İran – 5+1 Müzakereleri: Göstermelik Bir Oturum Mu?

ORSAM :: Dış Politika Analizleri: "İran – 5+1 Müzakereleri: Göstermelik Bir Oturum Mu?
Bayram Sinkaya ORSAM Ortadoğu Danışmanı

Türkiye’nin ev sahipliği yapmak ve böylece dâhil olmak istediği İran ve 5+1 grubu (BM Güvenlik Konseyinin 5 daimi üyesi ve Almanya) müzakereleri 1 Ekim’de, Cenevre’de yapılacaktır. İran heyetine Milli Güvenlik Sekreteri Said Celili, 5+1 grubunun heyetine Avrupa Komisyonu Dış Politika Komiseri Javier Solana başkanlık edecektir. 5+1’in Nisan ayında, İran’ın nükleer programının görüşülmesi için hazırladığı öneri paketine İran 5 Eylül’de yeni bir öneri paketi hazırlayarak cevap vermişti. Taraflar, İran’ın sunduğu öneri paketi üzerinden müzakerelere başlamak üzere Cenevre’de bir araya gelecektir. Ancak her iki tarafın da müzakere gündemleri ve müzakerelerden beklentileri farklı görünmektedir ve bu durumun müzakereleri olumsuz etkilemesi beklenmektedir."

İran Seçimlerinin “Tadı Kaçtı!” ; İran’da Seçim Protestoları

ORSAM :: Dış Politika Analizleri


İran Seçimlerinin “Tadı Kaçtı!” ; İran’da Seçim Protestoları

Bayram Sinkaya, ODTÜ Ulusl. İlişk. Araştırma Görevlisi

12 Haziran seçimleri hem Reformcuların siyasi hayatı hem de rejimin İslami ya da cumhuriyetçi yönünün öne çıkarılması rekabetinde belirleyici bir dönüm noktası olması itibariyle çok önemlidir ve siyasi kutuplaşma keskin olmuştur. Zira Radikallerin güvenlik perspektifini ve rejimin dini kaynaklarını ön plana çıkarmaları nedeniyle rejimin cumhuriyetçi yapısının iyice zedeleneceği düşünülmüştür. Ayrıca, ikinci bir şans verildiğinde Ahmedinecad’ın ülkedeki bütün rakip grupları tasfiye etmesinden endişelenilmektedir. Yaygın hile ve usulsüzlük iddialarına rağmen Ahmedinecad’ın cumhurbaşkanlığının ilan edilmesi, Reformcu kesimler için işte bu nedenle bir darbe olarak görülmüştür. Reformcuların umutlarının bu denli yüksek ve endişelerinin bu denli derin olması, seçim sonrasında ortaya çıkan protestoların en açıklayıcı nedenidir.
Metnin Tamamı

Ahmedinecad’ın Kabinesi Değişti Politikası Değişmedii

Ahmedinecad’ın Kabinesi Değişti Politikası Değişmedi
Bayram Sinkaya, ORSAM Ortadoğu Danışmanı

Tartışmalı 12 Haziran seçimlerinin ardından merakla beklenen yeni İran kabinesi nihayet kuruldu. Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’ın yeni kabine için önerdiği 21 kişiden 18’i İran Meclisi’ndeki yoğun tartışmaların ardından 3 Eylül Perşembe günü güvenoyu almayı başardı. [1] Böylece İran’da, Ahmedinecad yönetimindeki ikinci kabine işbaşına gelmiş oldu.

Ahmedinecad’ın ikinci kabinesi bir önceki kabinesinden önemli farklılıklar göstermektedir. Bu farklardan en önemlisi kabinenin nerdeyse tamamen yenilenmiş olmasıdır. Bir önceki dönemden sadece altı bakan yeni kabinede yer bulabilmiştir. Dışişleri Bakanı Manouchehr Mottaki, Sanayi ve Madenler Bakanı Ali Akbar Mehrabian, Kooperatifler Bakanı Mohammad Abbasi ve Yol ve Ulaştırma Bakanı yerlerini korurken; önceki kabinede Ticaret Bakanı olan Masoud Mirkazemi yeni kabinede Petrol Bakanı, Savunma Bakanı olan Mostafa Mohammad Najjar ise İçişleri Bakanı olmuştur. Böylece ekonomi yönetimini tamamen değiştiren Ahmedinecad, kendisiyle tartışmaya giren bakanların çoğuna [2] yeni kabinede yer vermemiştir.

Kabinedeki en büyük farklılık ise Devrim’den sonra ilk defa kadınların bakan olarak görev almış olmasıdır. Ancak, Ahmedinecad’ın bakanlık için önerdiği üç kadından yalnızca birisi, Marzieh Vahid-Dastjerdi, Meclis’ten yeterli sayıda oy alarak Sağlık Bakanı olmuştur. Ahmedinecad’ın Refah ve Sosyal Güvenlik bakanlığı için önerdiği Fatemeh Ajarlou ve Egitim Bakanlığı için önerdiği Sousan Keshavarz [3] yeterli liyakata sahip görülmediklerinden yeterli sayıda güvenoyu alamamıştır.

