İran Siyasi Kültürü

 

İran Siyasi Kültürü

Bayram Sinkaya 

(Bu yazı, yazarın henüz yayınlanmamış 'İran'da Siyasi Yönetim' başlıklı makalesiden alınmıştır.) 

 

 

İran’a tarihsel açıdan bakıldığında sıklıkla 2500 yılı aşkın bir ‘devlet geleneği’ne atıf yapılır. Kısmen Oryantalist kısmen milliyetçi tarih anlatısı tarafından kurgulanan bu İran fikri, yerleşik ve sürekli devlet geleneğinin, yani siyasi kültürün olduğunu kabul eder (Dabashi 2008, 15-21). Oysa İran tarih boyunca çeşitli istilalara maruz kalmış ve yıkımlara uğramıştır. Bu tarihi süreç boyunca çeşitli kavimler İran’a yerleşmiş, burayı yurt bilmiş, İran kültürüne katkıda bulunmuş ve burada mevcut kültürlerden de etkilenmiştir. Ayrıca, İran halkları çevrelerindeki toplumlar ve kültürler ile sürekli etkileşim içinde olmuştur. Bu tarihi ve beşeri arka plan İran’ın fiziki coğrafyası ile birleşince modern İran’da çok-kültürlü, çok-dilli ve çok-etnikli bir toplumsal yapı ortaya çıkmıştır.

İran ülkesi geniş bir plato olarak nitelendirilir. Bu platonun Kuzeybatısında Kafkaslardan gelip Hazar Denizi’nin güneyinden geçerek Hindukuş dağlarına doğru uzanan Elburz dağları ile yine Kafkasya’dan başlayıp güneyde Hint Okyanusu’na doğru uzanan Zagros dağları yer almaktadır. Bu sıradağların arasında yer alan merkezi İran platosu (iç havza) doğuda Kevir ve Lut çölleri ile çevrilmiştir. Bu fiziki yapı, İran’ın siyasi ve beşeri coğrafyasını büyük ölçüde belirlemiştir. Kurak ve yarı-kurak iklime sahip olan İran platosunda geçmişi antik-çağlara dayanan kentler, tarımla meşgul olan köylü ve  hayvancılıkla geçinen göçebe kültürler yan yana yaşamıştır.  Elburz ve Zagros sıradağlarının arasında yer alan merkezi İran platosu göreceli olarak dilsel ve dinsel açıdan homojen bir nüfusa sahipken, İran platosunun çevresinde etnik, kültürel ve dilsel azınlıklar yer almaktadır. Dolayısıyla İran’ın kuzeyinde ve kuzey batısında Azerbaycan Türkleri, batısında Kürtler, güneybatısında Araplar, güneydoğusunda Beluciler ve kuzeydoğusunda Türkmenler yoğun olarak yaşamaktadır.

Bu coğrafi ve demografik yapı nedeniyle İran siyaseti tarih boyunca merkeziyetçi ve adem-i merkeziyetçi eğilimler arasında seyretmiştir. Merkezi platoda kurulan devletler güçlü oldukları ölçüde çevrede ‘otonom’ olarak yaşayan halklar üzerinde etkili olmuş, merkezi otorite zayıfladıkça yerel güçler ön plana çıkmıştır. 20. yüzyıl boyunca ülkedeki siyasi iktidarların hemen hepsi İran’ın güçlü bir devlete dönüşmesi için siyasi gücün merkezde birleşmesini ve merkezi yönetimin otoritesinin güçlendirilmesini savunagelmiştir. Buna mukabil, farklı etnik ve dilsel gruplar kendi özerkliklerini koruma ve merkezin müdahalelerini asgariye indirmeye çabalamıştır. Merkezi otoritenin çevrede etkisinin ve kontrolünün artması farklı etnik, dini ve dilsel gruplar arasında kültürel uyanışı ve özerklik peşinde koşan hareketlerin ortaya çıkışını tetiklemiştir. Dolayısıyla, merkeziyetçilik ve adem-i merkeziyetçilik çağdaş İran siyasetinin önemli kırılma noktalarından birisi olmuştur (Ghods 1989).

Modern İran siyasetine damgasını vuran merkezcil ve merkezkaç yönelimler arasındaki gerilime benzeyen, birbirine zıt geleneksel eğilimler arasındaki etkileşim siyasi hayatın diğer alanlarında da kendini göstermektedir (Dabashi 2008, 15-21). Bu çerçevede otoriter ve özgürlükçü hareketler arasında mücadele İran siyasi tarihine damgasını vuran önemli dinamiklerden birisidir.

Ataerkillik ve otoriterizm İran siyasi kültürünün en başat özelliklerinden birisi olarak görülmektedir. Literatürde otoriterizmin sebepleri olarak materyalist ve özcü açıklamalar öne çıkmaktadır. Materyalist perspektiften bakıldığında İran’ın fiziki coğrafyasının belirleyici özelliğine dikkat çekilmektedir. Bu coğrafyada dağınık olarak yaşayan aşiretler kıt kaynakların kontrolü için sürekli mücadele içerisinde olmuş, bu mücadele fiziksel güç kullanımına dayanan despot ve keyfi yönetimlerin kurulmasına neden olmuştur (Mashayeki 2006, 546).

İran’da otoriterizmin sürekliğini açıklamaya çalışan özcü yaklaşım ise İran siyasi kültürünün parçası olarak görülen monarşi geleneği ve onun din ile ilişkisine dikkat çekmektedir. Buna göre İran yüzyıllar boyunca kökü Ahamenişlere kadar giden ‘Şehinşahi’ rejimi tarafından idare edilmiştir. Şahın tek ve mutlak otorite sahibi olduğu bu monarşist gelenek gerek Zerdüşti gerekse İslami dini inanışlar tarafından sürekli desteklenmiştir. Sasani Şahı Erdeşir’in ifade ettiği üzere bu ilişkide din monarşinin temeli,  Şah da dinin koruyucusudur (Mibagheri 2003, 37-39; Arjomand 1988). İktidar Allah tarafından Şah’a bahşedilmiş, böylece Şah Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak görülmüştür. Şah’ın Allah tarafından yetkilendirilmiş olması onun insanlar tarafından sorgulanmasını ve sorumlu tutulmasını imkansızlaştırmış, tebaasının otoriteye saygı duymasını ve mutlak itaatini sağlamıştır. Böylece otoriter ve ataerkil bir siyasal kültür şekillenmiş ve günümüze kadar İran siyasetini belirlemiştir.

