Showing posts with label İran-ABD ilişkileri. Show all posts
Showing posts with label İran-ABD ilişkileri. Show all posts

ABD ve İsrail’in İran’a Yönelik Askerî Saldırıları: Bölgesel ve Küresel Yansımalar

 28 Şubat 2026’da ABD askeri unsurları ile İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) koordine-

li ve müşterek olarak İran siyasi liderlerini, nükleer tesislerini, askeri komuta kademesini

ve askeri tesislerini hedef alan füze saldırıları ve hava saldırıları başlatmıştır. Saldırılara

karşılık olarak İran silahlı kuvvetleri İsrail’e ve bölgede ABD askeri üslerine ev sahipliği

yapan Basra Körfezi ülkeleri Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Katar, Kuveyt ve

Suudi Arabistan’a insansız hava aracı (İHA) ve füze saldırıları ile karşılık vermiştir. Karşı-

lıklı saldırıların kapsamı zamanla ekonomik altyapı, enerji tesisleri ve ticari tesisleri hedef

alacak şekilde genişlemiştir. Nihayet İran dünya günlük petrol sevkiyatının yaklaşık yüzde

yirmisinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı trafiğe kapatmıştır. Böylece çatışmalar, çok-boyutlu

ve çok-cepheli bir hal almıştır. 40 gün süren karşılıklı saldırılar 8 Nisan 2026’da ilan edi-

len ateşkese kadar devam etmiştir.


İranlı yetkililer müşterek ABD ve İsrail saldırılarını Birleşmiş Milletler (BM) Sözleş-

mesi’ne aykırı biçimde İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı “haksız, hukuk dışı, gayri meşru”

saldırı ve “dayatılmış bir savaş” şeklinde nitelendirmiştir. Amerikalıların “Destansı Öfke

Operasyonu”, İsraillilerin ise “Kükreyen Aslan Operasyonu” adını verdikleri bu saldırı-

lar, Amerikalı ve İsrailli yetkililer tarafından yeni bir savaşın başlangıcı değil, İran İslam

Cumhuriyeti’nin yıllardır ABD’ye ve İsrail’e karşı sürdürdüğü doğrudan ve dolaylı çeşitli

saldırılara karşılık düzenlenen bir askeri operasyon ve halihazırda devam eden silahlı ça-

tışmanın bir parçası olarak nitelendirilmiştir (IDF, 2026a). İran’a göre ABD ve İsrail’in

saldırıları BM Şartı’nın güç kullanımını yasaklayan 2/4 maddesinin açık bir ihlali, hukuk-

suz, gayri meşru ve haksız bir savaştır. İranlılar Amerikan-İsrail saldırılarına karşı “Ger-

çek Vaat IV” (Sadık Vaat) operasyonu başlatmıştır. İran tarafı bu operasyon kapsamındaki

askeri hamlelerin “saldırganların üslerine ve tesislerine karşı meşru müdafaa kapsamında

atılan gerekli ve orantılı savunma operasyonları” olduğunu ileri sürmüştür (Iravani, 2026).


ABD ve İsrail ile İran arasında ortaya çıkan çatışmalar tarafların nitelikleri, çatışma-

ların kapsamı ve çatışmaların geniş bir alana yayılmış olması itibariyle bölgesel ve küresel

dinamikleri etkilemiştir. Dünyanın en büyük askeri gücü ABD ile iki bölgesel gücün, İran

ve İsrail’in dahil olduğu çatışma Orta Doğu’nun güvenlik dinamiklerini sarsmıştır. İran’ın

bölgesel müttefikleri olan devlet-dışı aktörlerin de çatışmalara dahil olması, bölgede

ABD’nin müttefiki olarak bilinen Basra Körfezi ülkelerinin İran tarafından saldırıya uğ-

raması, Doğu Akdeniz’den Basra Körfezi’ne tüm bölgeyi ve bölge ülkelerini etkisi altına

almıştır. Çatışmaların kısa süre içerisinde dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz rezervle-

rinin bulunduğu Basra Körfezi etrafında yoğunlaşması ve Hürmüz Boğazı’nın kapatılması

bilhassa enerji güvenliği açısından küresel ekonomiyi ve siyaseti yakından etkilemiştir.


Bu çalışmanın amacı ABD/İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ile başlayan çatışmanın

ve etkilerinin akademik bir şekilde incelenmesidir. Bu doğrultuda öncelikle taraflar ara-

sındaki husumetin arka planı ve ABD/İsrail – İran çatışmasının nedenleri tartışılmaktadır.

İkinci kısımda ABD/İsrail – İran çatışmasında tarafların hedefleri ve çatışmanın seyri ele

alınmaktadır. Arkasından çatışmanın hem İran üzerindeki hem de ABD ve İsrail üzerinde-

ki etkileri ile bölgesel yansımaları incelenmektedir. Çalışmanın son kısmında gelişmelerin

Türkiye’ye etkileri tartışılmaktadır ve çatışma sonrası İran’ın ve Orta Doğu’nun durumu

değerlendirilmektedir.