Kabinede böylesine büyük bir değişiklik yapılması Ahmedinecad’ı güven oylaması sırasında zor duruma düşürmüştür. Ahmedinecad, tecrübesiz fakat kendisine sadık insanları kabineye almakla itham edilmiş; kapsamlı bir hükümet programı hazırlamamış olmakla ve bakan adaylarını belirlerken milletvekilleri ile görüş alışverişinde bulunmamış olmakla eleştirilmiştir. Bu nedenle bakan adaylarının güven oylaması öncesinde niteliklerinin Mecliste görüşülmesi oldukça uzun sürmüştür. Zira Ahmedinecad’ın yeni kabine için önerdiği kişilerin birçoğu tecrübe sahibi olmadıkları gerekçesiyle eleştirilmiştir. Nitekim Ajarlou ve Keshavarz’in yanı sıra Enerji Bakanlığı için önerdiği Mohammad Aliabadi bakanlıkları ile ilgili yeterli eğitim ve tecrübeye sahip olmadıkları gerekçesiyle Meclis tarafından reddedilmiştir. Bir önceki hükümette Ticaret Bakanı iken Petrol Bakanlığı’na getirilen Mirkazemi, ülke ekonomisinin can damarı konumundaki petrol konusunda yeterli bilgi sahibi olmamakla eleştirilmiş ve bakanlığına en çok karşı çıkılan kişi olmuştur.

Yeni kabinenin en “popüler” üyesi, güven oylaması sırasında Meclis’ten en yüksek oyu (227) alan yeni Savunma Bakanı Ahmad Vahidi olmuştur. Devrim Muhafızları Ordusu’nda üst düzey bir general olan Vahidi, ABD’nin terör örgütleri listesine aldığı meşhur Kudüs Ordusu’nun kurucusudur ve uzun süre komutanlığını yapmıştır. Bir önceki hükümet zamanında Savunma Bakanı Yardımcısı olan Vahidi, Kudüs Ordusu’nun komutanı olduğu dönemde, 1994 yılında Arjantin’de 80’den fazla kişinin ölümüyle sonuçlanan Yahudi Kültür Merkezi’nin bombalanması ile ilgili olarak suçlananlar arasındadır ve bu nedenle Interpol tarafından aranmaktadır. Vahidi’nin Savunma Bakanlığı için aday gösterilmesinin ardından ortaya çıkan uluslararası tepkiye karşılık İran Meclisi’nde Vahidi’nin adaylığına karşı hiçbir konuşma yapılmamış, sadece İsrail karşıtı sloganlar atılmıştır.

İçişleri Bakanı olan Mostafa Mohammad Najjar kabinenin asker kökenli ikinci üyesidir. Devrim Muhafızları Komutanlarından olan Naccar, bir önceki hükümette Savunma Bakanı idi. Naccar’ın, İçişleri Bakanlığı’na getirilmesi ile illerde ve İçişleri Bakanlığına bağlı diğer kurumlarda Devrim Muhafızları’nın etkisinin daha da artacağı düşünülmektedir. Yeni Kabinenin Devrim Muhafızları ile doğrudan bağlantılı bir diğer üyesi ise İstihbarat Bakanlığı’na getirilen Huccetülislam Heydar Moslehi’dir. Moslehi uzun yıllar boyunca Rehber’in Devrim Muhafızları ve Besic’de temsilciliğini yapmıştır.

Yeni kabinede en dikkat çeken kişilerden birisi de Bilim, Araştırma ve Teknoloji Bakanı olan Kamran Daneshjou’dur. İçişleri Bakanlığı’nda Siyasi İşlerden Sorumlu Bakan Yardımcısı olan Daneshjou, 12 Haziran seçimleri sırasında Seçim Kurulu’nun başkanıydı. Reformcular tarafından “seçim darbesinin mimarı” olarak görülen Daneshju’nun bakanlığa getirilmesi büyük ilgi çekmiştir.

Pazar günü ilk toplantısını Meşhed’de yapacak olan kabinenin önünde önemli güvenlik ve dış politika sorunları ile siyasi ve iktisadi meseleler bulunmaktadır. Ancak, tartışmalı bir seçim sürecinin ardından Ahmedinecad, ülkede huzurun ve birliğin sağlanması amacıyla diğer siyasi grupları da kapsayan bir kabine listesi oluşturmak yerine kendisine sadık, radikal ve güvenlik bürokrasisine dayanan bir kabine kurmuştur. Nitekim kabinedeki Devrim Muhafızlarının yanı sıra altı bakanın daha Devrim Muhafızları ve Besic ile ilişkili olduğu iddia edilmektedir. Bu durum Ahmedinecad’ın ne iç ne de dış politikada uzlaşmaya hazır olmadığının ve radikal politikalar uygulayacağının habercisidir. Özellikle kadife devrim girişimlerinin önünün alınması gerekçesiyle güvenlik tedbirlerinin yoğunlaşması ve Ahmedinecad’a meydan okumaya devam eden “reformcu” muhalefeti marjinalleştirmeye çalışması beklenmektedir. Ancak Ahmedinecad hükümetine yönelik en etkili muhalefet Meclis görüşmelerinde de ortaya çıktığı üzere muhafazakarlardan gelecektir. Zira İran’da siyasetin ağırlık merkezi artık muhafazakarlar ile radikallerden yanadır. Yeni Ahmedinecad hükümetinin uluslararası imajını düzeltmek için nükleer meselede diplomatik görüşmeleri yeniden başlatması beklenmesine rağmen İran’ın hem bu konu hem de İsrail-Filistin gibi diğer bölge sorunlarına ilişkin tutumunda önemli bir değişiklik olması pek mümkün görünmemektedir. Popülist ekonomi politikalarının da devam etmesi beklenmektedir. Sonuç olarak Ahmedinecad kabineyi neredeyse tamamen değiştirmiştir ancak yeni politikalar belirlememiştir. Zira ne Ahmedinecad’ın söylemlerinde, ne de bakanlarının açıklamalarında “yeni” bir unsur görülmemektedir.