Ancak İran’da aynı tarihsel süreç içerisinde hem statükocu ataerkil ve otoriter hem de isyankar ve özgürlükçü geleneklerin izini sürmek mümkündür (Fekri 2011). Keza dini inanışlar siyasi otoriteyi meşrulaştırdığı kadar isyancı ve özgürlükçü hareketler için de önemli bir meşruiyet ve ilham kaynağına dönüşebilmiştir. Eski İran inancında Allah adına ülkeyi yöneten Şah’ın herhangi bir ilahlık iddiası yoktur ve Allah’ın ihsanı olarak görülen iktidar, Şah’ın adil olması koşuluna bağlıdır. Dolayısıyla Allah’ın bu ihsanı kişiye mahsus ve sonsuz değildir, Şah doğru yoldan saptığı zaman bu hakkını ve meşruiyetini kaybeder (Yu 2013, 35).

Dini inanışlar gerek otoriteyi gerekse isyanları meşrulaştıran bir kaynak olarak görülse de pratikte siyasi meseleler güç ilişkileriyle halledilmiş, halkına karşı sorumsuz keyfi yönetimler işbaşına gelmiştir. Gerek keyfi iktidarlar gerekse siyasal istikrarsızlık nedeniyle İran’da güçlü bir yönetim, hukuk ve siyaset geleneği oluşmamıştır. Bu şartlar altında iktidarda kimlerin  - yönetici, hanedan, rejim, ideoloji - olduğundan bağımsız olarak toplum ile devlet arasında sürekli bir gerilim gözlenmektedir (Katouzian 2012, xi; Katouzian 2003, 234-244).

Şah teorik olarak mutlak iktidarı elinde bulundursa da onun otoritesinin dışında ortaya çıkan güç merkezleri olmuştur. Bu merkezlerden birisi din adamlarıdır. İran siyasi tarihinde Şahlar Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olduklarını iddia etmiş, ama ilahlık iddiasında bulunmamıştır. Böylece Şah’ın otoritesinin dışında dini kurum ortaya çıkmış ve din adamları siyasal sistemde ayrıcalıklı bir yer edinmiştir. Bu minvalde Şiiliğin etkisine ayrıca değinmek gerekmektedir. 1501’de kurulan Safevi Devleti İran’ı büyük ölçüde Şiileştirmiştir. Peygamberin soyundan gelen ve aynı zamanda Safeviyye tarikatının şeyhleri olan Safevi Şahları, dini ve siyasi önderliği kendi bünyesinde toplamıştır (Yu 2013, 35). Fakat Safevilerden sonra İran’da hüküm süren hanedanların uluhiyet iddiasında bulunmaması, buna mukabil Şiiliğin giderek kurumsallaşması İran’da ulemayı ayrı bir güç merkezine dönüştürmüştür. Eğitim ve hukuk müessesini 20. yüzyıla kadar büyük ölçüde tekelinde tutan ve bağımsız mali kaynaklara sahip olan ulema, İran siyasetinin etkili aktörlerinden birisi olmuştur. Ulemanın rolü özellikle merkezi otoritenin zayıfladığı dönemlerde giderek güçlenmiştir (Arjomand 1988).

İran siyasetinde etkili olan güç merkezlerinden birisi de tüccar, esnaf ve zanaatkarlardan müteşekkil mülk sahibi orta sınıf, (çarşı) pazardır. Pazarın yanında geleneksel orta sınıfı oluşturan toprak ağaları ve aşiret liderleri İran’ın siyasetinde her zaman etkili olmuştur. 19. Yüzyılda başlayan modernleşme süreci ile birlikte ortaya çıkan yeni entelektüeller İran siyasetinin dönüşümünü hızlandırmıştır. Yeni entelektüellerle birlikte İran siyasi hayatına giren demokrasi, eşitlik, meşrutiyet, anayasa, hukuk, siyasi parti, emperyalizm, diktatörlük gibi ‘Batılı’ kavram ve değerler İran siyasi kültürünün parçası haline gelmiştir (Abrahamian 2008, 36).

Batı’nın İran’ın siyasal dönüşümüne katkısı yalnızca siyasi ve kültürel değerlerin yayılması üzerinden olmamıştır. 19. Yüzyılda Avrupalı emperyalist güçlerin İran’daki ekonomik ve siyasi etkisinin artması, buna karşılık Kaçar hanedanının çaresiz kalması, Şah’a ve  emperyalizme karşı ‘popülist ittifakın’ oluşmasına neden olmuştur. Entelektüeller, ulema ve Pazar arasında oluşan ‘popülist ittifak’ ile otoriter iktidar arasındaki çatışma, modern İran siyasi tarihindeki otoriterizm–özgürlük mücadelesinde başlıca kırılma noktalarını belirlemiştir. Bu mücadele, 1906 Anayasa devrimi, 1951 Petrolün Millîleştirilmesi ve 1979 İslam Devrimi gibi İran’ın demokratikleşme tarihinin ana hatlarını  şekillendirmiştir (Foran, 1993). Popülist ittifak zamanla dağılsa da ittifakı şekillenmesinde etkili olan özgürlük mücadelesi, İslam, milliyetçilik ve anti-emperyalizm değerler İran siyasi kültürünün parçası olmaya devam etmiştir.

İslam devrimi sırasında Şii idealleriyle devrimci değerlerin birlikteliğinin sonucunda   ‘halkçılık’ siyasi kültürün temel özelliklerinden birisi olmuştur (Hooglund 1989, 217-18; Abrahamian 2002, 21-43). Bu kültürün siyasi ve toplumsal hayata iki önemli etkisi olmuştur. Birincisi siyasi alanın genişlemesidir. Devrimin değerlerine inanan, devrime katılan herkesin, kitlelerin siyasal hayata katılması beklentisi güçlenmiştir. Fakat geniş kitlelerin siyasete katılması siyasal hayatın çoğulculaşması doğrultusunda değil, İslam Cumhuriyeti rejiminin desteklenmesi için sokak hareketleri ve dini kurumlar üzerinden teşvik edilmiştir. Diğer taraftan ‘ezilenlerin,’ alt sınıfların haklarının korunması ve sosyal adaletin sağlanması için devletten beklentiler artmıştır. Devrim sonrası hükümetlerin ‘sosyal adaleti’ temin etmek adına attığı adımlar, istihdam ve fiyat politikaları, sübvansiyonlar vs. devletin  ekonomideki payının artmasıyla sonuçlanmıştır. Diğer taraftan İslami vakıflar ve hayır kurumları vasıtasıyla sağlanan sosyal hizmetler, geniş yoksul kesimleri rejime bağlılığını güçlendiren bir faktör olmuştur.

