejik’ işbirliğine dönüşmedi. İlişkile- rin geliştirilmesine yönelik atılan adımlara rağmen taraflar arasında hem iktisadi ilişkiler, hem de siya- si ilişkiler adeta yerinde saydı. Diğer bir tabirle Irak Kürtleri, özellikle KDP ile İran hükümeti arasındaki siyasi uyum giderek bozuldu. Bunun başlıca nedeni, Baas rejiminin kökünden yıkılmasıyla beraber İran’ı ve Irak Kürtlerini aynı safta buluşturan tehdidin or- tadan kalkmasıdır. Üstelik Bağdat’ta İran’a dost ve IKBY’yi tehdit etmeyecek kadar zayıf bir hükümetin kurulması, Erbil-Tahran ittifakının önemini azalt- mıştır. Üstelik, bu dönemde İran yönetimi Bağdat ile ilişkilerine öncelik vermeye başlamış, Erbil-Bağdat ilişkilerinde gerilim arttığı zaman genellikle Bağdat’ı desteklemiştir. Diğer yandan otoritesi ve bölgesel sta- tüsü giderek sağlamlaşan IKBY, ekonomik ve siyasi
hareket alanını genişletmek amacıyla bölgesel veya bölge dışından güçlerle ilişkilerini geliştirme arayışına girmiştir. IKBY’nin bu çabaları Tahran’da kaygıyla iz- lenmiş, özellikle IKBY-İsrail ilişkileri ciddi bir tehdit olarak değerlendirilmiştir.
Böyle bir ortamda İran’ın bölgedeki siyasi etkisi ve ‘istihbarat’ gücü IKBY yetkilileri, özellikle KDP tarafından tehdit olarak görülmeye başlanmıştır. Zira İran bu gücü sayesinde hem Irak Kürt siyasetine sık sık müdahale etmektedir, hem de IKBY üzerinde baskı uygulamaktadır. Bazı iddialara göre, İran’ın IKB’de gizli faaliyetlerinde kullandığı yüzlerce ‘hücre’ vardır. İran’ın bölgedeki güçlü varlığı nedeniyle Kürt yetkili- ler alenen İran aleyhine konuşmaktan çekinmektedir. Nitekim Erbil’de yayınlanan Israel-Kurd dergisinin editörü Mevlüt Afand Haziran 2012’de Süleymani- ye’de kaçırılmıştır. Birçok kişi Afand’ın kaçırılmasın- dan İran’ı sorumlu tutmaktadır. Diğer taraftan İran, IKBY ile yürüttüğü resmi temasların yanı sıra böl- gedeki partilerle, özellikle KYB ile yakın ilişkilerini sürdürmüştür. Üstelik Talabani’nin rahatsızlığı sıra- sında parti içinde baş gösteren liderlik mücadelesine müdahil olmuştur. Ekim 2013’te Hawlati gazetesin- de IKBY Başbakanı Neçirvan Barzani’nin Amerikalı bir diplomatla yaptığı görüşmeyi aktaran bir yazışma yayınlandı. Buna göre Barzani, Talabani’nin ölme- si durumunda KYB’nin etkili olduğu bölgelerdeki İran nüfuzunun artmasından duyduğu endişeyi ifade etmiştir. Aynı yazıda İran’dan gelecek tehlikelerin bertaraf edilmesi amacıyla KDP’lilerin Talabani’nin sağlığı için duacı olduğu belirtilmiştir.
Öte yandan ‘otonomisi’ genişleyen ve özgüveni gittikçe artan IKBY, Irak Kürtlerinin İran’ın bölgesel siyasetinde bir araç olarak görülmesinden rahatsız ol- maya başlamış, İran ile ilişkilerinde daha ‘saygın’ bir yer edinmeyi beklemiştir. Oysa İran, uzunca bir süre IKBY ile ilişkilerini alt düzey memurlar ve Devrim Muhafızları vasıtasıyla yürütmüştür. IKBY Başkanı Barzani dâhil Kürt yetkililer, İran’ın ‘davetlerine’ icap- la veya başka vesilelerle defalarca Tahran’a gitmiş ve burada üst düzeyde kabul görmüş ise de İranlı üst düzey yetkililer yakın zamana kadar Erbil’e gitmekten imtina etmiştir.
İran’ın IKBY’ye karşı ‘tepeden bakan’ ve ‘müdaha- leci’ tavrına tepki olarak Mesut Barzani 2011’den beri Tahran’a gitmemiştir. Barzani’nin 2012’de Tahran’a gideceği duyurulsa da bu ziyaret gerçekleşmemiş- tir. IKBY’nin bu konudaki rahatsızlığını gösteren bir gelişme, 2014 yılının Mayıs ayında yaşanmıştır. İran’ın Süleymaniye konsolosluğunun internet sayfa- sında ‘İran-Kürt ilişkileri’ hakkında yazılan bir yazıda Kürtçeden Fars dilinin bir lehçesi olarak bahsedil- mesi, 1946’da Mahabad’da kurulan Kürt devletinin komünist grupların bir faaliyeti gibi anlatılması ve Kürtlerin Irak’tan ayrılmaları durumunda İran ile ilişkilerinin bozulacağı ifadelerinin yer alması IK- BY’nin sert tepkisine neden olmuştur. Keza Temmuz 2014’te Irak basınında Mesut Barzani’nin İran’a gitti- ği yazılmıştır. İddialara göre İran, ‘Peşmerge’nin Ker- kük’e girmesi, Erbil-Bağdat ilişkilerindeki sorunlar ve Barzani’nin bağımsızlık konusunda referandum kararı alması hususlarındaki rahatsızlığının ifade et- miştir. IKBY Hükümet sözcüsü Omid Sabah, bu konuda yaptığı açıklamada böyle bir ziyaretin ger- çekleştiği iddialarını reddetmiş ve ‘Kürtlerin kendi kaderlerine karar vermek için kimsenin iznini alma- yacaklarını’ eklemiştir.
İran-IKBY İlişkilerinde Yeni Ortak Tehdit: IŞİD
IKBY-İran ilişkilerindeki soğukluğa karşın Haziran 2014’te IŞİD’in IKBY’yi tehdit eden bir güç olarak ortaya çıkması, Erbil-Tahran ilişkilerinde yeni bir dönemin başlamasına neden olmuştur. Neçirvan Barzani, IŞİD tehdidi üzerine 16 Haziran’da İran’a bir ziyaret gerçekleştirmiş ve güvenlik yetkilileri ile görüşmüştür. Ağustos ayının başında da Mesut Barzani, İran Cumhurbaşkanı Ruhani’ye hitaben ‘Mevcut krizde Iraklı Kürtlerin yanında durdu- ğu için İslam Cumhuriyeti’ne şükranlarını sunan’ bir mektup göndermiştir. Barzani, Ağustos ayının sonlarında yaptığı bir açıklamada, IŞİD’e karşı ken- dilerine silah ve mühimmat desteği veren ilk ülkenin İran olduğunu söylemiştir. Böylece, ‘Irak Kürtlerinin zor durumlarında İran’ın her zaman destek olduğu’ olgusu tekrar edilmiştir.
IŞİD tehdidi ile birlikte Erbil-Tahran arasında sadece güvenlik ilişkileri yeniden güçlenmekle kal- mamış, taraflar arasındaki siyasi ilişkilerin niteliği de değişmeye başlamıştır. 26 Ağustos’ta Erbil’i ziyaret eden Dışişleri Bakanı M. Cevad Zarif, bölgeyi ziyaret eden üst düzey ilk İranlı yetkili olmuştur. Zarif ’in ar- dından kısa bir süre sonra Aralık 2014’te İran Meclis
Başkanı Ali Laricani Erbil’i ziyaret etmiştir. Mesut Barzani, Laricani ile görüşmesinde ‘taraflar arasında- ki ilişkilerin yeni bir aşamaya girdiğini’ ifade etmiştir.
IKBY ile İran arasında güvenlik işbirliğinin ve siyasi ilişkilerin canlanmasına paralel olarak ekono- mik ilişkilerin geliştirilmesi sürecinde de yeni bir hareketlilik yaşandı. Kasım 2014’te İran-IKBY sını- rında, Penjwen’de serbest ticaret bölgesi kurulması konusunda anlaşmaya varıldı. İran’ın Irak ile ekono- mik ilişkileri geliştirmekten sorumlu yetkilisi Rustem Kasımi geçtiğimiz Şubat ayının sonunda Erbil’e gitti. Kasımi IKBY yetkilileri ile İran’ın bölgeden ham petrol alması ve işlenmiş petrol satması çalışmalarını görüştü. Ayrıca Süleymaniye ile Kirmanşah arasında demiryolu yapılması konusu ele alındı.
Görüldüğü kadarıyla İran-IKBY ile ilişkilerinde iki husus öne çıkmaktadır. Birincisi, tarafların ortak tehdit algısıdır. İkincisi ise onlarca yıllık işbirliğine rağmen İran-IKBY ilişkilerinde rastlanan güven bu- nalımıdır. Ortak tehdit algısı, Irak Kürtleri ile İran arasında yakın ilişkilerin kurulmasıyla sonuçlanır- ken, bu tehdidin ortadan kalkması taraflar arasında güven bunalımının öne çıkmasına neden olmaktadır. Taraflar arasındaki güven bunalımı ise stratejik yö- nelimlerinin farklı olmasından ve asimetrik güç iliş- kilerinden kaynaklanmaktadır. Zira İran, IKBY’nin bölgesel düzeyde etnik temelli siyaset yürütmesi, bağımsızlık emelleri ve hasımları ile işbirliği yap- ması ihtimallerinden tedirgin olurken, Iraklı Kürtler İran’ın bölgedeki gücünden ve Kürtler üzerinde baskı uygulamasından rahatsız olmaktadır. İran, Irak Kürt- lerini belirli alanlarda desteklerken aynı zamanda onları kontrol etmeye, sınırlamaya ve yönlendirmeye çalışmaktadır. IKBY ise bir taraftan İran’ın desteğine muhtaçtır, ama diğer yandan İran’ın bölge üzerin- deki nüfuzunu sınırlamak için siyasi ve ekonomik hareket alanını genişletmeye çalışmaktadır. IŞİD’in ortak bir tehdit olarak ortaya çıkması, IKBY ile İran arasında siyasi ilişkilerin ve güvenlik işbirliğinin ye- niden güçlenmesini sağlamış, ama taraflar arasındaki güven bunalımının ve asimetrik ilişkilerin çözümü doğrultusunda henüz adım atılmamıştır.