Bununla beraber, Ahmedinecad’ın ilk defa kabinede kadınlara yer vermesi “göstermelik” bir reform olmasına ve kadın adayların kadın haklarını savunma konusunda iyi bir üne sahip olmamalarına karşın – mesela Vahid Dastjerdi İran’ın Kadına Yönelik Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ne taraf olmasına karşı çıkmıştır – önemli bir tabunun yıkılması açısından son derece önemlidir. Bu durumun önemi Muhammed Hatemi’nin söz vermiş olmasına rağmen kendi kabinesinde hiçbir kadına yer veremediği hatırlandığında daha iyi anlaşılacaktır.



[1] İran’da her bakan için ayrı ayrı güven oylaması yapılmaktadır ve bakan adayının kullanılan oyların yarısından fazlasını alması gereklidir. Yeterli güvenoyu alamayan bakan adaylarının yerine Cumhurbaşkanı üç ay içinde yeni kişileri aday göstermektedir.

[2] İstihbarat Bakanı Mohsen Ejei ve Kültür ve İslami İrşad Bakanı Saffar Harandi dahil bazı bakanlar Ahmedinecad’ın dünürü Esfendiyar Rahim Meshai’yi Cumhurbaşkanı Birinci yardımcısı atamasını eleştirmiştir. Buna mukabil Ahmedinecad Eje’iyi görevden almış, diğer bakanlara da yeni kabinede yer vermemiştir. Ancak Rahim Meshai’nin atanmasına Rehber Ali Hamaney de karşı çıkınca Ahmedinecad geri adım atmak zorunda kalmıştır.

[3] Sousan Keshavarz’in Musavi’nin seçim kampanyasında çalıştığı ve güven oylamasında bu yüzden reddedildiği iddia edilmektedir.



ORSAM :: Dış Politika Analizleri: "Ahmedinecad’ın Kabinesi Değişti Politikası Değişmedi"

Looking back on the Iran-Britain hostage crisis

After the Iranian Revolutionary Guards took 15 British soldiers captive in the Persian Gulf on March 23, new worries emerged that it would lead to new fighting in the region. As it was the possibility of a serious clash between the US and Iran was already being discussed and, after the capture of the 15 British soldiers, a third US air carrier was moved to the Gulf. Was the capture of those 15 British soldiers going to be like the definitive Gulf of Tonkin episode, which wound up pulling the US into the Vietnam War, except this time would it signal the start of serious clashes between the US and Iran? After around 12 days of anxious waiting we were able to breathe a sigh of relief when Iranian President Mahmoud Ahmadinejad decided to free the 15 soldiers on April 4, in honor of, as he noted, the Prophet Mohammed’s birthday and Easter. Now we can look back and ask ourselves what actually happened.

The first thing to come to mind right after the capture of the 15 soldiers was the arrest of the five Iranian “diplomats” in Iraq, the disappearance in Turkey of former Iranian Deputy Defense Minister Ali Reza Asghari and the rising protests over the presence of US military in the Persian Gulf, plus the likelihood that this would be used in any negotiations to follow. In truth, “hostage taking” had been used frequently before as a means of negotiation. But at those times it had been Hezbollah in Lebanon acting in the place of Iran. Hezbollah would take Westerners in Lebanon hostage, and then there would be bargaining between Iran and other countries, after which Iran would use its power over Hezbollah to arrange the freedom of the hostage(s). In any case the events of March 23 were different from all this.

There had been an event quite similar to the March 23 crisis in 2004: At that time the Iranians had again grabbed eight British soldiers whom they accused of straying out of Iraqi waters and into Iranian waters in the Persian Gulf. These hostages had been marched out blindfolded on Iranian television, and they had “admitted” to their crimes on live television. These hostages were set free three days after their capture. But at that time it was Muhammed Hatemi who was in power in Tehran, and the release of the hostages was attributed to Hatemi’s “moderate nature.” This time, though, it was the comparatively radical Mahmoud Ahmadinejad in power in Tehran, and whether through his radical stance on Israel or his “stubborn” stance on Iran’s nuclear program, Ahmadinejad’s very presence sparked more question marks in the minds of those watching events unfold.