Özgürlük mücadelesi İslam devriminden sonra İslamcı-Cumhuriyetçi ayrışmasına ve rekabetine dönüşmüştür. Devrim sonrası İslamcı elitler arasında egemenliğin kaynağı ve erklerin birbirleriyle ilişkileri ile ilgili noktalarda sistemin dini temellerini önceleyen muhafazakar eğilim ile halkın sistem içindeki yerini vazgeçilmez olarak gören cumhuriyetçi eğilim olmak üzere iki siyasal gelenek ortaya çıkmıştır (Hooglund 1999, 59-64). Bu farklı eğilimlere mensup hizipler arasındaki mücadele, devrim sonrası İran siyasetine damgasını vurmuştur.

Devrim sonrası siyasal hayatın en önemli özelliği İslam’ın siyasi, sosyal ve iktisadi hayatın merkezine yerleşmesidir. İslam’ın bu merkezi konumu beraberinde din adamlarının ayrıcalıklı konumlara gelmesine ve siyaseti adeta tekelleştirmesine yol açmıştır. Bununla beraber din adamları arasında da önemli konularda görüş ayrılıkları çıkmıştır. Radikal İslamcıların eşitlikçi, müdahaleci ve kolektivist tarzına karşılık özgürlük, sivil toplum, hukukun üstünlüğü, çoğulculuk gibi değerleri savunan yeni elitler çıkmıştır (Sheikholeslami 2000, 105-133). Diğer yandan toplumsal kültürün İslam ile ilişkilerinde de tedrici kırılmalar başlamıştır. İslam siyasal hayatın merkezinde kalmaya devam etse de 1990’lardan itibaren halk nezdinde dini değerlerin etkisi göreceli olarak azalmıştır (Ghobadzadeh, 2004, 77-108).

İran’da otoriter siyasi rejim nedeniyle 1979 devrimine kadar faal bir sivil toplum ortaya çıkmadı. Devrimden sonra gerek örgütlenme açısından, gerekse basın ve yayın açısından renkli bir dönem yaşanmışsa da rejimin giderek radikalleşmesi ve yeniden otoriterleşmesi nedeniyle hükümet dışı sivil toplum örgütleri faaliyet alanı bulamamıştır. Ancak 1990’ların ortalarında, özellikle Hatemi hükümetleri döneminde sivil toplum yeniden hareketlenmeye başlamıştır. Çok sayıda dernek, siyasi parti faaliyete başlamış, yeni gazete ve dergiler çıkarılmıştır. Ülkede otoriterizmin güçlenmesine ve zayıflamasına bağlı olarak sivil toplum da canlanmakta veya sönükleşmektedir.

İran siyasal kültürünün en çarpıcı özelliklerinden birisi siyasal partilerin zayıflığıdır.  Katılımcı siyasal hayatın sık sık müdahalelerle kesintiye uğraması ve otoriterliğin yükselişi siyasi partilerin hareket alanını daraltmıştır. Ayrıca hem 1906 anayasası, hem de 1979 anayasası siyasi partilerin kuruluşuna izin vermişse de sistemin işleyişinde partilere etkili roller verilmemiştir. Sıkı parti disiplinine imkan vermeyen bu sistemlerde partiler gerek ülke siyasetinin belirlenmesinde gerekse örgütlenme açısından göreceli olarak zayıf kalmışlardır.

Siyasal partilerin zayıflığında çeşitli hizipler öne çıkmakta ve siyasal hayatı yönlendirmektedir (Moslem 2002). Hizipler özü itibariyle belirli ve kritik meselelerde bir fikir, kişi veya dergi-gazete etrafında toplanan kişi, parti ve sivil toplum örgütlerinden oluşan geçici ve gevşek ittifaklardır. Tabiatıyla bir hizip içerisinde her konuda fikir birliği yoktur ve süreklilik arz etmemektedir. Hatta bazı hususlarda bir hiziple birlikte olan kişi ve hareketler, başka konularda diğer hiziplere dahil olabilmektedir.

İran siyasi kültürünün en dikkat çeken özelliklerinden birisi de kuşkuculuk ve güvensizliktir. Yaygın eğilim kuşkuculuğun ve güvensizliğin nedenlerini tarihsel bir şekilde izah etmeye çalışmaktadır. Buna göre,  İran’da tarih boyunca uzun yıllar süren ve sık sık karşılaşılan istilalar, yoğun yabancı müdahaleleri, isyanlar, siyasal istikrarsızlık ve otoriter yönetimler gibi tarihsel tecrübeler halkın geniş kesimlerinin kendisini güvensiz hissetmesine neden olmaktadır. Bu nedenle siyaset sıfır-toplamlı bir oyun olarak görülmekte, kimseye güvenilmemekte ve hatta gerçeklerin gizlenebilmektedir. Diğer taraftan güvensizlik ve kuşkuculuk hem yönetim kademelerinde  hem de muhalefette komplo teorilerine ilgiyi artırmaktadır (Mashayeki 2006).


The Aging Culture of Neighborhood in Turkey-Iran Relations

Originally published at https://ovipot.hypotheses.org/15688, on March 16, 2021.

 

In late February, 2021, some news outlets headlined a new ‘tension’ between Turkey and Iran. Arguably the crisis had erupted over a statement by Iraj Masjidi, the Iranian ambassador to Bagdad, denouncing Turkish military operations in the north of Iraq as a violation of the sovereignty of the Iraqi government. The Turkish Ministry of Foreign Affairs summoned Mohammad Farazmand, the Iranian ambassador to Ankara, to declare its distress concerning the ‘baseless’ statement. The Ministry warned the ambassador that rather than standing against Turkey’s fight against terrorism as embodied by the PKK, Iran should lend support to Ankara. In return, the Iranian Ministry of Foreign Affairs summoned Derya Örs, the Turkish ambassador to Tehran, in order to convey its discomfort at a statement by Süleyman Soylu, the Interior Minister, who talked of the presence of PKK militants on Iranian soil. Despite a background of inflammatory media reports interpreting the events as a new round in the crisis between the two countries, those developments did not escalate into animosity between the two states. 

Likewise, nearly three months ago, there was another ‘diplomatic crisis’ between the two states over an anonymous poem recited by President Recep T. Erdoğan on December 10 at the victory parade in Baku on the occasion of the Azerbaijani triumph over Armenia in the Karabagh dispute. The poem highlighted the sorrowfulness over the division of historic Azerbaijan, and amplified Iranian anxiety over the Azerbaijan question. In line with the Iranian public uproar over Erdoğan’s recitation, the Iranian Foreign Minister, Mohammad J. Zarif, tweeted a ‘disrespectful’ text in his social media account. The poem crisis was swiftly managed by diplomats on both sides before it escalated into a watershed moment. 