https://www.tuba.gov.tr/files/yayinlar/raporlar/TUBA.978-625-6110-82-3.pdf




Trump'ın tehlikeli hamlesi

Trump'ın tehlikeli hamlesi

ABD Başkanı Donald Tump 8 Mayıs’ta yaptığı açıklamada ülkesinin, P5+1 (BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ve Almanya) grubu ülkeleri ile İran arasında Temmuz 2015’te yapılan nükleer anlaşmadan (Kapsamlı Ortak Eylem Planı, KOEP) çekileceğini ilan etti. Seçim kampanyasına başladığından beri bu anlaşmaya karşı olduğunu ifade eden Trump, KOEP’i bu zamana kadar gördüğü en kötü anlaşma şeklinde niteliyordu.
Trump anlaşmanın neden kötü olduğunu ifade etmemişse de anlaşmaya karşı çıkanların üzerinde durduğu iki husus vardı. Bir kere büyük ölçüde kısıtlanmış olsa bile İran’ın nükleer faaliyetleri devam ediyordu. Üstelik anlaşma için on yıllık bir süre öngörülmüştü ve bu süre bittiğinde İran’ın nükleer programının tamamen serbest kalacağı ileri sürülüyordu. Oysa on yılın bitiminde nükleer program üzerindeki kısıtlamalar kalkacak olsa da NPT çerçevesinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) etkin denetimi devam edecekti. Anlaşmaya karşı çıkanların üzerinde durduğu ikinci husus ise İran’ın balistik füze kapsamı üzerinde nitelikli sınırlamaların olmaması idi.  Nitekim anlaşmanın yürürlüğe girmesinden kısa bir süre sonra İran füze programına hız vermişti. Anlaşmadaki görece yetersiz veya zayıf hususlara rağmen İran’ın NPT üyeliği, tesislerini UAEA’nın denetimine açmış olması ve nükleer program üzerindeki kısıtlamalar İran’ın nükleer silah yapma olasılığını engellemiş, nükleer İran tehdidini ortadan kaldırmıştı. Şimdiye kadar anlaşmanın uygulanması hususunda da bir problemle karşılaşılmadı. UAEA düzenli bir şekilde yaptığı denetimler sonucunda İran’ın anlaşmaya uyduğunu, nükleer silah boyutunun mevcut olmadığını teyit etmişti. Buna rağmen Trump neden anlaşmadan çekildi? 
NEDEN ÇEKİLDİ?
Trump yönetiminin anlaşmadan çekilme kararı anlaşmanın yetersizliği, kötü olması veya İran’ın nükleer programından duyulan kaygılar nedeniyle değil, ABD’nin yeni Ortadoğu politikası çerçevesinde atılmış bir adımdır. İran’ın Ortadoğu politikasını bölgedeki Amerikan çıkarları ve müttefikleri için tehdit olarak gören Trump yönetimi, İran’a karşı kapsamlı ve sert bir politika izleme kararı almıştır. Bu çerçevede İran’ın yeniden kuşatılmasını, bölgedeki kazanımlarının tersine çevrilmesini ve nihayet rejim değişikliğini hedeflemiştir. Bu doğrultuda ABD’nin Ortadoğu’daki müttefiklerine önemli bir rol biçilmiştir. Lakin, Obama yönetiminin İran’a karşı izlediği yumuşak politika ve nükleer anlaşma ABD’nin müttefiklerini, özellikle İsrail ve Suudi Arabistan’ı son derece rahatsız etmişti. Bu nedenle Trump, nükleer anlaşmadan çekilmek suretiyle İran karşıtlığı ortak paydasında bölgedeki müttefikleri ile güven ilişkisini pekiştirmeyi hedeflemiştir. Nitekim bu kararın İsrail ve Suudi Arabistan ile koordineli bir şekilde alındığı anlaşılmaktadır. 
Trump’ın ikinci hedefi ise yeni İran politikası çerçevesinde nükleer anlaşmayı öldürmek suretiyle İran rejimini marjinalleştirmektir. Böylece İran yönetimi üzerinde uluslararası ekonomik ve siyasi baskıyı artırmayı düşünmektedir. Zira ABD’nin çekilmesi KOEP’in özünü ortadan kaldırmaktadır. Çünkü anlaşma çerçevesinde muhtemel ihtilafların çözümü için ortak komisyon kurulması öngörülmüş, burada çözüme varılmaz ise ihtilaf konusunun BM Güvenlik Konseyi’ne taşınması öngörülmüştür. ABD’nin anlaşmadan çekilmesi, nükleer programı nedeniyle İran’a karşı uygulanan eski yaptırımların yeniden uygulanması veya yeni yaptırımların gündeme gelmesi demektir. Yaptırımların devamı ve yeni yaptırım kararları anlaşmanın özüne ters olduğu için İran’ın bu durumu önce Ortak Komisyona, daha sonra da Güvenlik Konseyi’ne taşıması mümkün olacaktır. Lakin ABD’nin Güvenlik Konseyi’ndeki daimi üyeliği, İran ile ABD arasındaki anlaşmazlıkta bu kurumun bir çözüm mercii olmasını imkansız hale getirecektir. Buna karşılık İran ya anlaşmadan tamamen çekilecek veya bazı yükümlülükleri yerine getirmeyi reddedecektir. Her iki durum da anlaşmanın tamamen çökmesi anlamına gelecektir. Anlaşmanın çökmesi, İran’ın nükleer programı hakkındaki kuşkuları artıracak, ABD’nin İran yönetimini tecrit politikası doğrultusunda İran karşısında geniş bir cephenin oluşmasını tetikleyecektir. 
ÇEKİLME SONRASI KOEP
Trump’ın anlaşmadan çekildiğini ilan etmesinden sonra gözler anlaşmanın diğer taraflarına çevrildi. Zira KOEP, ABD ile İran arasında yapılan ikili bir anlaşma değil, BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ve Almanya ile İran arasında yapılan çok taraflı bir anlaşmadır. Üstelik bu anlaşma 2231 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararına dönüştürülmüştür. Dolayısıyla ABD’nin tek taraflı olarak çekileceğini ilan etmesiyle anlaşma behemehal ortadan kalkmış değil. Nitekim anlaşmanın ABD dışındaki tarafları anlaşmaya bağlı kalacaklarını ilan etti. Trump’ın nükleer anlaşmayı öldürme teşebbüsüne rağmen İran hükümeti, diğer taraflarla birlikte anlaşmaya bağlı kalmaya devam edecektir. Nitekim, Trump yönetiminin anlaşma karşıtı duruşunu netleştirmesinden sonra İran hükümetinin önceliği AB ile ilişkilerini yoğunlaştırmak suretiyle KOEP’in ayakta kalmasını sağlamak olmuştur. ABD’nin çekilme kararının açıklanmasından sonra da İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, diğer tarafların anlaşmaya bağlılıklarını sürdürmesi durumunda İran’ın da anlaşmaya bağlı kalacağını ifade etmiştir. İran’ın anlaşmayı sürdürmek istemesi şu üç nedenle izah edilebilir. Birincisi, İran’ın anlaşmaya sadakatini sürdürmesi, Trump yönetiminin nükleer anlaşmayı öldürerek İran’ı marjinalleştirme ve İran karşıtı geniş katılımlı bir cephe oluşturma çabasını engelleyebilir. İkincisi, İran hükümeti anlaşmaya sadık kalmak suretiyle kazanımlarının bir kısmını muhafaza edebilir. Üçüncüsü, Cumhurbaşkanı Ruhani biricik siyasi sermayesi olan nükleer anlaşmayı bir çırpıda kaybetmek istememektedir. 
Nitekim ABD’nin KOEP’ten çekilmesi, nükleer anlaşma öncesi duruma geri dönülmesi anlamına gelmiyor. ABD çekilse bile diğer tarafların anlaşmaya bağlı kalacaklarını ifade etmesi, İran’ın kazanımlarını – nükleer haklarının tanınması, İran’ın nükleer programının bir uluslararası güvenlik sorunu olmaktan çıkması, AB ve BM yaptırımlarının kalkması – büyük ölçüde sürdürmesini sağlayacaktır. Öte yandan ABD yıllardır İran’a karşı çeşitli nedenlerle bir dizi yaptırım uyguluyordu, ama bu yaptırımlar İran’ın nükleer programını durduramamıştı. Keza, anlaşmadan sonra nükleer mesele ile ilgili Amerikan yaptırımlarının kaldırılmasının öngörülmesine bu hususta pek mesafe  alınamamıştı. Keza, nükleer mesele dışında İran’ın Ortadoğu’da terörizme destek verdiği, insan haklarını ihlal ettiği vb. gerekçelerle yaptırımların bir kısmı zaten devam ediyordu. 
KOEP öncesinde İran’ı anlaşmaya zorlayan şey Barack Obama döneminde yaptırımların çok taraflı hale gelmiş olmasıydı. AB ülkelerinin İran yaptırımları konusunda Amerikan yönetimiyle aynı çizgiye gelmesi  ve BM düzeyinde çeşitli yaptırım kararlarının alınması İran üzerindeki baskıyı artırmıştı. Mevcut durumda  ABD’nin anlaşmadan çekilmesi  ile BM ve AB yaptırımları devreye girmeyecek, ABD yaptırım politikasında yalnız kalacaktır. ABD’nin tek taraflı yaptırımları üçüncü ülkeleri bağlamayacaktır. Muhakkak ABD’nin İran ile iş yapan üçüncü ülke şirketlerini cezalandırma tehdidi ile finans piyasalarındaki hakimiyeti, İran’ın uluslararası ekonomik ve ticari ilişkilerini riske atacaktır. Fakat ABD’de iş yapmayan, dolayısıyla ABD’nin cezalandırması riskinden kaçabilen şirketler tek taraflı Amerikan yaptırımlarını göz ardı edebilecektir. Tabi bu durum İran-AB ile ilişkilerinin seyrine bağlıdır. Bu süreçte de İran siyasetinin ve dış politikasının bundan sonra nasıl bir tutum alacağı etkili olacaktır. 
Ruhani hükümetinin anlaşmayı kurtarma çabalarına rağmen Trump’ın anlaşmayı öldürmesinin İran siyaseti üzerinde temelli etkileri olacaktır. Bir kere Cumhurbaşkanı Ruhani önderliğindeki teknokrat-reformcu ittifakının gücü sarsılacaktır. Batı ile uzlaşmayı savunan bu kesimin gücünün azalması ve Trump’ın sert politikası İran’da güvenlikçi bakışın ve güvenlik kurumlarının siyaset ve dış politika üzerindeki etkisini artıracaktır. Böylece İran, Batı ile ilişkilerinde daha uzlaşmaz olacaktır. Fakat gerek Trump’ın KOEP’ten çekilmesi, gerekse bunun İran siyaseti ve Ortadoğu üzerindeki yansımaları, İran yönetiminin Ortadoğu politikasında önemli bir değişiklik yaratmayacaktır. Çünkü İran’ın bölge siyaseti öteden beri güvenlikçi bakışla kurulmuştur ve güvenlik elitleri tarafından yönlendirilmektedir. Nükleer anlaşma sonrası İran’ın Ortadoğu politikasında kayda değer bir değişiklik olmamıştır. İran’ın bölgedeki imkan ve kabiliyetleri üzerinde de nükleer anlaşmanın pek bir tesiri olmamıştır. Dolayısıyla nükleer anlaşmanın öldürülmesi, İran’ın bölge siyasetinde bir değişikliğe yol açmayacaktır.
Bayram Sinkaya
Karar Gazetesi (Görüşler Sayfası),  15 Mayıs 2018
http://www.karar.com/gorusler/bayram-sinkaya-yazdi-trumpin-tehlikeli-hamlesi-852783# 

Trump’ın Başkanlığında ABD-İran İlişkileri

Trump’ın Başkanlığında ABD-İran İlişkileri

2017-06-30

20 Ocak 2017’de göreve gelen ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu politikası yavaş yavaş şekillenmeye başladı. Trump yönetimi bölgedeki aşırıcı İslami hareketler ile birlikte İran’ı uluslararası terörizme desteği, bölgedeki istikrarsızlaştırıcı faaliyetleri, nükleer programı, balistik füze programı ve benzeri nedenlerle bölgedeki Amerikan çıkarları ve müttefikleri için açık bir tehdit olarak tanımladı. Hatta Savunma Bakanı James Mattis, “Ortadoğu’da barış ve istikrara yönelik bütün tehditler arasında en ciddisinin İran olduğunu” söyledi. Bununla beraber Trump, göreve gelmesinden bu yana geçen iki ay içerisinde kampanya döneminde vaat ettiği gibi nükleer anlaşmayı yırtıp atmadı; ama İran tehdidi ile nasıl mücadele edeceğinin ipuçlarını verdi.