Yrd. Doç. Dr.,Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, ORSAM Danışmanı
Ortadoğu Analiz, Temmuz-Ağustos Cilt: 7 Sayı: 69, s.24-25.
http://www.orsam.org.tr/files/OA/69/6bayramsinkaya.pdf  

İRAN-YEMEN İLİŞKİLERİ VE ENSARULLAH HAREKETİ


İRAN-YEMEN İLİŞKİLERİ VE ENSARULLAH HAREKETİ

Arap Baharı’ndan yakından etkilenen ülkelerden birisi Yemen oldu. Körfez İşbir-
liği Konseyi’nin arabuluculuğun- da iktidar ile ‘muhalif’ hareketler arasında yapılan müzakereler sonu- cunda 1978’den beri Yemen’i yö- neten Ali Abdullah Salih, Kasım
2011’de yetkilerini yardımcısı A. Mansur Hadi’ye devretti. Hadi, Şubat 2012’de tek aday olarak girdiği seçimlerde yeni cumhur- başkanı oldu. Mart 2012’de te- mel sorunların çözümü amacıyla bütün siyasi partilerin katıldı- ğı “Ulusal Diyalog Konferansı” başladı. Şiddet fazla tırmanmadan müzakere yoluyla sağlanan bu ge- çiş, birçok çevrede memnuniyetle karşılandı. Hatta Suriye’de soruna çözüm için önerilen yöntemlerden birisi “Yemen Modeli” idi. Fakat is- yancı Husi aşiretinin liderliğindeki silahlı Ensarullah Hareketi Eylül 2014’te başkent Sana’yı ele geçirdi. Cumhurbaşkanı Hadi ile Husiler arasında bir mutabakat anlaşma- sı yapıldıysa da taraflar arasındaki sorunların çözülememesi nedeniyle 6 Şubat 2015’te Ensarullah yöne- timi ele aldı. Ensarullah’ın iktidarı ele geçirmesinin ‘darbe’ mi yoksa ‘devrim’ mi olduğu tartışmaları bir yana, bu süreçte en çok dikkat çekilen faktörlerden birisi İran’ın rolü oldu.

İran-Yemen İlişkileri

Yemen’deki gelişmeler, İran dış politikasının önceliklerinden biri- si değildir. Nitekim neredeyse on
yıldır iki ülke arasında karşılıklı üst düzey ziyaret yapılmamıştır. İki ül- ke arasında ilişkilerin bu denli dü- şük düzeyde olmasının bir sebebi, Yemen’in İran’ın stratejik ilgi ala- nının ötesinde olması ise diğer bir sebebi Suudi Arabistan ile mütte- fik olan Yemen yönetiminin müte- madiyen İran’ı ülkede istikrarsızlık yaratmaya çalışmakla suçlamasıdır. Özellikle 2004’te Seyyid Hüseyin Bedreddin El-Husi’nin önderliğin- de başlayan ilk Husi isyanından beri İran, isyancıların destek aldı- ğı olağan şüpheli ülkelerden birisi olarak görülmüştür. Husilerin Şiili- ğin Zeydi koluna mensup olmaları ve İran yönetiminin dış politikada Şii jeopolitiğini etkili bir araç ola- rak kullanmaya çalışması, bu iddia- lara temel teşkil etmiştir. Zeydi ol- malarına rağmen Husilerin dini ve ideolojik olarak İran’a daha yakın olduğu, Seyyid Bedreddin’in İranlı din adamları ile bağlantılı olduğu ileri sürülmüştür.
Yemen, Suudi Arabistan ve ABD, yıllardır İran’ın isyancı Husi- lere silah desteği verdiğini iddia et- mektedir. Bu çerçevede değişik za- manlarda Kızıldeniz’de durdurulan bazı gemilerde İran’ın Husiler için sevk ettiği silahların bulunduğu id- dia edilmiştir. Silah sevkiyatlarının yanı sıra İran Devrim Muhafızla- rı’nın Husi milislerini eğittiği ve isyancılara finansal destek sağladığı iddiaları da ortaya atılmıştır. Fakat hem İran yönetimi hem de Husiler bu iddiaları reddetmiştir.
Yemen’de iktidarın değişimi sü- recinde de İran düşük profilli bir siyaset izlemiştir. Dışişleri Bakan- lığı Sözcüsü, Yemen hükümetinin protestocuları şiddetle bastırmasın- dan ‘derin kaygı’ duyduğunu ifade etmekle yetinmiş ve ‘devrimcilere’ dolaylı destek vermiştir. Fakat Ali
Abdullah Salih’in iktidardan çekil- diği süreçte İran’ın hiçbir rolü ol- mamış, süreç büyük ölçüde Suudi Arabistan’ın inisiyatifinde yürü- müştür. Hadi’nin cumhurbaşkanlı- ğı döneminde İran-Yemen ilişkileri daha da zayıflamıştır. Bir taraftan İranlı diplomatlar Yemen’de defa- larca saldırıya uğramıştır. Temmuz 2013’te İranlı bir diplomat kaçırıl- mış, Ocak 2014’te İranlı diplomat Ali Asghar Asadi vurularak öldü- rülmüştür. Aralık 2014’te İran Bü- yükelçisinin Sana’daki rezidansına bombalı saldırı düzenlenmiştir. Di- ğer taraftan Cumhurbaşkanı Hadi, bu dönemde de devam eden Husi isyanından İran’ı sorumlu tutmuş, İran yönetimini hem Husileri hem de güneyli ayrılıkçı hareket Hirak’ı desteklemekle itham etmiştir. Tem- muz 2012’de Yemen’de faaliyet gösteren İranlı ajanların yakalan- dığı duyurulmuş, 2013’te Husile- re silah temin ettiği öne sürülen bir gemiye daha el konulmuştur. Hadi’nin İran karşıtı açıklamala- rı ilerleyen zamanlarda da devam etmiştir. Husilerin Eylül 2014’te başkent Sana’ya girmelerinden sonra Hadi’nin İran’dan arabulu- culuk yapmasını istediği iddiaları ortaya atılmışsa da bu yönde bir gelişme kaydedilmemiştir. İran Dı- şişleri Bakanlığı, Husiler ile Hadi arasında varılan mutabakat anlaş- masından duyduğu memnuniyeti ifade etmiştir.
Bununla birlikte Eylül ayından itibaren İran’dan gelen açıklama- larda resmi hükümet yetkilileri- nin beyanlarından farklı mahiyet- te söylemler öne çıkmaya başladı. Husilerin Sana’yı ele geçirmesin- den sonra paramiliter Besic Teşki- latının Komutanı M. Reza Nakdi, Yemen halkına hitaben yayınladığı mesajda Yemen milletinin zaferini tebrik etti ve onları Batılıların Ye- men devrimi karşıtı komplolarına karşı uyanık olmaya çağırdı. İran ile Husiler arasındaki ilişkiyi gös- terir mahiyetteki en yüksek düzeyli açıklama eski Dışişleri Bakanı ve hâlihazırda Ayetullah Hamanei’nin uluslararası ilişkiler danışmanı Ali Ekber Velayeti’den geldi. Velayeti, 18 Ekim 2014’te Yemen’den gelen bir grup din adamıyla görüşmesin- de Ensarullah’ın lideri Abdulme- lik Husi’nin Yemen devrimindeki önderliğinden duyduğu memnu- niyeti ifade etti ve ‘Hizbullah’ın Lübnan’da üstlendiği rolü, Ensa- rullah’ın da Yemen’de üstlenmesini umut ediyorum’ dedi. Velayeti, İs- lam Cumhuriyeti’nin Ensarullah’ı İslami uyanış hareketinin bir par- çası olarak gördüğü için destekle- diğini ifade etti.
Husilerin/Ensarullah’ın Şu- bat 2015’te iktidarı ele geçirmesi, Körfez ülkelerinin tepkisini çekti. Sana’daki büyükelçiliklerini kapa- tan Körfez ülkeleri, BM Güvenlik Konseyi’ne Yemen’deki ‘darbeyi durdurma’ çağrısında bulundu. Bu gelişme İran’da ise memnuniyetle karşılandı. Hükümet çevreleri daha ihtiyatlı açıklamalar yaptığı halde resmi medya Yemen’deki gelişme- leri ‘devrim’ olarak gördü ve Şubat ayında Tahran’daki devrim kutla- malarında Abdulmelik Husi’nin posterleri açıldı. İslam Cumhuri- yeti rejiminin önde gelen isimlerin- den Natık Nuri, İran Devrimi’nin Yemen’e ihraç edildiğini söyledi. Devrim Muhafızları Ordusu Ko- mutanı Yardımcı Hüseyin Salami, Ensarullah’ın Lübnan’da Hizbul- lah’ın benzeri olduğunu ifade etti.

Ensarullah Yemen’in Hizbullahı mı?