 In the meantime, Zarif paid an official visit to Istanbul in January, where he talked with his Turkish counterpart Mevlüt Çavuşoğlu on potential stability in the Caucasus based on the idea of a 3+3 format proposed by Azerbaijani President Ilham Aliyev (Turkey, Russia, Iran plus Azerbaijan, Georgia, and Armenia). Soon after that, Turkish, Russian and Iranian delegations met in Sochi on February 16-17 in order to hold the ‘15th round of the International Meeting on Syria in the Astana format’. Later, on February 21, Iranian President Hassan Rouhani held a phone conversation with President Erdoğan, when they exchanged ideas for the desired removal of US sanctions on Iran. 

The above-mentioned developments in Turkish-Iranian relations in a short span of time prove how bilateral relations between the two states are diverse, complicated, and intertwined. They also display how Turkey and Iran are experiencing concurrent instances of cooperation, rivalry, and resentment. It is puzzling, however, for many to grasp the nature of Turkish-Iranian relations.  

The Persistent Dynamics of Cooperation and Rivalry 

Above all else, the simultaneous operation of patterns of cooperation, rivalry and resentment is not a novel phenomenon. The history of Turkish-Iranian relations is full of numerous instances of cooperation and amicable relations between the two states accompanied by a discourse of historical rivalry. Moreover, the dynamics of cooperation and rivalry have revolved around common or similar themes. 

First of all, the legacy of the historical Ottoman-Safavid rivalry, imbued with sectarian differences and geopolitical concerns, has haunted the minds of the elite in both countries, underpinning suspicion and mistrust of each other. After the emergence of nation-states, transnational movements, particularly Pan-Turkism, appeared as a national security concern on the Iranian side given the large numbers of Turkish-speaking people settled in that country. Since then, Iran has been preoccupied with a fear of Pan-Turkism. Additionally, the Iranian revolution of 1979 strained Turkish-Iranian relations because of Ankara’s disquiet over the Iranian export of revolution or Islamic radicalism. Recently, it has evolved into growing Turkish concerns with Pan-Shi’ism and proselytizing activities promoted by Tehran. Finally, geopolitical shifts in the Caucasus after the dissolution of the Soviet Union and the new geopolitical landscape in the Middle East after the Gulf Wars have led to the reinvigoration of Iranian and Turkish dreams of building their past empires in new forms and exerting political, economic and cultural influences. Thus, new geopolitical realities unleashed Turkish-Iranian rivalry over the Caucasus and the Middle East, particularly over Iraq, where historical Iranian-Ottoman rivalries were centered. 

Counter to the aforementioned dynamics of rivalry and resentment, common religious bonds and cultural commonalities have constituted a durable base for cooperation between Iran and Turkey. Many diplomats commonly recall nearly four hundred years of stability across the border between two nations as evidence of friendship and good-neighborhood. In this respect, strategic dictums of neighborhood require at least a minimum level of interaction between nearby states for the sake of border security and the management of cross-border relations. Likewise, economic considerations and trade interests constitute rational bases for collaboration between the two states. Finally, overwhelming strategic threats that render both countries vulnerable, such as great power interferences that currently threaten both Iranian and Turkish interests, emerge as a factor that forces them to cooperate. 

A number of issues surrounding border security such as smuggling and unrestrained movements of tribes and armed bands has continued to be a constant theme of both friction and partnership between the neighbors. The Kurdish question especially, embodied by the Kurdish movements seeking an autonomous or an independent and united Kurdistan state, has emerged both as a source of dispute and cooperation between Ankara and Tehran. While fighting ‘separatist’/ ‘terrorist’ movements on their soils, both Turkey and Iran have built intricate relations with Kurdish parties in Iraq and have watched each other apprehensively. In this regard, aside from occasional security and intelligence cooperation, Turkey has repeatedly blamed Iran for either directly or indirectly supporting Kurdish rebels, and frustrating the Turkish fight against them. 

 The Culture of Neighborhood 

Attempting to explain enigmatic relations between Turkey and Iran, short-sighted analyses lean on the selective use of history in order to provide further evidence such as historical rivalry or cooperation to explain their positions. However, the dynamics of cooperation, rivalry and resentment have been there and working simultaneously for over a century. That is why current cases of tensions or friendly statements would be very familiar to Iranian and Turkish officials of the 1920s. The continuity and the simultaneity of similar dynamics for cooperation and rivalry could be explained by the prevalence of a culture of neighborhood between modern Iran and Turkey. 

Accordingly, Turkey and Iran recognize each other as neighboring states with distinctive identities and interests, even though they may have some commonalities and shared interests. Additionally, they acknowledge the steadiness of the dynamics of cooperation and rivalry, which have turned out to be structural factors that could not be eliminated easily in the given international/regional conditions. However, the absence of territorial disputes between the two states has helped them to develop and maintain a neighborhood relationship based on the preservation of a fine line between cooperation and rivalry. They have become careful to keep each other at arm’s length; while refraining from building intimate relations, they have been sensitive not to antagonizing each other. Even at times of heightened rivalry, the two states have not engaged in hostile activities against each other. 

That culture of neighborhood based on a ‘realist’ assessment of surrounding conditions over Turkish-Iranian relations has occasionally been challenged by change of leadership or geopolitical shifts in the nearby regions. As a result, while tension and rivalry have escalated at some times between the two states, at other times they have achieved remarkable rapprochement. However, given the continuous and simultaneous impulses for competition and partnership, Turkish-Iranian relations have always been restored on the basis of the culture of neighborhood and have continued to operate along the fine line between cooperation and rivalry. 

In this framework, Turkey-Iran relations have achieved apparent shifts from a cooperative to a competitive relationship, which has actually remained within the margins set by the culture of neighborhood. As an example of this situation, Turkish-Iranian relations of the past two decades have witnessed many shifts between alignment and rivalry. First, a considerable rapprochement took place between Ankara and Tehran from 2001 to 2011. That rapprochement was facilitated by the rationalization of bilateral relations, growing economic opportunities for both sides, and looming geopolitical threats arising from the American occupation of Iraq. However, geopolitical opportunities and threats that emerged in nearby countries, particularly in Iraq and Syria in the aftermath of the Arab Spring, and the growing self-confidence of Ankara and Tehran to project themselves as regional powers, led to an estrangement in Turkish-Iranian relations between 2011 and 2016. Changing geopolitical considerations in Turkey and Iran after 2016 unleashed a new process of cooperation between the two states at different sectors and levels. 