Thus the events this time round resembled much more the events of 1979, when Khomeini was in power in Iran. On Nov. 4, 1979, “revolutionary” university students took over the US Embassy in Tehran, accusing it of being a “den of spies,” and taking the embassy employees inside hostage. One interesting parallel between the 1979 and 2007 crises has been the prominent role played by the Revolutionary Guards. Not only did these Revolutionary Guards play a trigger role in both crises, but the declarations in each incident that female hostages would be released first was also another parallel. Though these similarities seemed to strengthen suspicions that this 2007 crisis would only continue, in the end, it was over in 12 days, while the 1979 crisis lasted 444.

Another factor making it seem likely that the Iranian-British hostage crisis would lead to warfare was that during the 1979 hostage crisis the US had embarked on an unsuccessful attempt on April 25, 1980 to rescue the hostages. Despite the domestic political chaos of Iran during 1979-80, Iran had itself slipped completely under the sphere of Soviet influence, meaning that international strategic worries and plans prevented a new operation from taking place against Iran in 1979 and no violent clashes took place between the US and Iran over this crisis. In this 2007 crisis, however, the international situation was very different than what it was nearly 30 years beforehand. There was a much more tension in place between the US and Iran due to Iran’s nuclear ambitions and the US Middle East policies.

And so there was no guarantee that this particular crisis would not end in a military clash. First of all, Iran made visible attempts to treat the captured soldiers well, and clarified that it wanted to find a diplomatic solution to the crisis. For this reason, Iran expected Britain to apologize for what it maintained had been a violation of its waters. But, as is known, nations do not make apologies. Still the fact that Iran was insisting on a diplomatic solution to the crisis was a source of comfort to many.

Another reason for optimism in this crisis had to do with Iran’s domestic politics. In Iran, even if there is no “democracy,” there is a “pluralistic” political structure. What this means is that since the 1979 Iranian Revolution, Iran has been wavering between radicalism and pragmatism in its politics and foreign policy. No matter how fiercely Iran denounces the various international rulings, embargoes and isolationary measures against it, Iran can come to agreement when faced with the greater interests of its revolution and people. This is precisely how Ayatollah Khomeini behaved. And it was within just such a framework that Iran avoiding entering into violent clashes with the US, whom it would not have been able to face one-on-one. The limited clashes that broke out in 1988 in the Basra Gulf between the Revolutionary Guards and the US military, even the striking of a Iranian Airlines civilian flight by a missile from a US warship, never opened the path to violent clashes between Iran and the US. To the contrary, Ayatollah Khomeini even made a decision about which he commented, “working for the greatest interest of the people of the nation is sometimes like drinking hemlock,” and he then put a stop to the clashes in the Persian Gulf between Iraqi and Iranian forces. Today, no matter how thin the wire is stretched on both sides of these matters, Iran will still, if necessary to escape entering into clashes with the US, drink that same hemlock.

One of the many reasons for the Nov. 4, 1979 take over of the US Embassy in Tehran was that it was a response to the Nov. 2, 1979 meeting between then-temporary Prime Minister Mehdi Bazergan and US National Security Consultant Zbigniew Brezinski. And thus how interesting it is that this past March American and Iranian diplomats once again met together in Baghdad! The events of Nov. 4 had ended with moderate Bazergan's government having to step back from power, but the events of March 23 allowed Iranian President Ahmadinejad to firm up his stance against domestic "pragmatists" who had been making things tougher within Iran for him by championing the development of more constructive relations with the rest of the world.
In the end, Ahmadinejad's administration let the British hostage crisis end in a successful manner, and thus the crisis ended surprisingly in both manner and method. Ahmadinejad had expressed to the world outside Iran his nation's desire to avoid military clashes, while also relaying the message that Iran is not a rogue state. At the same time, within Iran, he let his competition know that he would protect the country's honor while developing relations with the West. In this way, the 2007 Britain-Iran hostage crisis was prevented from turning into another Gulf of Tonkin episode, though this in no way means that the waters of the Persian Gulf are calm again.



--------------------------------------------------------------------------------

* Atatürk University/Middle East Technical University (ODTÜ) International Relations Faculty research assistant




13 April 2007, Friday





TODAY'S ZAMAN

Les relations entre Ankara et Téhéran à l’épreuve du nucléaire - CAUCAZ.COM

La meilleure définition des relations Turquie-Iran serait probablement celle de pays « ni amis, ni ennemis ». Depuis l’instauration de la République islamique d’Iran en 1979, Ankara et Téhéran ont soigneusement évité les pièges d’une coopération trop affichée, comme ceux d’une confrontation toujours possible. Les deux pays ont opté pour des relations fondées sur une politique pragmatique, synonyme d’irrégularités. Aujourd’hui, sur fond de crise du dossier du nucléaire iranien, la position turque vis-à-vis de l’Iran, que suivent de très près Téhéran et Washington, semble être celle du profil bas.