Hem İran çevrelerinde hem de İran’ın bölgesel politikalarından rahatsız olanlar arasında gerek Ye- men siyasetindeki konumu, ge- rekse İran ile bağlantısı nedeniyle Ensarullah’ı Lübnan Hizbullahı’na benzetme eğilimi yaygındır. Böyle bir değerlendirme İran’ın bölgesel gücünün ne boyuta geldiğini gös- termesi açısından çarpıcıdır. Fakat Hizbullah ile Ensarullah arasında önemli farklar vardır ve bu neden- le böyle bir değerlendirmede bu- lunmak için henüz erkendir. Her şeyden önce Hizbullah doğrudan İran’ın elinde kurulmuşken, Ensa- rullah hareketi yerli bir harekettir. İran yönetimi Hizbullah ile ara- sındaki ilişkiyi açıkça savunurken Husilerle ilişkisi aynı derecede net değildir.
Ensarullah’ın yükselişini İran’a bağlamak ve Şii yükselişiyle ilişki- lendirmek, Yemen’deki iç dinamik- lerin etkisinin ihmal edilmesine ve indirgemeci sonuçlara varılmasına neden olmaktadır. Husiler, Şiiliğin Zeydi koluna mensuptur ve Husi lideri Zeydiliği canlandırma arayı- şındadır. Ama Husiler Yemen’deki Zeydi aşiretlerden sadece birisidir. Üstelik diğer Zeydilerin önemli bir kısmı Husileri Caferi/İmamiye mezhebine geçmiş olmakla itham etmektedir. Dolayısıyla Husi ha- reketini Şii hareket olarak adlan- dırmak yanıltıcı olabilir. Bununla birlikte Yemen’de ve bölgede ilerle- yen zamanlarda siyasi gelişmelerin seyrine bağlı olarak, özellikle me- selenin bölgesel ve aşiret boyutları ihmal edilerek doğrudan Şii-Sünni mücadelesine indirgenmesi ve bu algının yaygınlaşması durumunda Zeydiler, Husilerin etrafında bir- leşebilir.
Husi isyanı özü itibariyle bölge- sel bir isyandır, ancak Ensarullah’a dönüşerek Yemen ulusal siyasetinin aktörlerinden birisi olmuştur. Do- layısıyla Husi-Ensarullah hareketi siyasi kimliğini yeniden tanımla- maktadır. Bu çerçevede, Ensarullah kendisini eski rejimin, dolayısıyla Salih ve Hadi hükümetlerinin des- tekçileri olarak görülen Suudi Ara- bistan ile ABD’nin karşısında bir yere konumlandırmaktadır. Ayrıca, Yemen içindeki Selefi ve El-Kai- deci akımlara karşı bir duruş ser- gilemektedir. Yemen’in güneyinde daha etkili olan Arap Yarımadası El-Kaidesi bazı Amerikan ve Ye- men ordusunun müdahalelerine rağmen son zamanlarda gücünü artırmış, hatta bölgeleri kontrol al- tına almıştır. Bu süreçte El-Kaide de form değiştirmiş ve Ensarulşeria adını almıştır. El-Kaide’yi ve Sele- filiği tehdit olarak ilan eden Ensa- rullah, Yemen halkının El-Kaide’ye karşı birleşmesi çağrısında bulun- muş ve El-Kaide’nin kontrol ettiği bölgelere yönelmiştir. Abdülmelik Husi, Hadi yönetimini El-Kaide’ye karşı mücadele etmemekle eleştir- miş ve ordunun yapmadığı işi ken- dilerinin yaptığını ileri sürmüştür.

Husiler ile İran arasında çeşitli düzeylerde bağlar varsa da bu Hu- silerin doğrudan İran’ın bölgedeki vekilleri olduğu anlamına gelme- mektedir. İran’dan gelen destek açıklamaları hareketi kontrol etme ve yönlendirme teşebbüsü olarak görülebilir. Fakat Yemen’deki ge- lişmelerin Şii-Sünni mücadelesine dönüş(türül)mesi ve ‘Sünni’ dün- yadan izole edilmesi Ensarullah’ı muhakkak İran’a daha fazla yakın- laştıracaktır.

Yrd. Doç. Dr., ORSAM Danışmanı, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi 
Ortadoğu Analiz, Mart-Nisan Cilt: 7 Sayı: 67, s.60-62.
http://www.orsam.org.tr/files/OA/67/15bayramsinkaya.pdf

Suudi Arabistan-İran gerginliği nereye varır?

Suudi Arabistan-İran gerginliği nereye varır?


Yeni yılın ilk günlerinde, Suudi Arabistan’da aralarında Şii din adamı Şeyh Nimr’in de bulunduğu 47 kişinin idam edilmesi bölgede gerilimin yükselmesine sebep oldu. Tahran ve Meşhed’de Şeyh Nimr’in idamını protesto eden grupların Suudi Arabistan’ın diplomatik temsilciliklerine saldırması üzerine Suudi yönetimi İran ile diplomatik ilişkilerini kesti. Suudi Arabistan’ın ardından Riyad ile dayanışma içindeki bazı bölge ülkeleri de İran ile diplomatik ilişkileri askıya aldı.
İran ile Suudi Arabistan arasındaki gerilimi açıklamak için medyada öne çıkan ‘mezhepçi’ analizler sorunun tabiatını açıklamaktan uzak kalıyor. Zira yıllardır iki ülkede de yeni mezhep değişikliği olmadı.  Yıllardır hem Tahran’da hem de Riyad’da ‘mezhepçi’ siyasi yapılar iktidarda olsa da iki ülke arasındaki ilişkiler inişli çıkışlı seyretti. Hatta 1990’larda iki ülke arasındaki ilişkiler o kadar iyileşti ki aralarında savunma işbirliği anlaşması imzaladılar. Hal böyle iken, iki ülke arasında son yıllarda ilişkilerin gerilmesi nasıl izah edilebilir?
Irak işgalinin sonuçları
İran ile Suudi Arabistan ilişkilerinin kırılmasında iki dönüm noktası var. Birincisi, 2003’te ABD’nin Irak’ı işgal etmesidir. Amerikan işgali ile birlikte Irak’ta Saddam Hüseyin yönetiminin yıkılması hem Irak içindeki siyasi dengeleri hem de bölgesel güç dengelerini altüst etti. Her şeyden önce, Saddam’ın iktidardan uzaklaştırılması, İran ve Suudi Arabistan’ı bir araya getiren ortak tehdidi ortadan kaldırdı. Üstelik, iki devlet de Bağdat’ta nüfuzunu artırmak için yarışa girdi. Ne var ki, yeni kurulan siyasi sistem çerçevesinde İran ile bağlantılı Şii siyasetçiler 2005’ten itibaren Irak yönetiminde söz sahibi olunca Riyad sert tepki gösterdi. Hatta Suudi Kralı Abdullah, Amerikan hükümetini ‘Irak’ı altın bir tepsi içinde İran’a hediye etmekle’ suçladı.
Irak’ta rejim değişikliği ve İran’ın etkisinin artması ile birlikte Suudi yönetiminin güvenlik kaygıları da derinleşti. Bir yandan İran’ın etkisinin genişlemesi ile Riyad kendisini çevrelenmiş hissetmeye başladı. İran liderlerinin  İsrail ve Amerikan karşıtı söylem ve politikaları nedeniyle Arap dünyasında popülaritesinin artması da Suudi yönetiminin endişelerini artırdı. Diğer yandan Suudi yönetimi, bölgesel gelişmelerin etkisiyle nüfusunun yüzde 15’ini oluşturan ve petrol rezervlerinin yoğun olduğu Hasa bölgesinde yaşayan Şiilerin rejime karşı ayaklanmasından endişe etmeye başladı. O dönemde revaçta olan BOP çerçevesinde Amerikan hükümetinin de bölgede ‘demokratikleşmeyi’ teşvik etmesi, Suudilerin kaygılarının daha da artmasına sebep oldu.
İran’ın bölgesel yükselişini durdurabilmek için Suudi yönetimi bir taraftan İran’ı ‘itibarsızlaştırma’, diğer taraftan İran’a karşı dengeleme siyaseti izledi. Bu çerçevede İran hükümetini mezhepçi politikalar izlemekle ve Şii azınlıkları hükümetlerine karşı kışkırtmakla suçlayan Suudi Arabistan, yükselen ‘Şii hilali’ne karşı bölgedeki ‘muhafazakar’  rejimlerle birlikte ‘ılımlı Arap ekseni’ kurma arayışına girdi. Hatta İran ile bağlantılı direniş hareketleri Hamas ve Hizbullah’ı İran rejiminin piyonu gibi hareket edip bölgesel istikrarı riske atmakla suçladı. Keza yeni Irak hükümetiyle resmi ilişki kurmaktan uzak durdu. Böylece İran ile Suudi Arabistan arasında ‘soğuk savaş’ın temelleri atıldı.