As a result of the persistent but diverse dynamics of cooperation and rivalry in Turkish-Iranian relations, there was a considerable number of instances of friction between Ankara and Tehran even at times when cooperative relations prevailed, and the reverse has also been true. It is also clear in the examples given above concerning the recent past of Ankara-Tehran relations. Hence, the nature of Turkey-Iran relations defies simplistic explanations centered on geopolitics, identity, or elite preferences, but reflects an aging culture of neighborhood based on the maintenance of relations on a fine line between cooperation and rivalry.

This opinion is originally published via Hypotheses, on March 16, 2021, and available at the following link https://ovipot.hypotheses.org/15688

Introduction to Middle East Politics: Leading Factors, Actors and Dynamics



This study has aimed at increasing familiarity of students with regard to major issues in Middle East politics, and providing a framework that would help to analyze regional politics. In this regard, there are two points to be considered. The first one is the necessity of addressing an issue regarding the region through a synchronic and comparative perspective. The second is the fact that any issue addressed in political analyses is a part of a complicated process shaped by interaction of a number of factors in a specific place and historical context. In this study, firstly main factors that are effective in Middle East politics, such as physical and human geography, economy and history are examined. In the second part, leading actors that play critical roles in regional politics, i.e. states, international organizations and extra-regional powers, and the roles of these actors in Middle East politics are discussed. Lastly, contextual factors that emerge in the Middle East, and regional and global dynamics are addressed briefly. It also addressed the question how does structural factors, actors in the region and regional and global dynamics affect each other. 


 ORSAM Resource, no.1, April 2016 https://orsam.org.tr/en/introduction-to-middle-east-politics-leading-factors-actors-and-dynamics/ 

 https://www.researchgate.net/publication/328127488_Introduction_to_Middle_East_Politics_-_Leading_Factors_Actors_and_Dynamics https://www.academia.edu/29295126/Introduction_to_Middle_East_Politics_Leading_Factors_Actors_and_Dynamics_pdf

REVOLUTION AS AN UNDER-EXPLORED THEME IN THE MIDDLE EAST

ABSTRACT 

The Arab Spring of 2011 has revived an academic interest in social movements and revolutions in the Middle East, which was used to be associated with the persistence of authoritarianism. Although the Arab Spring has come up with different outcomes in various countries, currently, there is a burgeoning literature that studies reasons, processes and outcomes of recent social movements and revolutions particularly in the Middle East. In fact, the subject of social movements and revolutions has been underestimated and underexplored in the Middle East studies, or Social Movements studies for a long time. This article argues that despite the negligence of the relevant literature, history of the Middle East has witnessed numerous social movements and revolutions. Then, it provides a historical overview of Middle Eastern revolutions. Against this background, this paper attempts to analyze potential reasons of the aloofness the literature towards social movements and revolutions the Middle East. 

Keywords: Social Movements, Revolution, Essentialism, Middle East Studies, Arab Spring. 

 ULİSA: Uluslararası Çalışmalar Dergisi, 2(2), 2018. https://dergipark.org.tr/tr/pub/ulisa/issue/42003/505869

Implications of the Syrian Civil War on the Alawites

Introduction

Virtually all Syrian people were excited with the outbreak of public protests against the ruling Baath regime in March 2011. /e protesters then took some measures in order to prove that the ethnic and religious divisions of people did not inhibit them from coming together for change and overcoming sectarian incitements. One popular slogan chanted at the demonstrations was “One, One, the Syrian people are one!” However, the initial accord among people coming from various ethnic and religious backgrounds gradually eroded when the opposition demonstrations turned into armed clashes with the security forces. /e clashes, which gradually appeared in a sectarian form, deepened communal divisions and triggered inter- communal anxieties for a number of reasons and then turned into a protracted social conÁict and civil war (AtlıoÌlu, 2018).
/e civil war that has inÁicted Syria for over eight years has profoundly affected all people in the country in terms of politics, security, and economy. In this regard, because of the Alawite origins of the Assad family, which has been ruling for over four decades, the prospective position of the Alawite community has been deemed critical for the fate of the Baath regime and Assad rule. Considerable literature is found on the history of the Alawites and their relations with the Baath regime (Goldsmith, 2011, 2015), however the implications the civil war has had on the Alawites are rarely addressed in the literature aside from a few local case studies and research reports (Nakkash, 2013). Most existing media reports and think-tank analyses overlook the complex relations the Alawites have with the Assad rule and opposition. /is article is committed to analyzing the civil war’s political and social effects on the Alawites. /e research is mainly based on secondary resources, media reports, and news portals.

Syrian Alawites

Alawi notion refers both to a religious sect and an ethnic group that has existed in the coastal mountain chains of northwest Syria. Alawism, which initially emerged as a religious sect, in time turned into an identity based on blood ties regardless of whether one performs the religious rituals (Khudr, 2011). Alawites speak Arabic, but have certain dialectal differences. Based on these differences in both their beliefs and languages, some sources maintain different claims as to the origins of Alawites. According to the dominant view, Alawism emerged in the 10th century as a result of the transformation of an esoteric-mystic movement led by Muhammad Ibn Nusayr (d. 868) and is regarded as an extreme Shiite branch (ghulat). Alawism has also been called Nusayriya, because of the name of its founder (Friedman, 2010; Moosa, 1987). Although most Alawites claim to be Muslims (Kramer, 1987), their fundamentalist opponents continue to question their relationship with Islam due to the mysterious and syncretic aspects of that faith.
When the Syrian crisis started, the Alawites constituted 10-12% (2-2.5 million) of the total population, most of whom were living in the coastal region of Latakia and Tartus provinces. However, most large Syrian cities have big or small Alawite communities that had either migrated from the countryside or come from Alawite-populated regions, especially during the Baath rule. A signiácant portion of the Alawites who settled in the cities was working in state-owned enterprises, government offices, state media organs, or security institutions (Balanche, 2013).