Après la crise de 1997, au cours de laquelle la Turquie et l’Iran avaient été jusqu’à rappeler leurs ambassadeurs respectifs, les deux pays ont commencé à améliorer leurs relations bilatérales en matière de politique, de sécurité, de culture et d’échanges commerciaux – ces derniers ont culminé en 2005, pour la première fois, à 4,3 milliards de dollars.

Sur le plan politique, si la visite à Téhéran du président turc Ahmed Necdet Sezer en juin 2001 et celle du premier ministre turc Recep Tayyip Erdogan en juillet 2004 ont montré le haut niveau des relations bilatérales turco-iraniennes, l’ancien président iranien Mohammad Khatami a pour sa part annulé sa visite d’Etat en Turquie programmée en septembre 2004. La raison invoquée ? Son échec dans sa tentative de règlement d’un différend qui opposait la majorité parlementaire iranienne conservative, issue des élections législatives de février 2004, à deux firmes turques, Turkcell et TAV, désireuses de s’implanter en Iran.

Simultanément, face à l’arrivée au pouvoir du président ultraconservateur Mahmoud Ahmadinejad et au regain de tension entre l’Iran et les puissances occidentales au sujet du nucléaire iranien, la Turquie a préféré adopter un profil bas vis-à-vis de Téhéran. La rencontre à New York, en septembre 2005, entre le premier ministre turc Erdogan et le président iranien Ahmadinejad, de même que la visite du ministre iranien des Affaires étrangères Manouchehr Mottaki à Ankara en décembre 2005, n’ont donné aucun élan supplémentaire aux relations turco-iraniennes.

Des relations paralysées ?

Depuis que la rivalité turco-iranienne sur le Caucase s’est apaisée, les récents développements dans la région n’ont, au moins pour le moment, aucune influence directe et immédiate sur les relations entre les deux pays. En revanche, le facteur irakien ne doit pas être négligé. Soucieux d’éviter la création d’un Etat kurde indépendant, les deux pays ont intérêt à voir le maintien de l’unité territoriale de l’Irak. Reste que les dirigeants turcs s’inquiètent de voir l’Iran gagner en influence en Irak depuis l’invasion américaine de 2003. C’est pour cette raison que les Turcs ont cherché à établir de solides relations avec les chiites irakiens, allant jusqu’à inviter à Ankara, Ibrahim Jaafari et Moqtada Al-Sadr, sans pour autant négliger leurs partenaires traditionnels en Irak, la minorité turcophone du nord irakien.

À l’heure actuelle, l’élément le plus déterminant des relations turco-iraniennes est la décision en cours d’élaboration à Washington sur l’épineux dossier du nucléaire iranien, désormais entre les mains du Conseil de sécurité des Nations unies. L’exemple irakien a amplement prouvé que les Etats-Unis pouvaient agir unilatéralement s’ils ne parvenaient pas à leurs fins au moyen du Conseil de sécurité. Et quelle que soit la procédure suivie, la Turquie semble être coincée entre son allié, les Etats-Unis, qui l’encourage à rejoindre le camp de la fermeté, et son voisin, l’Iran.

L’attitude turque au cours de la crise des otages (la Turquie avait habilement manœuvré quand, en 1979-1980, les révolutionnaires iraniens s’opposaient aux Etats-Unis) et lors de la crise du « tekzere » (en mars 2003, le Parlement avait refusé au gouvernement turc le droit d’autoriser les forces américaines s’apprêtant à envahir l’Irak de le faire depuis le sol turc) donnent quelques indications sur la politique turque, telle qu’on peut l’envisager dans le cadre de la crise en cours.

Le poids des pressions américaines

En dépit de contacts au plus haut niveau entre dirigeants turcs, américains et israéliens (le directeur de la CIA, celui du FBI, les chefs d’état-major américain et israélien, ainsi que de nombreux hommes politiques, sont venus à Ankara au cours de l’année 2005, à la recherche du soutien de la Turquie contre l’Iran), la Turquie s’efforcera de rester neutre.

Dans le cas d’une demande américaine de participer à un embargo éventuel ou de fournir un soutien pour une opération militaire, la Turquie exigera une légitimité internationale. Et quand bien même les Etats-Unis réussissent à obtenir une telle légitimité internationale, la Turquie essaiera de maintenir une position équilibrée entre ses alliés et son voisin.

Là où des officiels turcs, comme le chef d’état-major par exemple, expriment ouvertement leurs craintes de voir l’Iran se lancer dans une politique nucléaire militaire, d’autres dirigeants reconnaissent à l’Iran le droit de se doter d’une énergie nucléaire pacifique… Le gouvernement turc, lui, s’est prudemment rangé du côté de l’Iran, et met tout en œuvre pour qu’une solution diplomatique au problème nucléaire soit trouvée.