Bu şartlar altında İran’ın nükleer programından en çok rahatsız olan bölge ülkelerinden birisi Suudi Arabistan idi. İran’ın nükleer silah sahibi olması durumunda bölgesel güç dengelerinin Tahran lehine değişmesi ihtimali, Riyad yönetimini  İran’a karşı tedbir almaya zorladı. Nitekim, Kasım 2010’da ortaya çıkan ‘wikileaks’ belgelerinde Kral Abdullah’ın Amerikalı muhataplarından İran’ın nükleer programının durdurulması için ‘yılanın başının kesilmesini’ istediği ortaya çıktı.
Arap Baharı ile birlikte birçok Arap ülkesinde isyanlar çıktığında hem Tahran hem de Riyad yönetimleri bu gelişmelere aralarındaki rekabet çerçevesinde yaklaştı. Nerede isyan hareketleri Suudi Arabistan’ın çıkarlarına ve müttefiklerine zarar veriyorsa İran o hareketleri destekledi. Suudi Arabistan da İran’a ve müttefiklerine zarar veren isyan hareketlerinin en büyük destekçisi oldu. Böylece Suriye’de ve Yemen’deki ihtilaflar İran ile Suudi Arabistan’ın müdahaleleriyle şiddetlendi ve ‘vekalet savaşı’na dönüştü.
İran’ı ‘durdurma’ çabası
İran-Suudi Arabistan ilişkilerindeki ikinci kırılma noktası Ocak 2015’te Kral Selman’ın iktidara gelmesiyle oldu. Kral Selman ile birlikte Riyad’da genç ve güvenlikçi politikaları öne çıkaran bir dış politika ekibi işbaşına geldi. Burada en çok dikkat çeken isimlerden birisi Dışişleri Bakanı Adil el-Cubeyr’dir.
Amerikalı yetkililer Ekim 2011’de,  İran istihbaratının o zaman Suudi Arabistan’ın Washington’daki büyükelçisi olan el-Cubeyr’e karşı bir suikast girişiminde bulunduğu, fakat suikastın son anda önlendiğini iddia etti. Suikastı planladığı iddia edilen M. Arbabsiar, Amerikan mahkemesi tarafından 25 yıl hapse mahkum edildi. Nisan 2015’te Dışişleri Bakanı olan el-Cubeyr, Riyad’da İran karşıtı politikaların merkezindeki isimlerden birisi oldu.
Kral Selman’ın ve ekibinin önceliği bölgede artan İran etkisine karşı mücadele etmek oldu. Suudi Arabistan bu amaçla Mart 2015’te Yemen’e askeri müdahalede bulundu. Müdahalenin amacı İran’ın müttefik olarak görülen Husi isyancıları bastırmak ve Riyad ile yakın işbirliği içinde olan Cumhurbaşkanı Hadi’nin iktidarının güçlendirilmesiydi. Yemen’e müdahale sırasında Suudi Arabistan, birçok Arap ülkesinin katılımıyla bir koalisyon kurdu. Daha sonra Arap ülkeleri arasında  terörizm ile mücadele adı altında bir askeri ittifak kurma çabaları oldu, ama bunlardan somut sonuç alınamadı. Bunun üzerine ikinci bir girişim yapıldı ve Aralık 2015’te otuz beş İslam ülkesinin katılımı ile ‘İslam askeri ittifakı’ kurulduğu ilan edildi. Terörizmle mücadele adı altında devam eden bu askeri ittifak girişimleri, aslında İran’ı dışlayan ve İran karşıtı bir ittifak olarak değerlendirildi.
Suudi Arabistan’da işbaşına gelen bu yeni elitlerin güvenlikçi politikaları İran’ın sert tepkisine neden oldu. İran lideri Ayetullah Hamanei bir açıklamasında, ‘iki ülke arasındaki ihtilaflara rağmen yakın zamana kadar Suudi dış politikasında metanet olduğunu, fakat şimdi iktidara gelen birkaç tecrübesiz gencin metanet yerine barbarlığı tercih ettiğini’ söyledi.
Ruhani güç kaybediyor
Yeni Suudi yönetimi, Temmuz 2015’te İran ile Batı arasında nükleer program üzerinde varılan uzlaşmaya en çok karşı çıkanlardan birisi oldu. İki ülke arasındaki gerilim Eylül 2015’te Kabe’de meydana gelen izdihamda 460’tan fazla İranlı hacının ölmesiyle daha da arttı. Sürpriz bir şekilde iki ülke Suriye krizine çözüm bulmak için 31 Ekim 2015’te Amerikan ve Rus Dışişleri Bakanlarının öncülüğünde Viyana’da yapılan uluslararası toplantıya birlikte katıldı. Fakat bu toplantıda bölgesel işbirliği yönünde adım atılmadığı gibi, İran ve Suudi dışişleri bakanları birbirlerini sert şekilde suçladı. Suudi Arabistan, İran’ı Arap ülkelerinin içişlerine karışmak, Şii azınlıkları tahrik etmek ve mezhepçilik yapmakla, İran ise son olarak Suudi Arabistan’ı terörizmi ve aşırılıkçı hareketleri desteklemekle itham etti.
Şeyh Nimr’in idam edilmesi Suudi hükümetinin güvenlikçi politikalarının bir başka örneğidir. Şeyh Nimr, 2012’de rejim karşıtı gösteriler sırasında tutuklanmış, ‘mezhepler arasında şiddeti kışkırtmak ve ayaklanmaları teşvik etmek’ suçlarından idama mahkum edilmişti. Suudi hükümeti, hem mezhepçilik iddialarından kurtulmak, hem de potansiyel muhaliflere karşı gözdağı vermek amacıyla Şeyh Nimr ile birlikte çoğu el-Kaide üyesi 47 idam mahkumunun cezasını infaz etti.
Şeyh Nimr’in idamı İran’da tepkiyle karşılandı. Birçok İran yetkili Suudi yönetimini mezhepçilikle itham edip ‘idamının bedelinin ağır olacağını’ söylerken Hamanei’inin internet sayfasında yer alan bir karikatür dikkat çekti. Bu karikatürde IŞİD celladı ile Suudi celladı arasında hiçbir fark olmadığı belirtiliyordu. Diğer yandan Meşhed’deki Suudi Arabistan konsolosluğu ile Tahran’daki Suudi Büyükelçiliği saldırıya uğradı. Cumhurbaşkanı Ruhani, saldırıları kınadı ve saldırganların yargılanması gerektiğini söyledi. 70’i aşkın kişi saldırılarla bağlantılı olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Fakat Suudi Arabistan, İran hükümetini  diplomatik misyonlarının korunması için yeterince tedbir almamakla suçladı ve nihayet Dışişleri Bakanı Cubeyr, İran ile diplomatik ilişkileri kesme kararı aldıklarını ilan etti.
Şeyh Nimr’in idamıyla zirveye çıkan ve Tahran ile Riyad arasındaki diplomatik ilişkilerin kesilmesiyle sonuçlanan İran-Suudi Arabistan gerilimi, bölgedeki ‘soğuk savaş’ ile bölgesel kutuplaşmasının bir müddet daha süreceğini göstermektedir. Bu çerçevede Tahran ile Riyad arasında doğrudan bir çatışma beklenmez, ama iki devlet de başlıca çatışma alanlarındaki müttefiklerine verdikleri desteği artırabilir.
Diğer yandan bölgesel gerilimin artması ve Tahran-Riyad ilişkilerinin kopması İran’da Ruhani hükümetine zarar verecektir. Zira Ruhani ‘yapıcı angajman’ siyasetiyle Batı ile ilişkilerini geliştirmeye çalışırken, bölge ülkeleri ile ilişkileri daha da bozulmaktadır. Bu durum Ruhani’nin dış politikasının İran kamuoyunda sorgulanmasına sebep olacaktır. Hem bu diplomatik krizin yönetimi, hem de Suudi temsilciliklerine saldıran kişilerin yargılanması süreci Şubat ayının sonunda İran’da yapılacak seçimleri etkileyecektir.