Alawites’ relations with the Baath regime

One of the most controversial issues about Alawites is their relation to the Baath regime, which had seized power in Syria in 1963 (Mercan, 2012, pp. 58–74; Salık, 2016, pp. 45–52). /e domination of the Alawite-originating Assad family, who have ruled the Baath party and the country since 1970, has made this issue viable. Indeed, the Baath Party had been very attractive to the Alawites since its 
establishment due to its secular and socialist orientations. /e socialist agenda of the Baath presented the needy Alawites with economic opportunities, and its secular nationalism enabled their religious differences to be ignored. After ánally taking power, Haáz Assad recruited Alawite people to control key positions in government institutions, especially in security institutions (Alkan, 2013). /e Baath regime’s intelligence and security services were so intertwined with the Alawi community that practically one person from almost each Alawite family worked for one of these organizations (Nakkash, 2013, p. 11; Holliday, 2013, pp. 44–45).
While the Assad rule brought the Alawites to power, it also put the Alawite community under pressure and transformed Alawism. According to some assessments, the commitment to support Assad rule had almost completely replaced common faith and ethnic ties as the most important bond connecting Alawites (Khudr, 2011; Karfan, 2005). Additionally, the Assads’ association with the Baath regime and the ‘Muslim Arab nation project’ prevented Alawites from freely developing their distinct cultural, social, and religious identities. Unlike other faith groups, Alawites had not been allowed to establish any authority or institution that would guide the community and observe religious principles (Landis, 2003; Mervin 2013). With the Assad family’s monopolization of power, traditional Alawite community leaders, tribal sheikhs, landlords, and intellectuals were neutralized and lost their leadership roles. In the words of Harling and Birke, one of the main challenges of the ongoing tragedy was that no such thing as an Alawite community. In their words, Alawites “were the most confused and anomic segment of the Syrian society” (Harling and Birke, 2013).
Although Alawites were more easily employed in the public sector because of their relative advantages in accessing power networks, this did not mean that they had a general high standard of living. Contrary to the improvements in Alawites’ living conditions in the árst decades of Baath rule, inequality increased among the Alawites, and wealth was gradually concentrated in the hands of a small group directly linked to the Assad family and their allies (Goldsmith, 2011, pp. 47–48; Hurd, 2013).
In the aftermath of the eruption of anti-regime demonstrations, the regime tried every means to ensure Alawites’ loyalty. On the one hand, it increased pressure over the Alawites leaning toward the opposition. On the other hand, the regime’s propaganda apparatuses attempted to ignite sectarian fears among Alawites by presenting the opposition as fundamentalist fanatics threatening their well-being and survival and by exploiting the sectarian affiliations of the victims
of armed clashes (Nakkash, 2013, p. 6). Meanwhile, the growing clout of Islamist groups among the ranks of the opposition heightened Alawites’ anxiety; thus, the fate of their own community depended on the fate of the Assad regime (Hurd, 2013; Goldsmith, 2011).
The Opposition and Alawites
Despite the intricate relations between the Baath regime and Alawites, saying that all Alawites supported the Assad administration is difficult. Alawites who have opposed the Baath regime and struggled against the Assad administration have always been around. Alawites’ dissatisfaction with the Assad rules’ repressive policies and corruption increased over time. Additionally, the appearance of the Assad rule as Alawites’ representative and protector has caused reactions among many Alawites who believe that Assad has been pursuing his own personal interests rather than the interests of Alawites as a community (Goldsmith, 2011).
Considering the complicated relationship between the regime and the Alawites, a signiácant number of opposition águres tried to convince the Alawites to join their rank in the early stages of the confrontation. In Bassma Kodmani’s (2011) words, “If the democratic opposition in Syria is going to succeed, it must árst convince the Alawites that they can safely turn against the Assad regime.” In a speech at the árst meeting of Friends of the Syrian People in Tunisia on February 24, 2012, Burhan Ghalioun, the árst president the Syrian National Council (SNC), addressed the Alawite concerns and stated that Alawites could not be held responsible for “the acts of corrupt dictators” and “the crimes conducted by the Assad-Makhlouf maáa” (Ghalioun, 2012).
Despite the opposition’s attempts to reach them, Alawites did not participate in the protests in large groups; but many people from different segments of the community were found individually taking part in the opposition demonstrations. For instance, Alawite actress Fadwa Soliman became one of the most famous faces of the rebellion in Homs. Some Alawite dissidents like Waheed Saqr and Monzer Makhous associated with the SNC. Even some Alawite soldiers and intelligence officers like Zubaida al-Meeki, Yaseen Sulayman, and Nasr Mustafa mutinied against the regime and joined the Free Syrian Army. However, the Alawites who joined the opposition’s ranks lost the harmony they had initially achieved with the opposition because of the increasing inÁuence of Islamic extremists. /e rise of anti-Alawism among the rebels, especially among armed groups, and the rise of extremist elements increased the concerns of the Alawite community. Furthermore, the attempts at regime change had not received Alawite support because of the uncertainty about Alawites’ situation in case of a regime change and what would happen to the thousands of them who worked in the security organizations and various government institutions. Hence, Alawite dissidents separated from the Assad regime, but they did not want to take up arms together with the rebels and worried about emerging sectarian clashes (Barnard, 2013). /e Alawite dissidents who distanced themselves from both the Assad rule and the opposition that had organized abroad mostly joined the National Coordination Committee for Democratic Change in Syria (NCC). However, the NCC was viewed by most of the opposition and armed rebels as collaborating with the regime.
Alawite dissidents organized a conference for the árst time on March 23-24, 2013 in Cairo with the demand that a democratic regime be established in place of the Assad regime (Oweis, 2013a). /e Cairo conference did not turn into a new Alawite movement, but the anti-regime Alawites formed a movement called Upcoming Syria (Ghad Suriyah) in Istanbul in November 2015. Being the árst movement to join the opposition against the Assad rule and address Alawites directly, Upcoming Syria’s goal was to cooperate with the Syrian revolutionaries to guarantee the security of the Alawite community and their share in the future social and political structure (Terdiman, 2016).

Effects of the Civil War on the Alewives

The civil war in Syria, gradually colored by sectarian motives, triggered both the social cleavages and inter-communal conÁicts that have caused great losses for each party and displaced millions of people. Greater numbers of Alawites started to view the rebellion as an anti-Alawite movement rather than a popular revolution. Consequently, common group bonds and feelings developed among the Alawites despite their differences (Inskeep, 2013).
In addition to the ineffectiveness security of forces in stabilizing the country and preventing the spread of armed clashes , the resulting communal security concerns among the Alawites led them take arms in mid -2012 . Alawi youths either joined the army or militia groups such as the Popular Committees, National Defense Forces , and numerous militia organizations (Nakkash , 2013 ; Holliday , 2013).
One consequence of the civil war and communal insecurity in the country is
massive population displacements. /e displacements and population movements
with regard to Alawites took shape in two forms: one, the migration of Alawites to more secure regions from the places they had felt insecure and two, migrations from all across Syria to cities known to be predominantly Alawite.
Another effect of the civil war on the Alawites was their increased reaction against the Assad family (Stratfor, 2015; Sherlock, 2015; Dandachi, 2014). /e criticisms such as the regime’s erroneous policies had brought the country to this situation and Assad would not leave power no matter what and no matter how many Alawites died increased. As the conÁict extended and the Alawite losses increased, reactions against the regime increased, especially among the relatively poor Alawites living in the inner regions. More and more Alawites began to consider their community not as the owner or beneáciary of the regime, but as a tool used by Assads. Even some Alawites inclined towards the opposition. However, either because of obscurity of the opposition plans for the future of Syria and Alawite community, or because of growing extremism among the opposition that ignited sectarian fears among the Alawites, caused the majority of Alawites to coalesce with Assad’s rule. Finally, combined with other effects of the civil war on their community, some Alawites have started to seek for a redeánition of their communal identity.