Alors que l’administration Bush ne semble pas encore avoir arrêté sa position sur l’Iran, cela laisse la place à de nombreuses hypothèses. Chacun des scénarios envisagés touche aux relations turco-iraniennes. En février 2006, une fiction politique publiée en Turquie sous le nom « Code : Pegasus, le plan d’occupation de l’Iran par les Etats-Unis » (en turc, « Kod Adi: Pegasus, Amerika’nin Iran’i Isgal Plani ») mettait en scène une Turquie militairement impliquée aux côtés des Américains dans l’attaque contre l’Iran. D’un autre côté, un sondage effectué en mars 2006 montre que 46% de la population turque approuvent la démarche iranienne de se doter de l’énergie nucléaire, contre 45% de sondés qui la désapprouvent, et que 96 % s’opposent à une attaque américaine sur l’Iran.

Le fait est que l’avenir des relations turco-iraniennes dépend essentiellement de la manière dont le problème du nucléaire iranien sera traité et réglé. Un épineux problème, en premier lieu pour le gouvernement iranien, mais aussi pour les autorités turques.


Les relations entre Ankara et Téhéran à l’épreuve du nucléaire - CAUCAZ.COM

‘AHMEDİNECAD’IN İRAN’I’: NASIL BİR DIŞ POLİTİKA?·

‘AHMEDİNECAD’IN İRAN’I’: NASIL BİR DIŞ POLİTİKA?·
Bayram SİNKAYA·

            İran hep siyasi gözlemcileri şaşırtagelmiştir. 1979 Devrimi ile İran üzerine gözlem yapanları şaşırtan, 1997’de Muhammed Hatemi’yi beklenmedik şekilde iktidara taşıyan İran, uluslararası gözlemcileri bir kere daha şaşırtarak Haziran 2005 Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle Mahmud Ahmedinecad’ı cumhurbaşkanlığına taşıdı. Kimdir bu Ahmedinecad ve onun cumhurbaşkanlığına gelmesi İran’ın iç ve dış politikalarını nasıl etkileyecektir? İran’ın jeopolitik ve jeostratejik konumu itibariyle sahip olduğu önem dikkate alındığında bu sorulara verilecek cevapların ehemmiyeti  daha çok artmaktadır.
            Ahmedinecad’ın siyaset sahnesine girişi üniversite yıllarında, Devrim’den önce, siyasi ve dini topluluklara katılmak suretiyle başlamıştır ve Devrim’den sonra değişik devrimci örgütlerde aldığı görevlerle devam etmiştir.  İran-Irak Savaşı’nın başlaması üzerine Devrim Muhafızları’na katılan Ahmedinecad, savaşın sona ermesinin ardından bazı illerde vali yardımcılığı ve valilik görevlerinde bulunmuştur. Ahmedinecad’ın aktif siyaset sahnesine girmesi 2003 yılı Mart ayında yapılan yerel seçimlerin sonucunda Tahran Belediye Başkanlığı’na getirilmesi ile olmuştur.
            Belediye Başkanlığı döneminde Ahmedinecad oldukça halkçı bir profil sergiledi. Bu dönemde kayda değer herhangi bir başarısının görünmemesine rağmen Ahmedinecad, yolsuzluklara bulaştığı gerekçesiyle görevden el çektirilen reformcu ağırlıklı önceki Şehir Meclisi’nin ardından sosyal adalet iddiası, halkçı söylemi ve populist uygulamaları ile öne çıkmıştır.
            Halkçılık söylemi Ahmedinecad’ın cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de en büyük kozu oldu. Destekçileri onu şöyle tanıtıyordu: “halkın içinden bir adam” (merd ez cinsi merdom). Seçim sürecinde Ahmedinecad’ın en çok vurguladığı diğer husular ise “adalet devleti”, “yolsuzluklarla mücadele”, “yetmiş milyonun kabilesi” vs. idi.
            Üç muhafazakar, üç reformcu ve bir pragmatist adayın yarıştığı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde güçlü pragmatist aday Rafsancani’nin karşısına ikinci turda yarışmak üzere çıkarak ulusal ve uluslararası gözlemcileri şaşırtan Ahmedinecad, ikinci turun sonunda kullanılan oyların yaklaşık yüzde altmışbirini (onyedi milyonu aşkın) alarak Devrim’den sonra İran’ın altıncı ve yirmidört yıl aradan sonra (Ebu’l Hasan Beni Sadr ve Muhammed Recai’den sonra) ilk sivil (din adamı olmayan anlamında) cumhurbaşkanı oldu. Ahmedinecad’ın zaferinin gözlemcileri şaşırtmasının nedeni siyasi olarak fazla bilinmediği halde böyle bir başarı sergilemesiydi. Şüphesiz onun siyasi tanınmamışlığı siyaseten yıpranmamış olmasını da beraberinde getirmiş ve özellikle ikinci turdaki rakibi, ailesiyle birlikte adı büyük yolsuzluk olaylarına karışan Rafsancani’ye karşı büyük bir avantaj sağlamıştır. Peki Ahmedinecad’ın başarısının ardındaki diğer nedenler nelerdir?
            Ahmedinecad’ın populist  tutumu muhakkak önemli bir rol oynamış, onun seçim başarısına katkıda bulunmuştur. Bu başarının ardındaki önemli etkenlerden birisi de geçen süre zarfında reformcuların iktidarda görece başarısız kalmaları ve özellikle ekonomik alanda iyileşmeler sağlayamamış olmasıdır. Ahmedinejad’ın başarısının ardındaki en büyük nedenlerden birisi de –belki de en önemlisi-- siyasi konjonktürdür. Yakın zamanda, reformcuların zayıfladığı bir dönemde, İran’da temelde eski Devrim muhafızlarından oluşan ve Besic (gönüllü devrimci para-militer güçler) tarafından desteklenen Ahmedinecad’ın da dahil olduğu yeni-muhafazakar bir hareket ortaya çıkmıştır. Siyasi anlamda oldukça radikal olan yeni-muhafazakarlar Humeyni’nin ölümünden sonra gelen Rafsancani’nin teknokrat hükümeti ve Hatemi’nin reformcu yönetimiyle İslam devriminin ciddi yaralar aldığını, bu nedenle devrimci kimliğe dönülmesi gerektiğini savunmaktadır. Günlük hayatta İslami kuralların sıkı bir şekilde uygulanması taraftarı olmakla birlikte ekonomi alanında “milli çıkarlara” öncelik vererek pragmatik bir duruş sergilemektedir. Buna rağmen devletin hayati rol oynadığı “kendine yeterli ekonomi modelini” ısrarla savunmaktadır. Yeni-Muhafazakarlar halkçıdır; milli gelirin eşit paylaşımını ve devlet sübvansiyonlarının artırılmasını istemektedir. Aynı zamanda camileri kontrol eden Yeni-muhafazakarlar bu sayede kendilerine popüler bir destek sağladıkları gibi halkla sürekli iletişim halindedir.