Bayram Sinkaya
Star, Açık Görüş, 
9 Ocak 2016,
http://www.star.com.tr/acikgorus/suudi-arabistaniran-gerginligi-nereye-varir-haber-1081323/

SUUDİ ARABİSTAN’IN YEMEN’E MÜDAHALESİ KARŞISINDA İRAN’IN TUTUMU


SUUDİ ARABİSTAN’IN YEMEN’E MÜDAHALESİ KARŞISINDA İRAN’IN TUTUMU 

Husi isyancıların 21 Eylül 2014’te Yemen’in başkenti Sana’ya girmelerinden itibaren bu ülkedeki gelişmeler, yaygın bir şekilde İran ile Suudi Arabistan arasında vekâlet savaşı olarak görül- dü. İran’ın Husileri desteklediğine dair yaygın iddialar, bazı İranlı siyasetçilerin Husilere destek mahiyetindeki beyanatları ve Suudi Arabistan’ın Husi ilerleyişine karşı sert tepkisi, iki devlet arasındaki vekâlet savaşı algısını güçlendirdi. Bu minvalde Husilerin 6 Şubat 2015’te yönetimi ele geçirmesi, ülkenin İran’ın kont- rolüne geçmesi şeklinde değerlendirildi.

Ne var ki Husilerin merkezinde olduğu ‘geçici yö- netim’ İran dâhil hiçbir ülke tarafından resmen tanın- madı. Bununla birlikte İran ile Husilerin kurduğu yeni Yemen yönetimi arasında kapsamlı ilişkilerin temelleri atıldı. Önce iki ülkenin başkentleri arasında doğru- dan uçuşların yapılmasını öngören bir anlaşma im- zalandı. Ardından Husilerin önde gelen liderlerinden Salih El-Samed başkanlığında bir heyet Mart ayının başında İran’a 14 günlük bir ziyaret gerçekleştirdi. Ekonomi, enerji ve kalkınma konularında işbirliği imkânlarının görüşüldüğü bu ziyaretin sonunda iki ülke arasında Hudeyda kentinin limanının genişle- tilmesi, Yemen’de elektrik santrallerinin yapılması ve İran’ın Yemen’e bir yıllık petrol sağlaması hususlarında mutabakata varıldığı duyuruldu. 20 Mart’ta Sana’da Husilerin Cuma namazı kıldığı iki camiyi hedef alan bombalı saldırılarda yaralanan militanlardan 52 kişi tedavi edilmek üzere İran’a götürüldü.

Daha önce istifa ettiği açıklanan Yemen Cumhur- başkanı Abdurrabu Mansur Hadi’nin 21 Şubat’ta Sa- na’da tutulduğu ev hapsinden kaçarak Aden’e gitmesi ve cumhurbaşkanlığı iddiasını sürdürmesi, ülkedeki siyasi krize yeni bir boyut kazandırdı. Hadi’nin iste- ğiyle Suudi Arabistan önderliğindeki koalisyon güçleri Yemen’in ‘meşru hükümetini desteklemek’ amacıyla Husilere karşı 26 Mart’ta ‘Kararlı Fırtına Operasyo- nu’nu başlattı. Suudilerin Husilere karşı başlattığı bu operasyon, birçok çevrede İran’ın bölgede yükselen nüfuzunu engelleme çabası olarak görüldü. Bu durum gözlerin İran’a dönmesine neden oldu.

Kasım Süleymani’yi Yemen’de Aramak!

Hatırlanacağı üzere, Irak’ta IŞİD’e karşı mücadelede İran Devrim Muhafızları etkili bir rol oynamış, Dev- rim Muhafızları’nın dış operasyonlardan sorumlu biri- mi ‘Kudüs Gücü’nün Komutanı Kasım Süleymani’nin cephede verdiği pozlar bölgesel ve uluslararası basında büyük ilgi görmüştü. Devrim Muhafızları’nın Suriye iç savaşında da rol oynadığı bilinmektedir. Buradan, yani İran’ın bölgesel çatışma alanlarında askeri varlı- ğını etkili bir şekilde kullanmakta tereddüt etmediği tespitinden, hareketle İran’ın Yemen’de de aktif, hatta militer bir politika izleyeceği yönünde spekülasyonlar yapıldı.
Kararlı Fırtına Operasyonu sırasında İran’ın Hu- sileri destekleyerek Yemen’e müdahale ettiği iddiaları sık sık yinelendi. Mansur Hadi, New York Times’da yayınlanan yazısında Yemen’deki kaosun ‘İran’ın güç hırsı ve bütün bölgeyi kontrol etme ihtirası’ndan kay- naklandığını ve ‘Husi isyancıların İran hükümetinin kuklası’ olduğunu ileri sürdü. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, bu iddiaları yineleyerek İran’ın bölge ül- kelerini tehdit etmesine kayıtsız kalamayacaklarını söyledi.
Operasyonun Sözcüsü Tuğgeneral Ahmed Asiri, İran ve Hizbullah’ı, ‘Yemen’deki devlet yapısını çökert- mek için Husileri eğitmek’le suçladı. Yemen Dışişleri Bakanı Riyad Yasin, Tahran ile Sana arasında kurulan hava köprüsü ile İran’dan Yemen’e silah ve militan taşındığını ileri sürdü. Yasin, Husileri eğitmek ve des- teklemek amacıyla Devrim Muhafızları’nın Sana’da bulunduğunu iddia etti. 27 Mart’ta, yani operasyonun başlamasından bir gün sonra, BBC Arapça servisinin resmi twitter adresinden Kasım Süleymani’nin Ye- men’e gitmeye hazırlandığı yazıldı.
İran’ın Husileri aktif bir şekilde desteklediği iddialarına karşın Kasım Süleymani ya da Devrim Mu- hafızları’ndan herhangi biri şimdiye kadar Yemen’den görüntü vermedi. Cumhurbaşkanı Hadi’ye bağlı güç- ler birisi albay, diğeri yüzbaşı iki Devrim Muhafızı’nın Aden yakınlarında yakalandığını iddia etmişse de bu haber henüz doğrulanmadı. Spekülasyonların aksine İran yönetimi Suudi operasyonu karşısında tepkisel bir politika izledi.