https://insanvetoplum.org/content/5-online-first/5-m0379/sinkaya.pdf

Trump'ın tehlikeli hamlesi

Trump'ın tehlikeli hamlesi

ABD Başkanı Donald Tump 8 Mayıs’ta yaptığı açıklamada ülkesinin, P5+1 (BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ve Almanya) grubu ülkeleri ile İran arasında Temmuz 2015’te yapılan nükleer anlaşmadan (Kapsamlı Ortak Eylem Planı, KOEP) çekileceğini ilan etti. Seçim kampanyasına başladığından beri bu anlaşmaya karşı olduğunu ifade eden Trump, KOEP’i bu zamana kadar gördüğü en kötü anlaşma şeklinde niteliyordu.
Trump anlaşmanın neden kötü olduğunu ifade etmemişse de anlaşmaya karşı çıkanların üzerinde durduğu iki husus vardı. Bir kere büyük ölçüde kısıtlanmış olsa bile İran’ın nükleer faaliyetleri devam ediyordu. Üstelik anlaşma için on yıllık bir süre öngörülmüştü ve bu süre bittiğinde İran’ın nükleer programının tamamen serbest kalacağı ileri sürülüyordu. Oysa on yılın bitiminde nükleer program üzerindeki kısıtlamalar kalkacak olsa da NPT çerçevesinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) etkin denetimi devam edecekti. Anlaşmaya karşı çıkanların üzerinde durduğu ikinci husus ise İran’ın balistik füze kapsamı üzerinde nitelikli sınırlamaların olmaması idi.  Nitekim anlaşmanın yürürlüğe girmesinden kısa bir süre sonra İran füze programına hız vermişti. Anlaşmadaki görece yetersiz veya zayıf hususlara rağmen İran’ın NPT üyeliği, tesislerini UAEA’nın denetimine açmış olması ve nükleer program üzerindeki kısıtlamalar İran’ın nükleer silah yapma olasılığını engellemiş, nükleer İran tehdidini ortadan kaldırmıştı. Şimdiye kadar anlaşmanın uygulanması hususunda da bir problemle karşılaşılmadı. UAEA düzenli bir şekilde yaptığı denetimler sonucunda İran’ın anlaşmaya uyduğunu, nükleer silah boyutunun mevcut olmadığını teyit etmişti. Buna rağmen Trump neden anlaşmadan çekildi? 
NEDEN ÇEKİLDİ?
Trump yönetiminin anlaşmadan çekilme kararı anlaşmanın yetersizliği, kötü olması veya İran’ın nükleer programından duyulan kaygılar nedeniyle değil, ABD’nin yeni Ortadoğu politikası çerçevesinde atılmış bir adımdır. İran’ın Ortadoğu politikasını bölgedeki Amerikan çıkarları ve müttefikleri için tehdit olarak gören Trump yönetimi, İran’a karşı kapsamlı ve sert bir politika izleme kararı almıştır. Bu çerçevede İran’ın yeniden kuşatılmasını, bölgedeki kazanımlarının tersine çevrilmesini ve nihayet rejim değişikliğini hedeflemiştir. Bu doğrultuda ABD’nin Ortadoğu’daki müttefiklerine önemli bir rol biçilmiştir. Lakin, Obama yönetiminin İran’a karşı izlediği yumuşak politika ve nükleer anlaşma ABD’nin müttefiklerini, özellikle İsrail ve Suudi Arabistan’ı son derece rahatsız etmişti. Bu nedenle Trump, nükleer anlaşmadan çekilmek suretiyle İran karşıtlığı ortak paydasında bölgedeki müttefikleri ile güven ilişkisini pekiştirmeyi hedeflemiştir. Nitekim bu kararın İsrail ve Suudi Arabistan ile koordineli bir şekilde alındığı anlaşılmaktadır. 
Trump’ın ikinci hedefi ise yeni İran politikası çerçevesinde nükleer anlaşmayı öldürmek suretiyle İran rejimini marjinalleştirmektir. Böylece İran yönetimi üzerinde uluslararası ekonomik ve siyasi baskıyı artırmayı düşünmektedir. Zira ABD’nin çekilmesi KOEP’in özünü ortadan kaldırmaktadır. Çünkü anlaşma çerçevesinde muhtemel ihtilafların çözümü için ortak komisyon kurulması öngörülmüş, burada çözüme varılmaz ise ihtilaf konusunun BM Güvenlik Konseyi’ne taşınması öngörülmüştür. ABD’nin anlaşmadan çekilmesi, nükleer programı nedeniyle İran’a karşı uygulanan eski yaptırımların yeniden uygulanması veya yeni yaptırımların gündeme gelmesi demektir. Yaptırımların devamı ve yeni yaptırım kararları anlaşmanın özüne ters olduğu için İran’ın bu durumu önce Ortak Komisyona, daha sonra da Güvenlik Konseyi’ne taşıması mümkün olacaktır. Lakin ABD’nin Güvenlik Konseyi’ndeki daimi üyeliği, İran ile ABD arasındaki anlaşmazlıkta bu kurumun bir çözüm mercii olmasını imkansız hale getirecektir. Buna karşılık İran ya anlaşmadan tamamen çekilecek veya bazı yükümlülükleri yerine getirmeyi reddedecektir. Her iki durum da anlaşmanın tamamen çökmesi anlamına gelecektir. Anlaşmanın çökmesi, İran’ın nükleer programı hakkındaki kuşkuları artıracak, ABD’nin İran yönetimini tecrit politikası doğrultusunda İran karşısında geniş bir cephenin oluşmasını tetikleyecektir. 
ÇEKİLME SONRASI KOEP