Trump Yönetiminin İran’a Karşı Hamleleri
Seçim kampanyası döneminde Trump zaman zaman İran’a yönelik sert mesajlar verse de nasıl bir politika izleyeceğini ortaya koymamıştı. Fakat Trump’ın dış politika ve güvenlik takımlarında İran’a karşı sert tedbirler alınmasını isteyen kişilere yer vermesi, ABD ile İran arasında gerginliğin artacağının habercisiydi. Trump daha göreve başlamadan Kongre’de çoğunluğu ele geçiren Cumhuriyetçiler İran’a karşı harekete geçti. Cumhuriyetçi Milletvekili Alcee L. Hastings, 3 Ocak’ta Kongre’ye sunduğu yasa tasarısında Başkan’a, “İran’ın nükleer silah edinmesini önlemek amacıyla Amerikan Silahlı Kuvvetlerini kullanma yetkisi” verilmesini istedi. 

Senatör Ted Cruz, 10 Ocak’ta Kongre’ye sunduğu yasa tasarısında “İran rejiminin terör faaliyetlerini yürüten İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun (İDMO) ‘yabancı terörist örgütler’ listesine eklenmesini” istedi. Bu tasarı ile İDMO’nun İran dışındaki faaliyetlerinin sınırlanması, İDMO ile bağlantılı kuruluşların ticari ve mali faaliyetlerinin durdurulması amaçlanıyordu. Ayrıca, İDMO’nun İran ekonomisindeki ağırlığı nedeniyle üçüncü ülkelerin İran’da iş yapmasını zorlaştırması öngörülüyordu.

Şubat ayının ortalarında bazı çevrelerde Başkan Trump’ın İDMO’yu terörist örgütler listesine ekleyen bir kararname çıkarması bekleniyordu. Fakat hem Savunma Bakanlığı’nın hem de Dışişleri Bakanlığı’nın İDMO’nun terör örgütleri listesine eklenmesinin IŞİD’e karşı mücadeleyi zayıflatacağı ve nükleer anlaşmanın uygulanmasını zorlaştıracağı yönündeki uyarılarından sonra Trump’ın kararnameyi imzalamaktan şimdilik vazgeçtiği iddia ediliyor.

İki ülke arasında gerginliği artıran bir başka gelişme 29 Ocak’ta İran’ın orta menzilli balistik füze (Qadr) denemesi yapması oldu. Amerikan yönetimi bu gelişmenin, İran’ın nükleer başlık taşıyabilecek kapasitede füze denemesini yasaklayan nükleer anlaşma ile BM Güvenlik Konseyi’nin 2231 sayılı kararını ihlal ettiğini iddia etti ve konuyu BM Güvenlik Konseyi’ne taşıdı. İranlı yetkililer ise füze denemelerini doğruladı; fakat yapılan denemelerin nükleer anlaşmayı ihlal etmediğini savundu. 3 Şubat’ta Amerikan Hazine Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada bir kısmı Lübnan, BAE ve Çin’de faaliyet gösteren 12 şirket ile 13 İranlı kişinin yaptırım listesine eklendiği duyuruldu.

Bu arada Amerikan yönetiminden İran’a karşı sert demeçler verildi. Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn, füze denemesi ve Yemen sahili açıklarında Suudi savaş gemisine yönelik Husi saldırısı nedeniyle Beyaz Saray’ın “İran’ı resmen izlemeye aldığını” söyledi. Uluslararası toplumun bu zamana kadar İran’a fazla müsamahakâr davrandığını, BM Güvenlik Konseyi’nin acil bir toplantı yapıp sert bildiri yayınlaması ritüelinin yeterli olmadığını belirten Flynn, “İran’ın ABD ve dünya toplumuna karşı düşmanca ve saldırgan davranışlarına görmezden gelme dönemi bitti” dedi. Savunma Bakanı Mattis, İran’ı “dünyada en büyük terörizm destekçisi devlet” ve “Ortadoğu’da en büyük istikrarsızlaştırıcı güç” diye nitelendirdi. Başkan Trump, 3 Şubat’ta Twitterda yayınladığı mesajda “İran ateşle oynuyor. Başkan Obama’nın onlara karşı ne kadar ‘nazik’ olduğunu anlamıyorlar. Ben değilim!” dedi. Bir gazetecinin, askerî tedbirlerin ihtimal dahilinde olup olmadığı sorusuna “hiçbir ihtimal masanın dışında değildir” dedi. Trump, 5 Şubat’ta Fox TV’de katıldığı bir programda İran’ı “terörist devlet” diye andı; fakat askerî seçenekler hakkında konuşmayacağını belirtti.

İDMO’yu terörist örgüt ilan etmek ve yeni yaptırım tehdidiyle hem İran üzerinde hem de İran ile iş yapan üçüncü ülkeler üzerinde baskıyı artırmaya çalışan Trump, bölgesel düzeyde de İran karşıtı girişimler başlattı. Trump’ın hem nükleer anlaşmaya yönelik eleştirileri hem de İran’a karşı sert duruşu İran’ın bölgesel etkisinin artmasından rahatsız olan Ortadoğu ülkelerinde memnuniyetle karşılandı. İran meselesini diplomatik öncelik ilan eden İsrail Başbakanı Netanyahu, Trump ile görüşen ilk bölge lideri oldu. 15 Şubat’ta Washington’da bir araya gelen iki liderin el aldığı konulardan birisi “İran tehdidi” idi. Bu görüşmede Trump, nükleer anlaşmayı bir kere daha eleştirdi ve İran’ın nükleer silah elde etmesini önlemek için daha fazla şey yapacağını söyledi.

Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan Başkan Yardımcısı Michael Pence, “bugün, başta gelen terörizm destekçisi Ortadoğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam ediyor ve nükleer anlaşma sayesinde bu amaçla kullanabileceği yeni kaynakları var. Açık olayım; Başkan Trump, ABD, İran’ın ülkelerimizi, bölgedeki müttefiklerimizi, özellikle İsrail’i tehdit edecek kapasitede bir nükleer silaha ulaşmasına asla izin vermeyecektir” dedi.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil Cubeyr, Trump yönetiminin geleneksel Amerikan müttefikleri ile ilişkileri geliştirmeyi ve İran’ı sınırlamayı hedefleyen faaliyetlerini memnuniyetle karşıladıklarını belirtti. Trump’ın 29 Ocak’ta Kral Selman ile yaptığı telefon görüşmesinin ardından Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada “iki liderin bölgede güvenlik ve istikrara zarar veren ve diğer devletlerin işine karışanlara karşı birlikte mücadele edilmesi ve nükleer anlaşmanın tavizsiz bir şekilde uygulanması konusunda anlaştıkları” bildirildi. Savunma Bakanı Mattis, 1 Şubat’ta Riyad’ı ziyaret etti ve Suudi Savunma Bakanı Muhammed b. Selman ile görüştü. İki savunma bakanı, “İran rejiminin ve ajanlarının Ortadoğu’da müdahalelerine karşı olduklarını” belirtti.