İran’ın Operasyon Karşısındaki Tepkileri

Kararlı Fırtına Operasyonu’na çok sayıda ülke destek verirken İran’dan sert eleştiriler geldi. Dışişleri Baka- nı M. Cevad Zarif ‘Suudi Arabistan’dan askeri ope- rasyonları derhal durdurmasını’ istedi ve ‘saldırıların bölgede tansiyonu yükselteceği’ uyarısında bulundu. İran Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada ko- alisyonun saldırıları, Yemen’in egemenlik haklarının ihlal edilmesi olarak tanımlandı. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Marziyeh Afkham, ‘hâlihazırda dâhili krizler- le boğuşan ve terörizme karşı mücadele eden Yemen’e yapılan askeri saldırıların durumu daha da karmaşık- laştırdığını ve sorunun barışçı yoldan çözülmesi ihti- malini yok ettiğini’ söyledi. İran Meclisi’nden yapılan açıklamada ‘Yemen halkının isyanı’na destek verildiği belirtildi ve ‘askeri saldırıların Yemen halkının kendi kaderini belirleme hakkına açık bir müdahale oldu- ğu’ savunuldu. Devrim Muhafızları Ordusunun eski komutanı Muhsin Rezai, ‘İslam devrimi muhafızı’ imzasıyla Husilerin lideri Abdulmelik Husi’ye ‘destek’ mektubu gönderdi.
Ayetullah Hamanei, Suudilerin Yemen’e karşı hava saldırılarını ‘suç’ olarak nitelendirdi ve operasyondan dolayı Suudi Arabistan yönetiminin büyük bir hata yaptığını ileri sürdü. Bu operasyonun sonunda Suudi- lerin ‘burunlarının yere sürtüleceğini’ iddia eden Ha- manei, ‘İran ve Suudi Arabistan arasındaki ihtilaflara rağmen yakın zamana kadar Suudi dış politikasında metanet olduğunu, fakat şimdi iktidara gelen birkaç tecrübesiz gencin metanet yerine barbarlığı tercih et- tiğini’ söyledi.
İran’dan gelen açıklamalarda ve İran medyasında Kararlı Fırtına Operasyonu’nun haksızlığını ortaya koymak için çeşitli argümanlar dile getirilmektedir. Bunlardan birinde, operasyon için Suudi Arabistan’ı davet eden Mansur Hadi’nin istifa ettiği, Ensarul- lah’ın isteğine rağmen bu kararından vazgeçmediği hatırlatılmakta ve ‘firari’ olduğuna işaret edilmektedir. Ayrıca saldırıların insani açıdan dramatik etkilerine dikkat çekilmektedir. Hava saldırıları sırasında ülke- nin altyapısına zarar verildiği, sivil yerleşim yerlerinin vurulduğu ve çoğu kadın ve çocuk ile 2500’den fazla insanın hayatını kaybettiği iddia edilmektedir. Dahası, Yemen’in hava sahasını kontrol altına alan ve limanla- rını kuşatan koalisyon güçlerinin insani yardımların geçişine izin vermediği belirtilmektedir.
İranlı yetkililerin açıklamalarında bu operasyo- nun bölgeyi daha fazla istikrarsızlaştıracağı, dolayısıyla bölgede terörizmin ve aşırıcılığın yükselmesine neden olacağı ifade edilmektedir. Üstelik İran medyasında sık sık Suudi Arabistan’ın başka çatışma bölgelerinden aşırıcı militanları alarak Yemen’e getirdiği ileri sürül- mektedir. Keza, operasyonun aslında Suudi Arabistan tarafından değil, ABD tarafından planlandığı ve idare edildiği, İsrail’in de operasyona destek verdiği iddia edilmektedir. Böylece bu operasyonun ‘Siyonist rejim’
ile büyük güçlerin işine yaradığı, İslam dünyasına bü- yük zarar verdiği ileri sürülmektedir. Bazı İranlılar, Su- udi Arabistan’ın saldırısını Saddam Hüseyin’in saldır- ganlığına benzetmektedir. Tıpkı Saddam Hüseyin’in Amerikan desteği ve kışkırtması ile İran devrimini boğmaya çalışması gibi Suudi hanedanının yine Amerika’nın desteğiyle Yemen devrimini boğmaya çalıştığı iddia edilmektedir.
Operasyona yönelik tepkilere rağmen İran, Ye- men’deki krizin geldiği noktada aktif bir taraf olmak- tan kaçındı. İran’ın krize müdahil olması bağlamında değerlendirilebilecek belki tek gelişme, İran Deniz Kuvvetleri’nin 7 Nisan’da Aden Körfezi’ne küçük bir filo göndermesi oldu. Kararlı Fırtına Operasyonu’nun sözcüsü Asiri, İran savaş gemilerinin Husi savaşçıla- ra silah ve yardım ulaştırması durumunda koalisyon güçlerinin karşılık vereceğini söyledi. İran’dan yapılan açıklamada filonun gönderilmesinin amacının açık denizlerde korsanlara karşı mücadele etmek olduğu ve daha önceden bölgede görev yapan başka bir filonun yerine gönderildiği belirtildi.

Arabuluculuk Girişimleri

İran hükümeti, zamanla operasyonun başlangıcın- daki tepkisellikten çıkarak krizin siyasi yollardan çözümü ve çatışmanın durdurulması için aktif bir rol arayışına girmiştir. Bu bağlamda ilk defa 7 Ni- san’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İran ziyareti sıra- sında Türkiye ve İran’ın Yemen sorununun çözümü için bir plan üzerinde anlaştığı duyuruldu. İranlıların ‘dört aşamalı plan’ olarak adlandırdığı bu plana göre, önce çatışmaların durdurulması, ardından şiddetten etkilenen insanlara yardım ulaştırılması, Yemenliler arasında bir diyalog inşası ve bütün Yemenli grupları kapsayan geniş kapsamlı bir hükümetin kurulması öngörüldü.
Türkiye ile İran arasında varılan uzlaşıdan son- ra İran Dışişleri Bakanı Zarif, Umman ve Pakistan’a ziyaretler gerçekleştirdi. Bunların yanı sıra, Dışişleri Bakan Yardımcısı Morteza Sarmadi Tunus, Cezayir ve Lübnan’ı ziyaret etti. İran Meclis Başkanı Ali Laricani de bazı İslam ülkelerindeki mevkidaşları ile görüştü. Yemen meselesi ve muhtemel çözüm yollarının ele alındığı bu görüşmelerde İran, bu meselenin bir iç mesele olduğunu ve Yemenliler tarafından çözülmesi gerektiğini savunmuş, operasyonların durmasını ve çatışmadan etkilenenlere insani yardım ulaştırılmasını istedi. Zarif ’in ziyaretinden kısa bir süre sonra Pakis- tan, Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyona askeri destek vermeme kararı aldı.
İran’dan gelen operasyonunun durdurulması çağ- rıları, Suudi Arabistan’ın sert tepkisine neden oldu. Zira operasyonun durdurulması, Suudi Arabistan’a göre Husilerin ele geçirdikleri bölgelerdeki kontrolü- nün pekişmesi anlamına geliyordu. Oysa operasyonun hedefi, Husilerin silah bırakmaya ve başkentten ay- rılmaya zorlamaktı. Bu nedenle, Suudi Dışişleri Ba- kanı Prens Suud El-Faysal, İran’ın Yemen krizinden sorumlu olduğu halde savaşın durdurulması çağrısının anlamsız olduğunu söyleyerek, İran’ın Husilere des- tek vermeyi ve silah yardımını durdurmasını istedi. Husilere askeri destek verdiğine ve Yemen’in içişlerine karıştığına dair iddiaları mütemadiyen reddeden İranlı yetkililer, uluslararası hukuku ihlal ederek ve haksız bir şekilde saldırılar yapılırken İran’ın Yemen’e mü- dahale etmekle suçlanmasının tuhaf olduğunu ifade etmiş ve Yemen’de asker bulundurdukları iddialarını kesin bir dille reddetmiştir.
İran’ın arabuluculuk girişimlerini artırdığı ve Su- udi Arabistan ile İran arasında gerginliğin arttığı bir dönemde BM Güvenlik Konseyi, Yemen hakkında yeni bir karar aldı. 2216 sayılı bu karar ile Hadi’nin Yemen’in meşru devlet başkanı olduğu teyit edildi ve krizin çözülmesi için Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) İnisiyatifi çerçevesinde yürütülen Ulusal Diyalog Konferansı’nın canlandırılmasına destek verildi. Ka- rarda Husilerin başkent Sana’dan ve bütün hükümet binalarından çekilmesi, geçiş sürecini sekteye uğrata- cak tek taraflı eylemlerden kaçınması, şiddete son ver- mesi, askeri ve güvenlik kurumlarından ele geçirdiği bütün silahları bırakması istenilmiştir. Ayrıca Husilere her türlü silah tedarikinin engellenmesine karar ve- rilmiştir. Bu karar, Suudi yetkililer tarafından Kararlı Fırtına Operasyonu’nun BM Güvenlik Konseyi tara- fından dolaylı olarak onaylanması şeklinde değerlen- dirilmiş, İran’ın KİK İnisiyatifi dışında arabuluculuk yapması ihtimalini ortadan kaldırdığı savunulmuştur. Buna rağmen İran, ‘dört aşamalı çözüm planını savun- maya devam etmiş ve son olarak bu planı BM Genel Sekreteri’ne sunmuştur.
Yemen İran’ın Stratejik ve İdeolojik İlgi Alanının Neresinde?
Yemen krizinin, Tahran ile Riyad arasında bir vekâlet savaşı olarak görülmesine karşın İran, Suudi Arabistan
öncülüğündeki koalisyonun Husilere müdahalesi karşısında tepkisel bir politika izlemiştir. Ancak 5+1 grubu ile Lozan’da mutabakata vardıktan sonra İran, sorunun siyasi yollardan çözümü için harekete geçmiş ve arabuluculuk rolüne soyunmuştur.
İran’ın tepkisel bir politika izlemesinde Husilerin ilan ettiği geçici yönetimin meşruiyetinin sorgulan- ması etkili olmuştur. Bir kere Husiler bir geçiş süreci başlatıldığını ilan etse de ülkenin genelinde hâkimiyet kuramamıştır. Üstelik Mansur Hadi, meşru cumhur- başkanı iddiasını sürdürmüştür. Bölge ülkelerinin ne- redeyse tamamı, Husilerin yönetimi ele geçirmesini tek taraflı bir eylem veya bir darbe olarak görmüştür. Husilerle yakın ilişkisine rağmen İran dahi Husilerin ilan ettiği yönetimi resmen tanımamıştır. BM Güven- lik Konseyi, 15 Şubat’ta aldığı 2201 sayılı karar ile Hu- silerin tek taraflı eylemleri kınanmış ve başkent Sana ile tüm hükümet binalarından çekilmesi istenilmiştir.
İran’ın düşük profilli bir siyaset izlemesinin ikinci nedeni, Ruhani hükümetinin dış politika anlayışıdır. Batı ile ilişkileri geliştirme arzusunda olan Ruhani hü- kümeti, Yemen krizi yüzünden ‘uluslararası toplumu’ karşısına alarak Batı ile ilişkilerde yakaladığı olumlu havayı riske atmak istememiştir. Ayrıca, İran’ın böl- gede izlediği siyasetin ‘saldırgan’ bir görüntü sergile- diğinin ve komşu ülkeleri rahatsız ettiğinin farkında olan Cumhurbaşkanı Ruhani, Arap dünyası ile de ilişkilerini düzeltme arayışındadır. Bu nedenle Ruhani yönetimindeki İran, Yemen krizinde aktif bir politika izlemekten kaçınmıştır.
Son olarak, İran’ın Irak’taki ve Suriye’deki ko- numunun aksine Yemen’de aktif bir politika izleme imkânının ve kabiliyetinin oldukça sınırlı olduğuna işaret etmek gerekir. Bir kere Yemen, çok uzun bir süre boyunca İran’ın stratejik ve ideolojik ilgi alanla- rının dışında kalmıştır. Bu nedenle, Yemen coğrafyası hem siyasi açıdan hem de askeri ve istihbarat operas- yonları açısından İran’a yabancı ve uzaktır. Stratejik ilgi alanının dışında kalmış olması nedeniyle İran’ın burada yerleşik çıkarları yoktur. Dolayısıyla Kararlı Fırtına Operasyonu, İran’ın çıkarlarına yönelik doğ- rudan bir tehdit olarak görülmemiştir. Bu nedenle, İran operasyon karşısında büyük ölçüde tepkisel bir politika izlemiştir.