            Yeni-muhafazakarların siyaset sahnesine girişlerinde en temel etkenlerden birisi İran ekonomisinin yıllardır fazla iyileşme kaydedilememiş olması ise diğeri İran’ın etrafındaki güvenlik tehditlerinin büyümesidir. Afganistan,  Irak ve Basra Körfezi’nde artan Amerikan askeri varlığı, İran’ın etrafındaki diğer komşu ülkelerin (Türkiye, Azerbaycan, Pakistan gibi) ABD ile stratejik işbirliği içinde oluşları İran yönetimini ve devletçi/İslamcı grupları ciddi bir güvenlik sendromuna itmiştir. İran’ın terörist örgütleri desteklediği ve nükleer programının esas amacının nükleer silahlar elde etmek olduğu iddialarıyla, özellikle 11 Eylül sonrası İran üzerinde artan uluslararası baskı sonucunda İran’da rejime yakın güçler devreye girerek “İslam Cumhuriyetine sahip çıkma” gayreti içine girmiştir. Bu şekilde siyaset arenasına giren yeni-muhafazakarlar önce Mart 2003 yerel seçimlerinde, ardından Şubat 2004 Meclis seçimlerinde kayda değer başarı sergileyerek bu yükselişlerini Ahmedinecad’ı cumhurbaşkanlığına taşıyarak taçlandırmışlardır. Peki böyle bir konjonktürde Cumhurbaşkanı Ahmedinecad nasıl bir dış politika izleyecektir?
            Hem uluslararası basında, hem de muhalifleri arasında Ahmedinecad’a ilişkin olarak kullanılan en önemli niteleme onun radikal olduğudur. Ancak onun bu nitelemeye cevabı şöyledir: “Bize radikal diyorlar. Eğer halkın hakları konusunda ısrar etmek radikalizm ise biz bununla iftihar ederiz. Eğer halkın haklarını zayıflatmak orta yol ve ılımlılık ise biz bundan uzağız.” Son derece populist ve milliyetçi (Ahmedinecad’ın içderide populist/halkçı söylemi dış ilişkiler sözkonusu olduğunda yerini milliyetçi söyleme bırakmaktadır.) söylemlere sahip Ahmedinecad’a göre uluslararası ilişkilerde ve dış politikada başarı “İslam Devrimi’nin esaslarına bağlılığa” dayalıdır. İslam Devrimi’nin dış politikaya ilişkin esasları ise şöyle özetlenebilir: “tam bağımsızlık” ve “devrim ihracı.” Devrim ihracı meselesi elbette 1980’lerdeki -- devrimden hemen sonraki-- anlamıyla bir sorun çıkarmayacaktır, ancak, Ahmedinecad yönetimindeki İran “Müslümanların meseleleri” üzerinde, “İslamcılığın uluslararası meslelerinde” daha hassas davranacaktır. Ahmedinecad’ın 26 Ekim’de “siyonist işgal rejiminin [İsrail] yeryüzünden silinmesi gerekir” sözü ve devamında çıkan kriz bu bağlamda değerlendirilebilir. Devrim merkezli dış politikanın “tam bağımsızlık” ekseni de yine İran ile dış dünya arasında sorun çıkarmaya aday görünmektedir.  Zira, milliyetçi bir söylem eşliğinde “tam bağımsız” dış politika yaklaşımı “müzakere etmeyi” zorlaştırmaktadır. İran’ın nükleer politikasının ciddi bir soruna dönüşmesi de bu bağlamda değerlendirilmelidir.
            Ahmedinecad yönetiminin dış politikada öne çıkan bir söylemi de “adalet”dir. Ona göre “uluslararası ilişkilerde egemen adalet olmalıdır.” Adaleti öne çıkarıyor, çünkü “uluslararası arenada savaş, tecavüz ve haksızlık gibi görünen ne varsa adaletsizliğin sonucudur. ... Adalet kalıcı barışın güvencesidir ve adaletle milletlerin, mağdurların, mustazafların ve mazlumların hakkı iade edilir.” Adaleti öne çıkarıyor, çünkü Ahmedinecad’a göre uluslararası sistem adaletsizlik üzerine kurulmuştur ve İran’a haksızlık yapılmaktadır. Ahmedinecad yönetimi bu adaletsizliğe direnmeye kararlıdır, bu yüzden Ahmedinecad BM’deki konuşmasında şöyle demiştir: “Mazlum Filistin halkına karşı dayattıkları bela ve oyunları İran milletine karşı da dayatmak ister ve sözde zaman kazanmaya çalışırlarsa, İran İslam Cumhuriyeti’nin de politikaları değişecektir.” Bunun ardında adaletsizliğe “isyan” ve karalılığın yanı sıra kendine aşırı güven yatmaktadır. Nitekim Ahmeinecad’ın seçim bildirgelerinde  dış politika bölümünde şöyle bir ifade vardır: “Herhangi bir ülke hangi askeri gücü inisiyatifinde bulundurursa bulundursun, İran’a saldırma ve işgal etme potansiyelinden yoksundur. Bölge şartlarının da gösterdiği gibi, herhangi bir ülke İran’a saldırırsa, intihar etmiş sayılır. Bazı devletler İran’ı saldırıyla tehdit ediyorlar. Fakat bunlar İran’ı barışçı nükleer programdan vazgeçirmek için yapılan korkutma teşebbüsleridir. Bu yüzden İran milleti korkup, zorbalıklara boyun eğmemelidir.” Ahmedinecad’ın şu ifadeleri onun nasıl bir dış politika yaklaşımına sahip olduğunu göstermektedir:
Dış ilişkilerdeki pasiflik  ve hareketsizlikten kurtulup, uluslararası ilişkileri aktif bir şekilde etkileyip, geliştirmeliyiz.  İran’ın dış politikası, gerginliği giderme, karşılıklı güven ve saygıyı zirveye ulaştırma, İran milletinin menfaatlerini koruyup kollama temeline dayanıyor. İran’ın dış politikasının asıl rotası yeni emperyalizm ve ilgili politikalarıyla  mücadele etmek, uluslararası ilişkiler alanında bölgesel politikaları tercih edip, İslam dünyası, Fars Körfezi bölgesi, Hazar Orta Asya ve Kafkasya bölgeleriyle Pasifik bölgesi, Birleşik Avrupa ve Doğu Asya’yla Afrika kıtası ülkelerle ilişkileri ve işbirliğini geliştirmektir.