İran’ın Cevapları
Trump’ın tehditkâr mesajlarına ilk cevap Ayetullah Hamanei’nin dış ilişkiler danışmanı Ali Ekber Velayeti’den geldi. Velayeti, “ABD’nin İran’a kıyasla askerî açıdan daha zayıf ülkelerde bile hedeflerine ulaşamadığını” belirterek ABD’nin seçeneklerinin ve imkânlarının sınırlı olduğunu söyledi ve İran’ın bu “tehditleri ciddiye almadığını” belirtti. Velayeti, İran’ın bölgesel politikalarının değişmeyeceğinin altını çizdi ve “ne pahasına olursa olsun askerî programlara özellikle füze savunma programına devam edeceğini” belirtti. Dışişleri Bakanı Muhammed Zarif ve Cumhurbaşkanı Ruhani, İran’ın füze teknolojisini geliştirmeye hakkı olduğunu savundu ve tehditlere boyun eğmeyeceğini ifade etti. İran lideri Hamanei, 7 Şubat’ta yaptığı konuşmada, “Amerika’nın gerçek yüzünü ortaya koyduğu için Trump’a müteşekkir olduklarını” söyledi. Zira, İran liderine göre düşman gerçek yüzünü gösterdi ve böylece düşman ile diyalog kurmaya çalışmanın anlamsızlığı açık bir şekilde ortaya çıktı.

ABD’den gelen tehditlere ve yeni yaptırım kararlarına karşılık İran bir dizi askerî tatbikat yaptı ve bu tatbikatlarda yeni füzeler denendi. Bu tatbikatlar sırasında askerî yetkililer, Amerika karşıtı sert ve hamasi açıklamalar yaptı. İDMO Kara kuvvetleri Komutanı General Muhammed Pakpour, “düşman, İran’ın savunma kapasitesini yanlış değerlendirir ve küçümserse yüzüne ağır bir tokat yer!” dedi.

Trump yönetiminin İran üzerindeki baskıyı bölgesel düzeyde artırma çalışmalarına karşılık İran, Filistin direnişini öne çıkardı. Hamanei, “Filistin intifadasının sürmesi” çağrısı yaptı. Hizbullah Lideri Nasrallah, Hizbullah’ın elindeki füzelerin “İsrail içinde nükleer tesislerin olduğu Dimona dâhil herhangi bir stratejik yeri vurabileceklerini” söyledi.

İran’ın bir başka cevabı da bölgesel işbirliği girişimlerini öne çıkarmak oldu. İran hükümeti bir süredir Suudi Arabistan ile uzlaşabilecekleri mesajı veriyor; ancak henüz karşılık bulduğunu söylemek zor. Bununla beraber İran ile Körfez ülkeleri arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi için Kuveyt Emiri’nin daveti üzerine İran Cumhurbaşkanı Ruhani, Kuveyt’i ziyaret etti. Ruhani, Körfez ülkelerinin çoğunun aksine İran ile iyi ilişkileri sürdüren Umman’a da gitti ve Sultan Kabus b. Said’i ziyaret etti. 

ABD-İran İlişkilerinin Sertleşmesi 
Trump yönetimi nükleer anlaşmayı iptal etmese de İran üzerinde baskıyı artırmaya kararlı görünüyor. Bu çerçevede İran’ın uluslararası terörizme destek verdiği, bölge ülkelerinin içişlerine karıştığı ve devlet dışı güçlere silah vererek bölgeyi istikrarsızlaştırdığı belirtiliyor. Nükleer anlaşmaya rağmen İran’ın hala nükleer silah peşinde olduğunu iddia eden Trump yönetimi, anlaşmanın tavizsiz bir şekilde uygulanmasını sağlamayı hedefliyor. İran üzerinde siyasi ve ekonomik baskıyı artırmak için yeni yaptırım seçenekleri üzerinde duruyor. 

Trump, İran üzerindeki baskıları bölgesel düzeyde de artırmaya çalışıyor. İlk değerlendirmeler, İran’ın başı çektiği bölgesel tehditlere karşı geleneksel Amerikan müttefikleri, İsrail, Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan vb. ülkelerle işbirliğini güçlendireceği yönünde. Bununla beraber Trump’ın Amerikan kaynaklarının ülke dışında harcanmasına karşı olduğu da malum. Diğer yandan Savunma Bakanı Mattis de “ABD’nin bölgedeki askerî varlığını artırmasına şimdi gerek olmadığını” söyledi. Dolayısıyla İran tehdidini engellemek için Amerikan yönetiminin doğrudan askerî çatışmaya girme ihtimali düşük görünüyor. İran karşıtı bir ittifak oluşturma çabalarının sonuç verip vermeyeceği de tartışmalı. Zira, Arap ülkeleri ile İsrail ve ABD arasında Filistin meselesinden 11 Eylül yasasına kadar bir dizi ihtilaf var ve bu ihtilafların çözümü konusunda henüz bir adım atılmış değil. Bununla beraber Trump yönetimi, bölgedeki müttefiklerini İran’a karşı cesaretlendirmeye devam edecektir. Bu durum bölgede mevcut çatışmaların derinleşmesine ve yeni sıcak çatışmaların ortaya çıkmasına neden olabilir.

ABD ile gerilimin yükselmesi ile İslam Devriminin yıldönümü kutlamalarının aynı zamana denk gelmesi, İran’da Amerikan karşıtı hamasi duyguların ve söylemlerin yükselmesine neden oldu. Ilımlı ve reformcu kimseler bile ulusal uzlaşma ve birlik çağrısı yaparken, hükümet kanadından sert ve güvenlikçi açıklamalar geldi. Dolayısıyla, ABD ile İran arasında Başkan Obama döneminde yaşanan göreceli iyileşme yerini yeniden sertleşmeye bıraktı. İki ülke ilişkileri yeniden gerilirken aralarında diyalog kanallarının yokluğu dikkat çekiyor. Zira Obama döneminde Zarif ile Kerry sık sık görüşüyor ve gerilimin artmasını önlüyorlardı. İran Meclisi Milli Güvenlik Komitesi üyesi Cevad Kerimi Kuddusi, Zarif’in yeni Amerikan Dışişleri Bakanı Tillerson’a mektup yazdığını ve görüşmelerin sürdürülmesini istediğini iddia etse de İran Dışişleri Bakanlığı bu iddiayı yalanladı. Ruhani’nin Umman ziyareti bu açıdan dikkate değer. Zira Sultan Kabus, nükleer anlaşma öncesinde İran ile ABD arasında aracılık yapmasıyla dikkat çekmişti. Sultan Kabus’un Trump ile iyi ilişki içinde olduğu gerçeği dikkate alınarak, Umman’ın tekrar iki ülke arasında arabuluculuk yapma ihtimali tartışılsa da henüz net bir bilgi yok. 
 
Bu yazı “Trump’ın Başkanlığında ABD-İran İlişkileri” başlığıyla Ortadoğu Analiz Dergisi'nde yayınlanmıştır.
http://www.orsam.org.tr/files/OA/79/11_bayramsinkaya.pdf 

ABD ve İran: Ortak mı, düşman mı?

ABD ve İran: Ortak mı, düşman mı?