Yrd. Doç. Dr., ORSAM Danışmanı, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi 
Ortadoğu Analiz, Mayıs-Haziran Cilt: 7 Sayı: 68, s.16-19.

İran ve Batı arasında büyük barış için erken

İran ve Batı arasında büyük barış için erken


İran ve Batı arasında sağlanan nükleer anlaşma, uygula sürecinde yeni sorunlarla karşılaşabilir. İran için bölgesel meselelerde Batı ile işbirliğini derinleştirebileceği DAEŞ sorunu gibi alanlar var. Ancak, İran'ın Batı ile daha büyük bir uzlaşı için dış politikasında hemen köklü değişiklikler yapması beklenmemeli.
İran ile Batı arasında on yılı aşkın süredir devam eden nükleer meselede 14 Temmuz’da 5+1 Grubu ile İran arasında yapılan anlaşmayla yeni bir aşamaya geçildi. İran’ın nükleer programı ve İran-ABD ilişkilerindeki gerilimle ilgili tartışmalar yerini anlaşmanın içeriğine ve etkilerine dair sorulara bıraktı.
Şimdi iki soru öne çıkıyor. Anlaşmadan kim ne kazandı? Anlaşma İran dış politikasında, özellikle İran’ın Batı ile ilişkilerinde önemli bir değişime yol açar mı?
Karşılıklı kazanımlar sağlandı
Anlaşmanın tarafların temel taleplerini büyük ölçüde karşıladığı görülüyor.
ABD açısından bakıldığında, İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetleri tamamen durdurulamadı fakat belirli miktarlarla kısıtlandı. Anlaşmaya göre tartışmaya konu olan Natanz’daki zenginleştirme çalışmaları 10 yıl süreyle yüzde 3,5 düzeyinde tutulacak. Fordo’da zenginleştirme çalışması yapılmayacak.  Arak reaktörünün yapısı yeniden düzenlenecek. İran’ın elindeki zenginleştirilmiş uranyum stoku 10 yıl süreyle 300 kilogramı geçmeyecek. Nükleer programının şeffaflaştırılması amacıyla NPT’nin Ek Protokolünü uygulaması, bunu onaylayana kadar da gönüllü tedbirler alması ve İran’ın nükleer programının muhtemel askeri boyutlarının açıklığa kavuşturulması konularında anlaşma sağlandı.
Yaptırımların kaldırılması ile ilgili olarak İran’ın silah ticareti üzerindeki yasağın 5 yıl; füze programı üzerindeki yaptırımların ise 8 yıl süreyle devam etmesi sağlandı. ABD’ye göre bu tedbirler on yıl süreyle İran’ı nükleer silah eşiğinden en az bir yıl uzakta tutacak.
İran açısından bakıldığında da anlaşmanın rejimin temel beklentilerini karşıladığı görülüyor. Uluslararası toplum uranyum zenginleştirme dahil İran’ın nükleer haklarını kabul etti. Yaptırımların tamamen ve derhal kaldırılması hususunda da İran’ın kısmen geri adım attığı görülüyor. Üstelik İran’ın nükleer tesisleri büyük ölçüde korunacak. Nükleer faaliyetler hakkında bazı kısıtlamalar var ise de bu kısıtlamalar süreli. Yani zamanla kalkacak. Diğer taraftan İran’ın talep ettiği gibi anlaşmanın ‘uygulama aşaması’na geçilmesiyle İran üzerindeki bütün yaptırımlar büyük ölçüde kaldırılacak. Keza balistik füzeler, silahlanma faaliyetleri ve nükleer programın muhtemel askeri boyutlarının açıklığa kavuşturulması hususlarında taraflar adeta orta yolda anlaştı.
Karşılıklı ödünler verildi 
Anlaşmaya varabilmek için taraflar çeşitli ödünler verdi. ABD, başlangıçta İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin tamamen durdurulması ve Arak ile Fordo’nun kapatılması taleplerinden taviz vermiş görünüyor.
İran ise belirli bir süre için de olsa nükleer faaliyetleri üzerindeki kısıtlamaları kabul etti. Müzakere sürecinde en çok tartışmaya konu olan husus askeri bölgelerin denetimi meselesi oldu. ABD, İran’ın Ek Protokolü onaylamasını ve bu çerçevede askeri bölgeleri Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) ani denetimlerine açması için ısrar etti. Fakat İran bu konuda ayak diredi. Anlaşmaya göre İran’ın askeri bölgelerinin denetimi için özel bir düzenleme yapıldı. Böylece ne askeri bölgeler ani denetimler kapsamına alındı, ne de denetimlerin dışında tutuldu.
“Yeni sayfa” köklü değişiklikler anlamına gelmeyebilir
Viyana anlaşmasının uygulanması belirli bir takvime bağlanmış görünüyor. Ancak her aşamada yeni sorunlarla karşılaşılması muhtemel. Zira, Obama’nın tabiriyle bu anlaşma taraflar arasında karşılıklı güvene dayalı bir anlaşma değil. Dolayısıyla İran’ın nükleer programı uluslararası politikanın gündeminde kalmaya devam edecek.
Diğer yandan hem Batı’da hem de İran’da anlaşmaya karşı çıkan önemli kesimler var. Amerikalı muhalifler İran’ın nükleer programını tamamen durdurmadığı, dolayısıyla 10 yıl sonra İran’ın nükleer silah elde etmesinin önünü açacağı gerekçesiyle karşı çıkıyor.
Anlaşma İran’da ise nükleer program üzerindeki kısıtlamalar ve askeri bölgelerin özel şartlarla da olsa denetime açılması nedeniyle eleştiriliyor. Nitekim İran Meclisi’nde de tartışmaya açılacak.
Cumhurbaşkanı Ruhani anlaşmanın en önemli sonuçlarından birisinin İran’ın küresel barış ve güvenliği tehdit ettiği şeklindeki yanlış imajın düzeltilmesi olduğunu belirtti ve İran’ın dünya ile ilişkilerinde yeni bir sayfanın açıldığını söyledi.
Fakat bu İran dış politikasında hızlı ve köklü değişiklikler olacağı anlamına gelmiyor.
Nitekim dini lider Ali Hamaney, önceki günkü açıklamasında, nükleer müzakerelerde varılan anlaşmanın İran'ın bölgedeki siyasetini değiştirmeyeceğini belirterek, "Müzakere metni onaylansın ya da onaylanmasın bölgedeki dostlarımızı desteklemekten vazgeçmeyeceğiz" dedi.
Bir kere, yapılan anlaşma İran ile Batı ya da ABD arasında tüm sorunları çözen bir anlaşma veya stratejik bir işbirliği anlaşması değil. Anlaşmanın temel özelliği İran’ın nükleer programı etrafındaki anlaşmazlığın çözümü. Bilindiği üzere nükleer mesele İran ile Batı arasındaki sorunlardan sadece birisi.
Nitekim, ABD Dışişleri Bakanlığı’na göre İran halihazırda terörizme destek veren ülkelerden birisi. İnsan hakları ihlalleri, silahlanma ve dış politika konuları nedeniyle İran ve Batı arasında siyasi gerilimin ve karşılıklı suçlamaların büyük ölçüde devam etmesi bekleniyor.
İran’daki aktörlerin yeni şartlara intibakı belirleyici olacak
Viyana anlaşmasının İran dış politikası üzerindeki dönüştürücü etkisi İran ile Batı arasındaki ilişkilerin doğasının değişecek olmasından değil, İran siyasetindeki dengelerin değişmesinden kaynaklanabilir.
Anlaşmanın başarılı bir şekilde hayata geçirilmesi halinde Cumhurbaşkanı Ruhani’nin İran siyasetindeki konumunu güçlenecek. Fakat bu kendiliğinden ve doğrudan gerçekleşmeyecektir. Anlaşmanın İran’daki yankıları, uygulamanın etkileri ve siyasi hizipler arasındaki mücadele bu süreçte belirleyici olacaktır. Mart 2016'da yapılacak seçimler İran siyasetinin ne yönde evrileceğini gösterecektir. Ruhani’nin İran siyasetindeki gücünün pekişmesi, dış politikada değişimi getirecektir. O zaman Ruhani’nin diplomasiyi öne çıkaran “liberal” yaklaşımı İran dış politikasına hakim olacak ve güvenlik eksenli politikaların yerini alabilecek. Aksi takdirde, “agresif” dış politikanın devamı İran’ın hem Batı ile ilişkilerinde hem de bölge ülkeleri ile ilişkilerinde sorunların devam etmesi anlamına gelecek. Bu durum İran’ın nükleer uzlaşmayla elde ettiği ve elde etmeyi umduğu kazanımların tersine çevrilmesine neden olacak.
İran dış politikasında muhtemel değişikliklerin İran’ın Batı ülkeleri ile ilişkilerini olumlu etkilemesi bekleniyor. Zira Ruhani’nin dış politikaya tam olarak hakim olması durumunda İran,  ekonomiyi destekleyen, karşılıklı bağımlılık ve kazan-kazan ilkelerine bağlı, diyaloğu öne çıkaran bir politika izlemesi öngörülüyor.
Bu değişiklik İran’ın ABD dahil Batılı ülkeler ile ticari ve ekonomik ilişkilerinin canlanmasının önünü açacaktır. Nitekim, birçok Batılı şirket İran pazarından pay almak için sabırsızlanırken, İran hükümeti Batı’dan gelmesi beklenen sermaye ve teknoloji yatırımlarına büyük önem veriyor.
İran-Batı için en elverişli işbirliği : DAEŞ’le mücadele
İran ve Batı arasındaki muhtemel işbirliği alanlarından biri, “radikalizme ve terörizme karşı mücadele” adı altında olacak. Nitekim son yıllarda İran dış politikasında terörizme ve radikalizme karşı mücadele söylemi oldukça öne çıkarıldı. Her ne kadar Hamas, İslami Cihad ve Hizbullah gibi örgütlere desteği nedeniyle terörizm destekçisi olarak  görülse de DAEŞ gibi aşırıcı örgütler Batılı çevrelerde İran’ın radikalizme karşı mücadelede potansiyel bir ortak olarak görülmesine sebep oldu.
Suriye, Lübnan ve Yemen’de işbirliğinin sınırları
Nükleer meselenin halledilmesinden sonra Ruhani’nin bölgesel meselelerle, özellikle Ortadoğu gelişmeleriyle daha yakından alakadar olması bekleniyor.
Yapıcı diplomasi yoluyla nükleer meselenin çözülmesi, İran yönetimini bölgesel meselelerde de diplomasiyi daha aktif kullanması için cesaretlendirecek.
İran ve Batı arasında bölgesel meselelerde muhtemel yakınlaşma, İran’ın yeni Ortadoğu açılımını biraz daha kolaylaştıracak. Fakat İran dış politikasındaki değişimin Ortadoğu’ya yansımaları daha yavaş olacaktır.
Zira İran halihazırda bölgede birçok krizde ve çatışmada aktif bir taraf.
İran’ın bölgedeki “dostları” anlaşmadan memnuniyetlerini ifade ederken, İsrail ve Suudi Arabistan gibi hasımları veya rakipleri yapılan anlaşmadan kaygı duydu. Çünkü nükleer mesele yüzünden yaptırımlar altında olan ve adeta izole edilmiş olan İran, bu baskıdan kurtulması durumunda bölgede daha serbest hareket edebilecek, taraftarlarına daha aktif destek sağlayabilecek. 
Diğer taraftan, Suriye’de Esad yönetimi, Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler İran’ın “vekil güçleri” olarak  görülse de bu örgütlerin  göreceli de olsa “otonomileri” ve bu ülkelerdeki çatışmaların İran’ın bölge politikalarından ayrı, kendine has dinamikleri var.
Ancak bütün bu çatışmaların tek tarafı ve tek sorumlusu İran değil. İran’ın bir yenilgi psikolojisine girmeden bölgesel politikalarını gözden geçirebilmesi için diğer bölge ülkelerinin de gerekli esnekliği göstermesi ve İran ile bölgesel meselelerin çözümünde uzlaşıya hazır olması gerekli.
Nitekim Suriye’de İran adeta çatışmaların bir tarafı. Esad yönetimini sonuna kadar destekleyen İran’ın Suriye’de tercihi tedrici bir geçiş süreci olabilir. Bu konuda İran’dan çeşitli açıklamalar geliyor. Fakat İran, Esad yönetimini desteklemek için siyasi, ekonomik ve askeri yardımlarını artırdıkça Suriye muhalefeti ile uzlaşma şansını kaybetti. Bu durum, çatışmalar devam ettiği sürece İran’ın bu ülkeye yönelik politikasını değiştirmesini zorlaştırıyor. DAEŞ’in bölgesel bir tehdit olarak ortaya çıkması İran üzerinde Suriye politikasını değiştirme yönünde baskıların azalmasına neden oldu. Özellikle Batı’nın önceliğinin de Esad rejiminin yıkılmasından ziyade DAEŞ ve diğer aşırıcı hareketlere karşı mücadele şeklinde değişmesi İran’ın elini rahatlatıyor. Batı ve İran’ın Suriye’de rejimin yıkılmasına karşı olan siyaseti de önemli bir işbirliği alanı olabilir.
Esed’in iktidarda kalması, İran ve Batı için benzer öncelikler olarak dikkati çekiyor.
Keza Lübnan’da İran’ın Hizbullah ile ilişkileri değişmeyecek, İran hiç bir şart altında Hizbullah’tan vazgeçmeyecek. Bölgedeki gerilim ve çatışma ortamı yeni ve farklı adım atılmasını zorlaştırıyor.
Aynı durum Yemen için de geçerli. Fakat İran’ın Yemen’deki stratejik çıkarlarının ve yatırımlarının Irak, Suriye ve Lübnan’dakilere kıyasla daha az olduğu görülüyor. Bu nedenle İran, öncelikle Yemen meselesinin  diplomatik yollardan çözümü için harekete geçebilir. Fakat muhtemel diplomatik girişimlerin sonuç verebilmesi için İran’ın yanı sıra diğer bölge ülkelerinin de bölgesel politikalarını gözden geçirmesi gerekiyor.

Bayram Sinkaya
Anadolu Ajansı, 19 Temmuz 2015
http://aa.com.tr/tr/dunya/iran-ve-bati-arasinda-buyuk-baris-icin-erken/24861 