            Sonuç olarak, İran’da bugün “yine” devrimci söylem ve yaklaşımlara sahip, Ahmedinecad liderliğinde yeni-muhafazakar bir iktidar vardır ve bu iktidarın dış politika söylem ve yaklaşımları uluslararası ilişkilerde sorun çözücü olmaktan ziyade sorun çıkarmaya aday görünmektedir. Ancak çıkabilecek dış politika krizlerinin ne kadar derinleşeceğini devlet tecrübesine sahip İran bürokrasisi ve İran’ın “siyasi aklı” ve iç ve dış siyasi konjonktür belirleyecektir. Bir kere İran’da, Cumhurbaşkanı her ne kadar dış politikanın yürütücüsü olsa da tek karar vericisi değildir. İkincisi Ahmedinecad Humeyni’nin karizmasına sahip değildir; bu yüzden devrimden sonraki dönemdeki gibi hareket edemez. Son olarak dünya artık 1980’lerdeki gibi çift kutuplu değil, tek hegemonun olduğu bir dünyadır. Bütün bu nedenlerden dolayı Ahmedinecad yönetimi İran dış politikasında krizlere yol açmaya aday olsa da bu krizler devamlı ve derin olmayacaktır. Ahmedinecad’ın da ısrarla vurguladığı “milli menfaatler” nasıl Humeyni’nin İran’ını İsrail ve ABD ile gizli silah ticaretine zorlamışsa Ahmedinecad’ın İran’ını da pragmatik bir çizgi izlemek zorunda bırakacaktır.



· Bu makale SODEV tarafından yayınlanan Birlikte dergisinin 5&6. Sayısında (Eylül-Aralık 2005) yayınlanmıştır.
· ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü Araştırma Görevlisi

U.S. and Israeli Military Attacks Against Iran: Regional and Global Consequences

  1. Introduction On February 28, 2026, U.S. military elements and the Israel Defense Forces (IDF) launched coordinated and joint missile an...