Bir süredir İran ve ABD’nin çıkarlarının kesiştiği konular, menfaatlerinin örtüştüğü alanlar artıyor. Misal, İran’ın “Şam, Tahran demektir” ifadesiyle ayakta kalmasını sonuna kadar savunacağını ifade ettiği Esad rejimini yıkmak, ABD için bir öncelik olmaktan çıkalı çok oluyor. Irak’ta da Bağdat yönetiminin desteklenmesi, Haşdi Şaabi ile Irak ordusunun koordineli bir şekilde hareket etmesi bu işbirliği alanlarına örnek olarak verilebilir. Temmuz 2015’te imzalanan nükleer anlaşma ise “ABD Ortadoğu’da tarafını seçti” yorumlarına kapı açmıştı. Ancak iki ülke arasında çok sert görüş ayrılıkları, kırmızı çizgiler de var, İsrail gibi...
Kimi zaman dolaylı işbirliği, kimi zaman menfaatlerin kesişmesi olarak tanımlanabilecek bu durumun boyutları neler? 1979 Devrimi’nden beri görünürde düşman olan Tahran ile Washington arasında bugün Ortadoğu’da zımni bir ortaklıktan söz edilebilir mi?
1979’dan nükleer anlaşmaya
Resmi söylemler ortada... 4 Kasım 1979’da devrimci gençlerin Tahran’daki Amerikan Büyükelçiliği’ni basıp içerideki diplomatları rehin almasından bu yana İran ile ABD arasında diplomatik ilişkiler yok. Hatta iki devlet o zamandan beri birbirini öncelikli tehdit ve düşman olarak görüyor. İran Devrimi'nin temel şiarlarından birisi olan anti-emperyalizm, günümüzde büyük ölçüde Amerikan ve Siyonizm karşıtlığına dönüştü. 4 Kasım, İran’da her yıl ‘Küresel Emperyalizme Karşı Mücadele Günü’ olarak anılıyor ve Amerikan karşıtlığının en önemli sembolü. ABD, emperyalist bir güç olmanın yanı sıra ‘İslam Devrimi'nin’ amansız bir düşmanı olarak görülüyor.
Öte yandan ABD, ‘terörizm destekçisi devlet’ olarak nitelediği İran’ı nükleer programı, silahlanma programları ve bölgesel politikaları nedeniyle ‘Amerikan ulusal çıkarları için süregelen bir tehdit’ olarak görüyor. İki devlet arasındaki gerilim, ABD Başkanı Bush’un İran’ı ‘şer ekseni’nin parçası olarak niteleyip ‘rejim değişikliği’ politikası gütmesiyle zirveye çıktı. Başkan Obama ise, rejim değişikliği politikasından vazgeçse de ‘bütün seçeneklerin masada’ olduğunu söyleyerek İran üzerinde askeri baskıyı artırdı ve İran’a karşı ağır yaptırımlar uyguladı. Temmuz 2015’te imzalanan nükleer anlaşmaysa bu tabloyu değiştirmeye başladı, ABD-İran gerginliği göreceli olarak azaldı.
İran ve ABD politikalarının örtüştüğü alanlar
ABD ile İran arasında görünürde bir ‘düşmanlık’ olduğu aşikar, ancak Ortadoğu’daki kimi gelişmelerle bağlantılı politikaları iki devletin zımni bir ittifak içinde olup olmadığı sorusunu ortaya koyuyor.
Bu yönde düşünenlerin en önemli savı, ‘Irak’ın adeta altın bir tepsi içinde İran’a sunulması’. Buna göre ABD, Saddam Hüseyin yönetimini devirmek ve İran’ın menfaatleri doğrultusunda bir siyasal yapı ve hükümet kurulmasını sağlamak suretiyle İran’ın önünü açtı. İran da bu fırsatı çok iyi değerlendirerek bölgedeki etkinliğini arttırdı.
İran ileABD’nin Suriye krizi karşısında izlediği ikircikli politikalar, Tahran’ın Suriye üzerindeki etkisinin iyice artmasına yardımcı oldu, imkan sağladı. Son olarak  Lübnan’da iki yıldan uzun bir süreden beri devam eden cumhurbaşkanlığı krizi, Kasım ayının başında İran ve Hizbullah’ın desteklediği Michel Aoun'un cumhurbaşkanı olmasıyla son buldu. İran Dışişleri Bakanı Zarif’in ifadesiyle ‘İran bölgenin en büyük gücü olarak dünyada ve bölgede son gelişmeler üzerinde inkar edilemez bir etkiye’ kavuştu.
IŞİD tehdidinin Tahran ve Washington’un çıkarlarını Irak’ta birleştirdiği üzerine çok şey yazıldı. Her iki ülke de IŞİD’e karşı hem merkezi Irak yönetimini, hem de Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni destekledi. Fakat bu çıkar birlikteliğine rağmen özellikle IŞİD karşıtı mücadelede iki devlet arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu söylemek zor. Amerikan yönetimi yeni Irak hükümeti üzerinde pazarlıkların yapılmasını beklerken, İran, Bağdat hükümetine ve Erbil yönetimine askeri destek ulaştırdı. İran lideri Ayetullah Hamaney, 22 Haziran’da yaptığı konuşmada ‘ABD’nin ve diğerlerinin Irak’ın içişlerine karışmasına şiddetle karşıyız ve bunu tasvip etmiyoruz, çünkü Irak hükümeti, milleti ve dini liderleri bu fitneyi bitirecek kabiliyettedir ve bitirecektir’ dedi. Hamaney'e göre, Irak’taki krizin sebebi ‘emperyalistlerin’ bu ülkeyi istikrarsızlaştırmak için ‘Saddam rejiminin kalıntılarını ve tekfirci aşırıcıları’ kullanmasından ibaretti.
Tahran rejimine karşıt veya İran’ın bölgesel gücünün yükselişinden rahatsız olan çoğu kimse, İran’ın bölgesel gücünün yükselişinde ABD’nin verdiği doğrudan veya dolaylı desteğin önemli olduğu kanaatinde. Bu kesime göre, Tahran ile Washington’un Ortadoğu’daki zımni işbirliği nükleer anlaşmanın yapılmasından sonra daha açık hale geldi. İddialara göre, ABD ile İran sadece nükleer meselenin hallini değil, bölgesel meseleleri de müzakere ettiler. Nihayet, tecrübeli gazeteci Robert Fisk’in tabiriyle ‘nükleer anlaşmayla ABD, Ortadoğu’da İran’ın tarafını seçti’. Bu görüşe göre, Washington, güya IŞİD’in ve diğer aşırıcıların temsil ettiği radikal ‘Sünni’ hareketleri dengelemek için, şimdi Amerikan çıkarları açısından daha mutedil görünen Şiilerin, yani Bağdat merkezi hükümetinin ve İran’ın yanında yer aldı. Keza, yine bu görüşe göre, İsrail ve Körfez ülkelerinin nükleer anlaşmaya yönelik sert tepkilerine rağmen Obama yönetiminin anlaşmanın arkasında durması, İran’ı bölgesel meselelerin çözümünde potansiyel bir ortak olarak görmesinden kaynaklanıyordu.
Gerçekten de önceleri Tahran’ın bölgedeki etkisinin artmasını tehdit olarak görüp İran’ı ‘çevrelemeye’ çalışan Amerikalı yetkililer, nükleer anlaşmadan sonra İran yönetimini bölgesel meselelerin çözümünde daha aktif ve yapıcı bir rol oynamaya çağırdı. Hatta Başkan Obama, nükleer anlaşmadan sonra güvenlik endişeleri artan ve ABD’den güvenlik garantisi isteyen Basra Körfezi ülkelerine istenilen garantiyi vermekten, yani yeni bir savunma paktı imzalamaktan kaçındı. Üstelik Körfez liderlerine, hiçbirinin ‘İran ile açık uçlu bir çatışmaya girmekten bir menfaatleri olmadığını’ belirterek, İran ile ‘aynı bölgede yaşamanın ve bir tür soğuk barış inşa etmenin etkili bir yolunu bulmalarını’ tavsiye etti. Fakat bu ifadeler, ABD’nin Körfez’deki ortaklarını terk etmesi anlamına gelmiyordu. Nitekim Obama aynı konuşmasında, Körfez ülkeleri ile ABD arasındaki güvenlik işbirliğinin önemine değindi ve ülkesinin Körfez ülkelerine yönelik dış tehditlere karşı birlikte hareket edeceğini söyledi.
Irak, Suriye, Kürtler, IŞİD: Ortak çıkar alanları mı?
Görünürdeki Amerikan düşmanlığına karşı İran’ın Ortadoğu politikalarının ABD çıkarlarıyla ve yaklaşımlarıyla örtüştüğü de oldu tabii. İki ülkenin çıkarları her şeyden önce Saddam Hüseyin yönetiminin devrilmesi ve Irak’ta federal ve ‘demokratik’ bir yönetimin tesis edilmesi konusunda birleşti. Fakat burada ancak dolaylı bir işbirliğinden bahsedilebilir. İran, Irak’ın işgali karşısında sessiz kalırken Tahran’ın Iraklı müttefikleri (İran ile bağlantılı Kürt ve Şii gruplar) Amerikan işgalinin destekçileri oldu. Bağdat’ta güvenliğin sağlanması konusunda bir ara iki ülke arasında diyalog kuruldu, ama bu uzun sürmedi.
İki ülkenin çıkarlarının Irak örneğinde birleştiği noktalardan birisi de Bağdat’ta göreceli olarak güçlü bir hükümet olmasıydı. Bununla beraber, Irak’ta yeni yönetimin tesisinden sonra işbaşına gelen hükümetler, İran ile ABD arasında kaldı. Hem Tahran, hem de Washington Bağdat hükümetine farklı yönlerde yoğun baskılar yapıyor.
Keza her iki ülke de görünürde Irak’ın toprak bütünlüğünü savunuyor. Fakat ABD, İran’ı mezhepçi politikalarla Irak’ı istikrarsızlaştırmakla suçlarken, İranlı yetkililer Amerikan yönetiminin Suriye ve Irak’ı parçalamaya çalıştığını iddia ediyor. Bu nedenle hem Irak’ta hem de Suriye’de Kürt hareketleri ile ABD arasındaki ilişkiler İran’ı rahatsız ediyor. İran, kendisi de bölgedeki Kürt hareketlerini bir ölçüde desteklese de, Kürtlerin kendi kontrolünde hareket etmesini istiyor. Fakat gerek PYD’nin gerekse Irak Kürdistan Yönetimi’nin Amerikan yönetimiyle yakın işbirliği, İran’ın hem bu hareketlerle, hem de ilgili ülkelerin geleceği ile ilgili endişelerini artırıyor.