Cevad Zarif ve değişen İran dış politikası

Cevad Zarif ve değişen İran dış politikası


2 Temmuz’da, İran ile 5+1 grubu arasında Viyana’da nükleer mesele ile ilgili anlaşmaya varılmasından sonra İran basının bir kısmı, İran heyetinin başmüzakerecisi Dışişleri Bakanı Dr. Muhammed Cevad Zarif’i, İran’ın milli kahramanlarından Muhammed Musaddık’a benzetti. Musaddık, dönemin büyük güçlerine karşı mücadele ederek petrol endüstrisinin millileştirilmesini sağlamıştı. Şimdi de Zarif’in liderliğindeki müzakere heyeti, dönemin büyük güçlerine karşı İran’ın nükleer haklarının tanınmasını sağladı.
Nükleer anlaşmanın sağlanması Zarif’in İran içindeki popülaritesini artırdı, kimileri onu gelecek cumhurbaşkanı olarak görmeye başladı. Fakat iç politika ile pek alakadar olmayan Zarif, kendisini ‘siyasetçi’ değil’diplomat’ olarak tanımlıyor. Diğer yandan anlaşmanın İran dış politikasına muhtemel etkileri gözlerin bu tecrübeli diplomata dönmesine neden oldu.
Dışişleri Bakanı Zarif
Haziran 2013’te Cumhurbaşkanı seçilen Hasan Ruhani, kabinesini açıklayıp Dışişleri Bakanlığı’na Cevad Zarif’i getirince bu tercih Batılı çevrelerde takdirle karşılandı. Zira öğrencilik hayatı ve diplomatik kariyeri boyunca 20 yılı aşkın süre ABD’de yaşayan Zarif, burada diplomatik erkânın, basının ve düşünce kuruluşlarının bir kısmı ile iyi ilişkiler kurmuştu.
Dindar, tüccar bir ailenin dördüncü çocuğu olarak 1960’da Tahran’da dünyaya gelen Zarif, yüksek öğrenimine devam etmek için 1977’de San Francisco’ya gitti. Burada Mustafa Çamran’ın kurduğu Müslüman Öğrenci Derneği vasıtasıyla devrimci gruplarla tanıştı. Birçok devrimci öğrencinin aksine devrimden sonra İran’a dönmek yerine ABD’de öğrenimini sürdürdü. Yüksek lisans tezini yaptırımlar ve uluslararası ilişkiler, Denver Üniversitesindeki doktora tezini uluslararası hukuk ve politikada meşru müdafaa hakkında yazdı.
Zarif, 1982’de İran’ın New York’taki BM Daimi Temsilciliğinde büyükelçi danışmanı olarak diplomasi kariyerine başladı. 1992-2002 yılları arasında İran Dışişleri Bakanının hukuk ve uluslararası ilişkilerden sorumlu yardımcısı olarak çalışan Zarif, 2002-2007 yılları arasında New York’taki İran temsilciliğinde bu defa büyükelçi olarak bulundu.2001’de ABD’nin müdahalesi sonrası Afganistan’da düzenin yeniden tesisini ele alan Bonn Konferansı’nda İran’ı temsil etti. Zarif, 2003-2005 yılları arasında İran ile AB Üçlüsü arasında yürütülen müzakerelerde Hasan Ruhani başkanlığındaki İran heyetinin üyesiydi.
Zarif’in 20 yılı aşkın bir süre ABD’de yaşamış olması ve Batılı diplomatik çevrelerle iyi ilişkileri Tahran’daki neoradikallerin tepkisini çekti. Dönemin İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad, Zarif’i 2007’de ‘bakan müşaviri’ olarak Tahran’a çağırdı. Bu dönemde İran Dışişleri Bakanlığı bünyesindeki Uluslararası İlişkiler Fakültesinde ve çeşitli üniversitelerde diplomasi ve uluslararası örgütler dersleri verdi. Silahsızlanma, insan hakları, uluslararası hukuk ve bölgesel ihtilaflar konusunda çok sayıda makale kaleme aldı. Zarif’in hatıraları 2013’te, ‘Agha-ye Sefir’ (Sayın Büyükelçi) başlıklı bir kitapta yayınlandı. Hatıralarında anlattığına göre Zarif, Amerika’da geçirdiği uzun süreye rağmen Amerikan toplumundan ve kültüründen neredeyse hiç etkilenmemiş; hiçbir gayrimüslim Amerikalının evine ayak basmamış, baharatların İngilizcesini bile öğrenmemiş...
Zarif’in ABD’de geçirdiği süre bakan atanması sürecinde tekrar olumsuz bir faktör olarak gündeme geldiyse de bakan olmasını engellemedi. Diplomaside ‘yapıcı etkileşim’ ilkesini şiar edinen Zarif, Batı basını ile iyi ilişkilerini sürdürdü. Bakanlık görevine gelir gelmez İngilizce tweetler atarak ‘uluslararası topluma’ doğrudan mesaj vermeye başladı. İran dış politikasındaki ilk söylem değişikliği de Zarif’in twitter hesabı üzerinden Yahudi yılbaşı ‘Roş Aşana’yı kutlaması oldu. Foreign Affairsdergisinde’What Iran Really Wants’ (İran Gerçekten Ne İstiyor?)başlıklı bir makale kaleme alarak Ruhani dönemi İran dış politikasının ana hatlarını anlattı. Çeşitli Batılı gazete ve dergilere çok sayıda mülakat verdi veya yorumlar yazdı.
Zarif yönetimindeki Dışişleri Bakanlığı kısa süre içerisinde nükleer dosyayı devraldı. Hemen ardından Oman Sultanı Qabus’un aracılığıyla İran ve ABD arasında gizli görüşmeler başladı. Eylül ayında BM Genel Kurulu toplantıları sırasında ise taraflar arasında açıktan görüşmeler başladı. Yaklaşık 20 ay süren müzakerelerin ardından 2 Temmuz’da nükleer meselenin çözümü için bir anlaşmaya varıldı.
Yeni İran dış politikası
Zarif’e göre nükleer anlaşma, İran ile Batı, özellikle ABD arasındaki ilişkilerde hızlı ve köklü bir değişime yol açmayacaktır. Bir kere müzakerelerde münhasıran nükleer programla ilgili meseleler ele alınmış, ikili ilişkiler ve bölgesel meseleler tartışılmamıştır. İkincisi İran ve ABD’nin dünyaya bakışları bir hayli farklıdır ve bu farklılık iki devletin kimliğinin parçası olan bazı değerlerinden kaynaklanmaktadır. Fakat bu farklılıklar, tabiatıyla çatışmaya yol açmayabilir. Üçüncüsü, Zarif’e göre ABD dış politikasına hakim olan paradigmanın değişmesi gerekmektedir. Zira sürekli düşman icat eden bu paradigma çerçevesinde Amerikan yönetimi, İran’ı uluslararası güvenliğe tehditmiş gibi göstermekte ve İran’ı izole etmeye çalışmaktadır.
Bununla beraber nükleer meselenin barışçı bir şekilde çözülmesi, İran ile Batı arasındaki diğer sorunların çözümünde de diplomasinin başarı şansını artıracaktır. Zarif’in tabiriyle ‘nükleer diplomasi İran ile Batı arasındaki buzu kırmıştır.’Anlaşma gerek İran’ın Batı ile ilişkilerinde gerekse bölge ülkeleri ile ilişkilerinde daha fazla ticari, kültürel, siyasi vb. ilişkilerin ve etkileşimin önünü açacaktır. Nitekim Zarif değişik zamanlarda İran’ın tecrit olmak yerine bölgesiyle ve dünyanın geri kalanıyla daha fazla etkileşime girmek istediğini ifade etmiştir.
Zarif’e göre nükleer mesele tamamen suni ve ikinci derecede öncelikli bir gündem maddesidir. Bölgenin ve dünyanın esas gündemi terörizm,aşırıcı şiddet ve etnik-dini mezhepçilikle ile mücadele etmek olmalıdır. Halihazırda Irak ile Suriye’yi  kasıp kavuran bu tehditler sınır tanımaksızın bütün bölgeyi etkisi altına almakta, bölgedeki tarihsel ve sosyal doku ile kültürel mirası yok etmektedir.Yeni dönemde İran, Batı ve bölge ülkeleri arasında işbirliği yapılması gereken öncelikli konulardan birisi budur.
Aşırıcı şiddet ile mücadele için kapsamlı bir stratejiye ihtiyaç olduğunu savunan Zarif bu doğrultuda bir dizi öneri ortaya atmıştır. Ona göre böyle bir mücadele bütün bölge ülkelerini ve uluslararası aktörleri içermeli, çifte standarttan uzak, uluslararası hukukun normlarına ve ilkelerine uygun olmalıdır. Bu bağlamda, Cumhurbaşkanı Ruhani’nin BM Genel Kurulu’nda önerdiği ‘aşırıcı şiddetin olmadığı bir dünya’ çağrısını hatırlatmakta ve her yaştan ve gruptan İranlının bu şiddetle mücadele konusunda kararlı olduğunu belirtmektedir.
İran’ın bölge ülkeleri ile ilişkilerinde de önemli bir sorun olarak görülen nükleer program, Zarif’e göre bölgedeki güvensizlik ve ihtilafın bir nedeni değil semptomudur. İran ile 5+1 grubu arasında yapılan nükleer anlaşma İran’ın programını barışçı olduğunu göstermiş, dolayısıyla bölge ülkeleri ile ilişkilerdeki bu semptomun ortadan kaldırılmasını sağlamıştır. İran bu sayede diğer bölge ülkeleri ile ortak bir platformda bölgedeki gerilimin nedenlerini  ve bölgesel meseleleri ele alabileceklerini düşünmektedir.Zarif, bu doğrultuda Basra Körfezi’nde diyalog için ortak bir forum kurulmasını önermektedir. Bölgesel meselelerin ortak bir zeminde ele alınması durumunda Yemen’in iyi bir başlangıç olacağını belirtmektedir. Böyle bir diyalog egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı, içişlerine müdahale etmeme,anlaşmazlıkların barışçı çözümü, güç kullanma tehdidine izin verilmemesi vb. ilkeler çerçevesinde yürütülmelidir. Bölgesel diyalog, hükümetlerin yanı sıra özel sektörü ve sivil toplumu da kapsamalıdır.
İran ve Ortadoğu
Nükleer anlaşma ile ‘yapıcı etkileşim’ ilkesine inancı artan Zarif, şimdi aynı yöntem ile bölgesel meselelerin çözümüne öncülük etme arayışındadır. Bu arayış, bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına hizmet ettiği kadar İran’ın bölgenin geleceğinde aktif bir oynamasını mümkün kılacaktır. Fakat, Suudi Arabistan başta olmak üzere İran’ın yükselen gücünden rahatsız olan bazı bölge ülkeleri, İran’ın böyle bir rol oynamasına izin vermeyecektir. Nitekim halihazırda bölgeyi etkisi altına alan kutuplaşma ve İran’ın bölgede birçok çatışmanın aktif bir tarafı olması, Zarif’in ‘yapıcı’ söylemlerinin inandırıcılığını azaltmaktadır. Dolayısıyla Zarif’in nükleer meselede elde ettiği diplomatik başarıyı bölgesel meselelerde tekrar etmesi bir hayli zordur.
Bir kere Zarif’in de ifade ettiği gibi nükleer mesele, İran’ın bölge ülkeleri ile ilişkilerinde öncelikli bir mesele değildir. Dolayısıyla nükleer meselenin çözülmüş olması yada İran’ın Batı ile ilişkilerinin gelişmesi, İran’ın bölge ülkeleri ile ilişkilerinde doğrudan bir değişikliğe yol açmayacaktır. Halihazırda bir geçiş sürecinde olsa da Ortadoğu’nunjeopolitik yapısında bölge ülkelerinin siyasetlerinde çarpıcı değişikliklere sebep olacak düzeyde bir değişiklik yoktur. İran aşırıcılık konusunu, bölgenin yeniden düzenlenmesine vesile olacak bir gelişme/kırılma noktası olarak görmektedir. Fakat bölgesel kutuplaşmanın son derece şiddetli olduğu böyle bir dönemde bölge ülkelerinin çoğunun bu konuda İran’a güvendikleri ve onunla işbirliğine hazır oldukları söylenemez. O halde bölgedeki değişikliğe yol açması beklenen şey İran’ın yeni dış politikasıdır.  Bu durumda İran, dış politikasındaki değişikliği sadece söylemleriyle değil eylemleriyle de göstermek zorundadır. Diğer yandan bölgesel meselelerin ortak çözümü için bütün taraflar arasında eşzamanlı olarak ortak irade oluşması gerektiğinden İran politikasını değiştirmesi yeterli olmayacak, İran dışındaki aktörlerin tutum ve davranışları belirleyici olacaktır.
Star, Açık Görüş, 8 Ağustos 2015
http://www.star.com.tr/acikgorus/cevad-zarif-ve-degisen-iran-dis-politikasi-haber-1048872/ 

U.S. and Israeli Military Attacks Against Iran: Regional and Global Consequences

  1. Introduction On February 28, 2026, U.S. military elements and the Israel Defense Forces (IDF) launched coordinated and joint missile an...