İran ile ABD’nin bölgede çıkarlarının örtüştüğü diğer bir nokta ise Irak ve Suriye’de ortaya çıkan ve giderek güçlenen IŞİD ve Nusra gibi aşırıcı hareketler ve terörizmle mücadele oldu. Özellikle Haziran 2014’te IŞİD’in bütün Ortadoğu’yu tehdit eden bir güce dönüşmesi ve Irak’ın topraklarının bir kısmını ele geçirmesi, İran ile ABD arasında potansiyel bir işbirliğinin önünü açtı. Amerikan Dışişleri Bakanı John Kerry, 16 Haziran’da verdiği bir mülakatta, ‘İran’ın (Irak’ta) olumlu katkıda bulanacağı bir şey varsa görüşmeye hazırız’ dedi. Kerry’nin açıklamasının ardından Viyana’da nükleer görüşmeleri yürüten yardımcısı William Burns, İranlı diplomatlarla IŞİD’in durdurulması ve Irak’ta istikrarın sağlanması konularında iki ülke arasında muhtemel işbirliğini konuştu. Fakat bu görüşme kısa sürdü, askeri ve stratejik işbirliği gündeme gelmedi.
Terör örgütlerine karşı mücadele, ABD’ye göre 11 Eylül saldırılarının ardından başlayan küresel terörizme karşı mücadelenin bir devamı. Tahran için ise, aşırıcı hareketlerle ve ‘terörizmle’ mücadele her şeyden önce İran’ın bölgesel çıkarlarını tehdit eden örgütlerle mücadele için siyasi, hukuki ve ahlaki bir zeminin ortaya çıkmasını sağladı.
ABD liderliğindeki koalisyon güçleri ancak Ağustos ayında IŞİD’e karşı askeri harekata geçti. Bir ara İran’ın da koalisyona dahil olması meselesi gündeme geldiyse de hem ABD hem de İran koalisyon bünyesinde resmi ortaklığı reddetti. Koalisyonun ‘etkisiz’ hava saldırıları ve Amerikan yönetiminin IŞİD’e karşı mücadelenin yıllar alabileceği yönündeki uyarıları, İranlı liderlerin  Amerika'nın niyetleri hakkında kuşku duymasına neden oldu.
Dolaylı işbirliği: Haşdi Şaabi
Bununla birlikte İran desteğiyle kurulan ve İranlı subayların danışmanlık hizmeti verdiği Haşdi Şaabi ve Irak ordusunun koalisyon güçleriyle koordineli olarak hareket etmesi, İran ile ABD arasında dolaylı bir işbirliği olarak nitelendirilebilir. Bu dolaylı işbirliği Bağdat hükümeti üzerinden yürütülüyor. Nitekim sahada çok sayıda Amerikan ve İran askeri unsuru bulunmasına rağmen bunların arasında herhangi bir gerilim çıkmaması, İran ile ABD’nin hiç değilse hareketlerini dolaylı olarak koordine ettiklerini gösteriyor.
Bununla beraber, İran’ın İŞİD’e karşı mücadeledeki en etkili aracı olan Kudüs Gücü ile birlikte sahadaki müttefikleri Hizbullah ve Ketaib-i Hizbullah gibi grupların ABD tarafından bizatihi terör örgütü olarak görülmesi, aşırılık ve terörizmle mücadelede iki devlet arasında muhtemel işbirliğini engelliyor. Nitekim, birbirlerinin niyetleri hakkında mütemadiyen kuşku duyan bu iki ülke arasındaki dolaylı işbirliği, Bağdat yönetiminin desteklenmesi ve IŞİD’in yenilmesiyle sınırlı. IŞİD Irak’tan tamamen çıkarılabilirse iki ülke arasında Bağdat yönetimini etki altına alma yarışı devam edecektir.
IŞİD tehdidi, Irak’takinin aksine İran ile ABD arasında Suriye’de işbirliğine yol açmadı. Burada da Esad yönetimiyle koalisyon güçleri arasında bir koordinasyon yapılsa da bunun dolaylı bir şekilde İran-ABD işbirliğine vardığını iddia etmek zor. Halihazırda Esad yönetimini aktif şekilde destekleyen İran, Suriye örneğinde Rusya ile stratejik işbirliği içine girdi. Tahran ile Washington arasında Suriye meselesinde işbirliği, sadece sonuç alınamayan bazı uluslararası konferanslara İran’ın davet edilmesiyle sınırlı kaldı.
Tam bir işbirliği mümkün mü?
Hem İran’da hem de ABD’de ilişkilerin normalleşmesini, hatta bölgesel düzeyde işbirliği yapılmasını savunan çok kişi var. Onlara göre radikalizmle mücadeleden enerji meselelerine kadar bir çok konuda ABD ile İran’ın çıkarları örtüşüyor. Ne var ki, her iki ülke içindeki siyasi dengeler, mevcut siyasi angajmanlar, ideolojik duruş ve benzeri sebepler iki ülke ilişkilerinde böyle köklü bir değişimin olmasına müsaade etmiyor.
İran lideri Ayetullah Hamaney, nükleer anlaşmadan sonra ABD ile herhangi bir konuda müzakere edilmesini yasakladı. Nükleer anlaşmanın uygulamaya girdiği Ocak 2016’da İran karasularını ihlal ettiği gerekçesiyle bir grup Amerikan askeri, Devrim Muhafızları tarafından tutuklandı. O zamandan beri Basra Körfezi’nde iki ülke arasında askeri gerilim arttı. Keza nükleer anlaşma çerçevesinde yaptırımların kaldırılması hususunda ciddi problemler ortaya çıktı. İranlılar bu yüzden ABD’yi anlaşmanın gereklerini yerine getirmemekle itham ediyor. Nihayet, yeni ABD Başkanı seçilen Donald Trump, seçim kampanyası boyunca nükleer anlaşmanın nasıl kötü bir anlaşma olduğunu iddia etti ve göreve gelir gelmez anlaşmayı gözden geçireceğini söyledi. Kaldı ki Trump, nükleer uzlaşmanın kötü bir anlaşma olduğunu söyleyen tek Amerikalı yetkili değil. Ayrıca Obama yönetimi de bir taraftan nükleer meselede İran ile anlaşırken, diğer taraftan İran üzerindeki ambargo baskısını sürdürdü.
Amerikan yönetimi İran’ı hâlâ terörizm destekçisi devletlerden birisi olarak görüyor. İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun Kudüs Gücü terörizmi desteklediği gerekçesiyle yaptırım altında. Çok sayıda İranlı siyasi lider, kurum, şirket ve asker Suriye’de Esad yönetimini desteklemek, Irak’ı istikrarsızlaştırmak, nükleer program ve silahlanma programlarında rol oynamak, insan hakları ihlalleri ve terörizm vb. gerekçelerle Amerikan yaptırımlarına maruz kalıyor. Amerikan şirketlerinin ve üçüncü ülke şirketlerinin İran enerji piyasasında yatırım yapmasını engelleyen ‘İran Yaptırımlar Yasası’ hâlâ yürürlükte. Obama, 4 Kasım 2016’da Kongre’ye gönderdiği bir mektupta İran ile ilişkilerin normale dönmediğini belirtti ve İran ile ilgili ‘ulusal acil durum’ statüsünün devam etmesini istedi.
Hem ABD’nin hem de İran’ın Ortadoğu’da girmiş olduğu bazı angajmanlar iki ülkeyi kaçınılmaz olarak karşı karşıya getiriyor. Her şeyden önce ABD’nin bölge politikasının temel unsurlarından birisi İsrail’in güvenliği. İsrail’in güvenliğine yönelik her türlü tehdit, Amerikan  çıkarları için de tehdit olarak görülüyor. Obama döneminde olduğu gibi bazı Amerikan yönetimleri ile İsrail hükümeti arasında belirli konularda görüş ayrılıkları ortaya çıksa da bu politika değişmiyor. Buna karşılık İsrail, İran’ın aleni düşmanlarından birisi. Bu çerçevede  Hizbullah’ı ve Filistin direniş örgütlerini, elbette öncelikle kendine yakın olanları aktif olarak destekliyor. İran ile ABD’nin Filistin meselesi etrafındaki mevcut taahhütleri ve politikaları iki ülke arasındaki hamasetin devam etmesine sebep oluyor.
Keza Suriye’de rejim karşıtı isyanların başlamasından beri Amerikan yönetimi muhalifleri desteklerken, İran, Esad yönetiminin yanında durdu. Bu durumun tersi Yemen’de oldu. ABD, Suudi Arabistan ile Körfez ülkelerinin desteklediği Hadi yönetiminin yanında dururken, İran isyancı Husileri destekledi. Hatta Arap isyanları boyunca İran’ın tutumu gayet basitti; her nerede olursa olsun Amerikan karşıtlarını desteklemek. Amerikan karşıtlığı, İranlılara göre bir hareketin ‘İslami’ olmasının temel göstergesiydi. Nitekim İran, bölgede kurduğu ittifak ilişkilerine Amerikan politikalarına ve İsrail’e karşı ‘direniş ekseni’ adını verdi.
Sonuç olarak, İran ile ABD arasında zımni bir ittifak veya ortaklık olduğunu iddia etmek zor ancak mevcut konjonktürde iki ülkenin stratejik menfaatlerinin Bağdat yönetiminin desteklenmesi, Haşdi Şaabi, Esad rejiminin görevde kalması, IŞİD ile mücadele gibi bazı konularda örtüştüğü de ortada.
Yeni seçilen ABD Başkanı Trump’ın dediği gibi ‘ABD’nin bölgede izlediği politikalar İran’ın güçlenmesine’ katkıda bulunmuş olabilir. Fakat bu sonuç, Amerikan yönetiminin tasarladığı ve istediği bir sonuç değildir. İranlı yetkililerin zaman zaman vurguladığı gibi ABD’nin ve diğer aktörlerin Irak ve Suriye başta olmak üzere bölgede izlediği politikalar ve yaptıkları ‘hatalar’, İran’ın bölgedeki işini kolaylaştırmıştır.
İki ülke arasında çıkar ortaklığı veya yer yer küçük işbirlikleri olabilir, fakat bu, İran ile ABD’nin bölgesel düzeyde birlikte hareket ettikleri anlamına gelmez.
Bayram Sinkaya, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi.
AlJazeera Turk, Görüş, 29 Kasım 2016,
http://www.aljazeera.com.tr/gorus/abd-ve-iran-ortak-mi-dusman-mi 

İran ve Batı arasında büyük barış için erken

İran ve Batı arasında büyük barış için erken


İran ve Batı arasında sağlanan nükleer anlaşma, uygula sürecinde yeni sorunlarla karşılaşabilir. İran için bölgesel meselelerde Batı ile işbirliğini derinleştirebileceği DAEŞ sorunu gibi alanlar var. Ancak, İran'ın Batı ile daha büyük bir uzlaşı için dış politikasında hemen köklü değişiklikler yapması beklenmemeli.
İran ile Batı arasında on yılı aşkın süredir devam eden nükleer meselede 14 Temmuz’da 5+1 Grubu ile İran arasında yapılan anlaşmayla yeni bir aşamaya geçildi. İran’ın nükleer programı ve İran-ABD ilişkilerindeki gerilimle ilgili tartışmalar yerini anlaşmanın içeriğine ve etkilerine dair sorulara bıraktı.
Şimdi iki soru öne çıkıyor. Anlaşmadan kim ne kazandı? Anlaşma İran dış politikasında, özellikle İran’ın Batı ile ilişkilerinde önemli bir değişime yol açar mı?
Karşılıklı kazanımlar sağlandı
Anlaşmanın tarafların temel taleplerini büyük ölçüde karşıladığı görülüyor.
ABD açısından bakıldığında, İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetleri tamamen durdurulamadı fakat belirli miktarlarla kısıtlandı. Anlaşmaya göre tartışmaya konu olan Natanz’daki zenginleştirme çalışmaları 10 yıl süreyle yüzde 3,5 düzeyinde tutulacak. Fordo’da zenginleştirme çalışması yapılmayacak.  Arak reaktörünün yapısı yeniden düzenlenecek. İran’ın elindeki zenginleştirilmiş uranyum stoku 10 yıl süreyle 300 kilogramı geçmeyecek. Nükleer programının şeffaflaştırılması amacıyla NPT’nin Ek Protokolünü uygulaması, bunu onaylayana kadar da gönüllü tedbirler alması ve İran’ın nükleer programının muhtemel askeri boyutlarının açıklığa kavuşturulması konularında anlaşma sağlandı.
Yaptırımların kaldırılması ile ilgili olarak İran’ın silah ticareti üzerindeki yasağın 5 yıl; füze programı üzerindeki yaptırımların ise 8 yıl süreyle devam etmesi sağlandı. ABD’ye göre bu tedbirler on yıl süreyle İran’ı nükleer silah eşiğinden en az bir yıl uzakta tutacak.
İran açısından bakıldığında da anlaşmanın rejimin temel beklentilerini karşıladığı görülüyor. Uluslararası toplum uranyum zenginleştirme dahil İran’ın nükleer haklarını kabul etti. Yaptırımların tamamen ve derhal kaldırılması hususunda da İran’ın kısmen geri adım attığı görülüyor. Üstelik İran’ın nükleer tesisleri büyük ölçüde korunacak. Nükleer faaliyetler hakkında bazı kısıtlamalar var ise de bu kısıtlamalar süreli. Yani zamanla kalkacak. Diğer taraftan İran’ın talep ettiği gibi anlaşmanın ‘uygulama aşaması’na geçilmesiyle İran üzerindeki bütün yaptırımlar büyük ölçüde kaldırılacak. Keza balistik füzeler, silahlanma faaliyetleri ve nükleer programın muhtemel askeri boyutlarının açıklığa kavuşturulması hususlarında taraflar adeta orta yolda anlaştı.
Karşılıklı ödünler verildi 
Anlaşmaya varabilmek için taraflar çeşitli ödünler verdi. ABD, başlangıçta İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin tamamen durdurulması ve Arak ile Fordo’nun kapatılması taleplerinden taviz vermiş görünüyor.
İran ise belirli bir süre için de olsa nükleer faaliyetleri üzerindeki kısıtlamaları kabul etti. Müzakere sürecinde en çok tartışmaya konu olan husus askeri bölgelerin denetimi meselesi oldu. ABD, İran’ın Ek Protokolü onaylamasını ve bu çerçevede askeri bölgeleri Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) ani denetimlerine açması için ısrar etti. Fakat İran bu konuda ayak diredi. Anlaşmaya göre İran’ın askeri bölgelerinin denetimi için özel bir düzenleme yapıldı. Böylece ne askeri bölgeler ani denetimler kapsamına alındı, ne de denetimlerin dışında tutuldu.
“Yeni sayfa” köklü değişiklikler anlamına gelmeyebilir
Viyana anlaşmasının uygulanması belirli bir takvime bağlanmış görünüyor. Ancak her aşamada yeni sorunlarla karşılaşılması muhtemel. Zira, Obama’nın tabiriyle bu anlaşma taraflar arasında karşılıklı güvene dayalı bir anlaşma değil. Dolayısıyla İran’ın nükleer programı uluslararası politikanın gündeminde kalmaya devam edecek.
Diğer yandan hem Batı’da hem de İran’da anlaşmaya karşı çıkan önemli kesimler var. Amerikalı muhalifler İran’ın nükleer programını tamamen durdurmadığı, dolayısıyla 10 yıl sonra İran’ın nükleer silah elde etmesinin önünü açacağı gerekçesiyle karşı çıkıyor.
Anlaşma İran’da ise nükleer program üzerindeki kısıtlamalar ve askeri bölgelerin özel şartlarla da olsa denetime açılması nedeniyle eleştiriliyor. Nitekim İran Meclisi’nde de tartışmaya açılacak.
Cumhurbaşkanı Ruhani anlaşmanın en önemli sonuçlarından birisinin İran’ın küresel barış ve güvenliği tehdit ettiği şeklindeki yanlış imajın düzeltilmesi olduğunu belirtti ve İran’ın dünya ile ilişkilerinde yeni bir sayfanın açıldığını söyledi.
Fakat bu İran dış politikasında hızlı ve köklü değişiklikler olacağı anlamına gelmiyor.
Nitekim dini lider Ali Hamaney, önceki günkü açıklamasında, nükleer müzakerelerde varılan anlaşmanın İran'ın bölgedeki siyasetini değiştirmeyeceğini belirterek, "Müzakere metni onaylansın ya da onaylanmasın bölgedeki dostlarımızı desteklemekten vazgeçmeyeceğiz" dedi.
Bir kere, yapılan anlaşma İran ile Batı ya da ABD arasında tüm sorunları çözen bir anlaşma veya stratejik bir işbirliği anlaşması değil. Anlaşmanın temel özelliği İran’ın nükleer programı etrafındaki anlaşmazlığın çözümü. Bilindiği üzere nükleer mesele İran ile Batı arasındaki sorunlardan sadece birisi.
Nitekim, ABD Dışişleri Bakanlığı’na göre İran halihazırda terörizme destek veren ülkelerden birisi. İnsan hakları ihlalleri, silahlanma ve dış politika konuları nedeniyle İran ve Batı arasında siyasi gerilimin ve karşılıklı suçlamaların büyük ölçüde devam etmesi bekleniyor.
İran’daki aktörlerin yeni şartlara intibakı belirleyici olacak
Viyana anlaşmasının İran dış politikası üzerindeki dönüştürücü etkisi İran ile Batı arasındaki ilişkilerin doğasının değişecek olmasından değil, İran siyasetindeki dengelerin değişmesinden kaynaklanabilir.
Anlaşmanın başarılı bir şekilde hayata geçirilmesi halinde Cumhurbaşkanı Ruhani’nin İran siyasetindeki konumunu güçlenecek. Fakat bu kendiliğinden ve doğrudan gerçekleşmeyecektir. Anlaşmanın İran’daki yankıları, uygulamanın etkileri ve siyasi hizipler arasındaki mücadele bu süreçte belirleyici olacaktır. Mart 2016'da yapılacak seçimler İran siyasetinin ne yönde evrileceğini gösterecektir. Ruhani’nin İran siyasetindeki gücünün pekişmesi, dış politikada değişimi getirecektir. O zaman Ruhani’nin diplomasiyi öne çıkaran “liberal” yaklaşımı İran dış politikasına hakim olacak ve güvenlik eksenli politikaların yerini alabilecek. Aksi takdirde, “agresif” dış politikanın devamı İran’ın hem Batı ile ilişkilerinde hem de bölge ülkeleri ile ilişkilerinde sorunların devam etmesi anlamına gelecek. Bu durum İran’ın nükleer uzlaşmayla elde ettiği ve elde etmeyi umduğu kazanımların tersine çevrilmesine neden olacak.
İran dış politikasında muhtemel değişikliklerin İran’ın Batı ülkeleri ile ilişkilerini olumlu etkilemesi bekleniyor. Zira Ruhani’nin dış politikaya tam olarak hakim olması durumunda İran,  ekonomiyi destekleyen, karşılıklı bağımlılık ve kazan-kazan ilkelerine bağlı, diyaloğu öne çıkaran bir politika izlemesi öngörülüyor.
Bu değişiklik İran’ın ABD dahil Batılı ülkeler ile ticari ve ekonomik ilişkilerinin canlanmasının önünü açacaktır. Nitekim, birçok Batılı şirket İran pazarından pay almak için sabırsızlanırken, İran hükümeti Batı’dan gelmesi beklenen sermaye ve teknoloji yatırımlarına büyük önem veriyor.
İran-Batı için en elverişli işbirliği : DAEŞ’le mücadele
İran ve Batı arasındaki muhtemel işbirliği alanlarından biri, “radikalizme ve terörizme karşı mücadele” adı altında olacak. Nitekim son yıllarda İran dış politikasında terörizme ve radikalizme karşı mücadele söylemi oldukça öne çıkarıldı. Her ne kadar Hamas, İslami Cihad ve Hizbullah gibi örgütlere desteği nedeniyle terörizm destekçisi olarak  görülse de DAEŞ gibi aşırıcı örgütler Batılı çevrelerde İran’ın radikalizme karşı mücadelede potansiyel bir ortak olarak görülmesine sebep oldu.
Suriye, Lübnan ve Yemen’de işbirliğinin sınırları
Nükleer meselenin halledilmesinden sonra Ruhani’nin bölgesel meselelerle, özellikle Ortadoğu gelişmeleriyle daha yakından alakadar olması bekleniyor.
Yapıcı diplomasi yoluyla nükleer meselenin çözülmesi, İran yönetimini bölgesel meselelerde de diplomasiyi daha aktif kullanması için cesaretlendirecek.
İran ve Batı arasında bölgesel meselelerde muhtemel yakınlaşma, İran’ın yeni Ortadoğu açılımını biraz daha kolaylaştıracak. Fakat İran dış politikasındaki değişimin Ortadoğu’ya yansımaları daha yavaş olacaktır.
Zira İran halihazırda bölgede birçok krizde ve çatışmada aktif bir taraf.
İran’ın bölgedeki “dostları” anlaşmadan memnuniyetlerini ifade ederken, İsrail ve Suudi Arabistan gibi hasımları veya rakipleri yapılan anlaşmadan kaygı duydu. Çünkü nükleer mesele yüzünden yaptırımlar altında olan ve adeta izole edilmiş olan İran, bu baskıdan kurtulması durumunda bölgede daha serbest hareket edebilecek, taraftarlarına daha aktif destek sağlayabilecek. 
Diğer taraftan, Suriye’de Esad yönetimi, Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler İran’ın “vekil güçleri” olarak  görülse de bu örgütlerin  göreceli de olsa “otonomileri” ve bu ülkelerdeki çatışmaların İran’ın bölge politikalarından ayrı, kendine has dinamikleri var.
Ancak bütün bu çatışmaların tek tarafı ve tek sorumlusu İran değil. İran’ın bir yenilgi psikolojisine girmeden bölgesel politikalarını gözden geçirebilmesi için diğer bölge ülkelerinin de gerekli esnekliği göstermesi ve İran ile bölgesel meselelerin çözümünde uzlaşıya hazır olması gerekli.
Nitekim Suriye’de İran adeta çatışmaların bir tarafı. Esad yönetimini sonuna kadar destekleyen İran’ın Suriye’de tercihi tedrici bir geçiş süreci olabilir. Bu konuda İran’dan çeşitli açıklamalar geliyor. Fakat İran, Esad yönetimini desteklemek için siyasi, ekonomik ve askeri yardımlarını artırdıkça Suriye muhalefeti ile uzlaşma şansını kaybetti. Bu durum, çatışmalar devam ettiği sürece İran’ın bu ülkeye yönelik politikasını değiştirmesini zorlaştırıyor. DAEŞ’in bölgesel bir tehdit olarak ortaya çıkması İran üzerinde Suriye politikasını değiştirme yönünde baskıların azalmasına neden oldu. Özellikle Batı’nın önceliğinin de Esad rejiminin yıkılmasından ziyade DAEŞ ve diğer aşırıcı hareketlere karşı mücadele şeklinde değişmesi İran’ın elini rahatlatıyor. Batı ve İran’ın Suriye’de rejimin yıkılmasına karşı olan siyaseti de önemli bir işbirliği alanı olabilir.
Esed’in iktidarda kalması, İran ve Batı için benzer öncelikler olarak dikkati çekiyor.
Keza Lübnan’da İran’ın Hizbullah ile ilişkileri değişmeyecek, İran hiç bir şart altında Hizbullah’tan vazgeçmeyecek. Bölgedeki gerilim ve çatışma ortamı yeni ve farklı adım atılmasını zorlaştırıyor.
Aynı durum Yemen için de geçerli. Fakat İran’ın Yemen’deki stratejik çıkarlarının ve yatırımlarının Irak, Suriye ve Lübnan’dakilere kıyasla daha az olduğu görülüyor. Bu nedenle İran, öncelikle Yemen meselesinin  diplomatik yollardan çözümü için harekete geçebilir. Fakat muhtemel diplomatik girişimlerin sonuç verebilmesi için İran’ın yanı sıra diğer bölge ülkelerinin de bölgesel politikalarını gözden geçirmesi gerekiyor.

Bayram Sinkaya
Anadolu Ajansı, 19 Temmuz 2015
http://aa.com.tr/tr/dunya/iran-ve-bati-arasinda-buyuk-baris-icin-erken/24861 

U.S. and Israeli Military Attacks Against Iran: Regional and Global Consequences

  1. Introduction On February 28, 2026, U.S. military elements and the Israel Defense Forces (IDF) launched coordinated and joint missile an...