Trump’ın anlaşmadan çekildiğini ilan etmesinden sonra gözler anlaşmanın diğer taraflarına çevrildi. Zira KOEP, ABD ile İran arasında yapılan ikili bir anlaşma değil, BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ve Almanya ile İran arasında yapılan çok taraflı bir anlaşmadır. Üstelik bu anlaşma 2231 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararına dönüştürülmüştür. Dolayısıyla ABD’nin tek taraflı olarak çekileceğini ilan etmesiyle anlaşma behemehal ortadan kalkmış değil. Nitekim anlaşmanın ABD dışındaki tarafları anlaşmaya bağlı kalacaklarını ilan etti. Trump’ın nükleer anlaşmayı öldürme teşebbüsüne rağmen İran hükümeti, diğer taraflarla birlikte anlaşmaya bağlı kalmaya devam edecektir. Nitekim, Trump yönetiminin anlaşma karşıtı duruşunu netleştirmesinden sonra İran hükümetinin önceliği AB ile ilişkilerini yoğunlaştırmak suretiyle KOEP’in ayakta kalmasını sağlamak olmuştur. ABD’nin çekilme kararının açıklanmasından sonra da İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, diğer tarafların anlaşmaya bağlılıklarını sürdürmesi durumunda İran’ın da anlaşmaya bağlı kalacağını ifade etmiştir. İran’ın anlaşmayı sürdürmek istemesi şu üç nedenle izah edilebilir. Birincisi, İran’ın anlaşmaya sadakatini sürdürmesi, Trump yönetiminin nükleer anlaşmayı öldürerek İran’ı marjinalleştirme ve İran karşıtı geniş katılımlı bir cephe oluşturma çabasını engelleyebilir. İkincisi, İran hükümeti anlaşmaya sadık kalmak suretiyle kazanımlarının bir kısmını muhafaza edebilir. Üçüncüsü, Cumhurbaşkanı Ruhani biricik siyasi sermayesi olan nükleer anlaşmayı bir çırpıda kaybetmek istememektedir. 
Nitekim ABD’nin KOEP’ten çekilmesi, nükleer anlaşma öncesi duruma geri dönülmesi anlamına gelmiyor. ABD çekilse bile diğer tarafların anlaşmaya bağlı kalacaklarını ifade etmesi, İran’ın kazanımlarını – nükleer haklarının tanınması, İran’ın nükleer programının bir uluslararası güvenlik sorunu olmaktan çıkması, AB ve BM yaptırımlarının kalkması – büyük ölçüde sürdürmesini sağlayacaktır. Öte yandan ABD yıllardır İran’a karşı çeşitli nedenlerle bir dizi yaptırım uyguluyordu, ama bu yaptırımlar İran’ın nükleer programını durduramamıştı. Keza, anlaşmadan sonra nükleer mesele ile ilgili Amerikan yaptırımlarının kaldırılmasının öngörülmesine bu hususta pek mesafe  alınamamıştı. Keza, nükleer mesele dışında İran’ın Ortadoğu’da terörizme destek verdiği, insan haklarını ihlal ettiği vb. gerekçelerle yaptırımların bir kısmı zaten devam ediyordu. 
KOEP öncesinde İran’ı anlaşmaya zorlayan şey Barack Obama döneminde yaptırımların çok taraflı hale gelmiş olmasıydı. AB ülkelerinin İran yaptırımları konusunda Amerikan yönetimiyle aynı çizgiye gelmesi  ve BM düzeyinde çeşitli yaptırım kararlarının alınması İran üzerindeki baskıyı artırmıştı. Mevcut durumda  ABD’nin anlaşmadan çekilmesi  ile BM ve AB yaptırımları devreye girmeyecek, ABD yaptırım politikasında yalnız kalacaktır. ABD’nin tek taraflı yaptırımları üçüncü ülkeleri bağlamayacaktır. Muhakkak ABD’nin İran ile iş yapan üçüncü ülke şirketlerini cezalandırma tehdidi ile finans piyasalarındaki hakimiyeti, İran’ın uluslararası ekonomik ve ticari ilişkilerini riske atacaktır. Fakat ABD’de iş yapmayan, dolayısıyla ABD’nin cezalandırması riskinden kaçabilen şirketler tek taraflı Amerikan yaptırımlarını göz ardı edebilecektir. Tabi bu durum İran-AB ile ilişkilerinin seyrine bağlıdır. Bu süreçte de İran siyasetinin ve dış politikasının bundan sonra nasıl bir tutum alacağı etkili olacaktır. 
Ruhani hükümetinin anlaşmayı kurtarma çabalarına rağmen Trump’ın anlaşmayı öldürmesinin İran siyaseti üzerinde temelli etkileri olacaktır. Bir kere Cumhurbaşkanı Ruhani önderliğindeki teknokrat-reformcu ittifakının gücü sarsılacaktır. Batı ile uzlaşmayı savunan bu kesimin gücünün azalması ve Trump’ın sert politikası İran’da güvenlikçi bakışın ve güvenlik kurumlarının siyaset ve dış politika üzerindeki etkisini artıracaktır. Böylece İran, Batı ile ilişkilerinde daha uzlaşmaz olacaktır. Fakat gerek Trump’ın KOEP’ten çekilmesi, gerekse bunun İran siyaseti ve Ortadoğu üzerindeki yansımaları, İran yönetiminin Ortadoğu politikasında önemli bir değişiklik yaratmayacaktır. Çünkü İran’ın bölge siyaseti öteden beri güvenlikçi bakışla kurulmuştur ve güvenlik elitleri tarafından yönlendirilmektedir. Nükleer anlaşma sonrası İran’ın Ortadoğu politikasında kayda değer bir değişiklik olmamıştır. İran’ın bölgedeki imkan ve kabiliyetleri üzerinde de nükleer anlaşmanın pek bir tesiri olmamıştır. Dolayısıyla nükleer anlaşmanın öldürülmesi, İran’ın bölge siyasetinde bir değişikliğe yol açmayacaktır.
Bayram Sinkaya
Karar Gazetesi (Görüşler Sayfası),  15 Mayıs 2018
http://www.karar.com/gorusler/bayram-sinkaya-yazdi-trumpin-tehlikeli-hamlesi-852783# 

Bağımsızlık Referandumu Sonrasında IKBY-İran İlişkileri

Bağımsızlık Referandumu Sonrasında IKBY-İran İlişkileri


20. yüzyılın ortalarında şekillenen bölge- sel jeopolitik koşullar ve tarihsel bağlar Irak Kürtlerini İran’a yakınlaştırdı. Bu süreçte ‘özerklik’ peşindeki Irak Kürtleri ile ‘bölgesel hırsları’ olan İran arasında ‘netameli bir ittifak’ ortaya çıktı. Zaman zaman güçlenen, perçinlenen bu ittifak, zaman zaman da çetin testlerden geçti. Irak Kürdis- tan Bölgesi’nde 25 Eylül 2017’de yapılan ‘bağımsızlık referandumu’ Erbil-Tahran ilişkilerinde yeni ve zorlu bir sınav oldu.

Aralarındaki dostluğa rağmen İran, Irak Kürtle- rinin ‘bağımsızlık’ girişimlerine her zaman şüpheyle baktı. Nitekim İran yönetimi, Kürtler üzerindeki et- kisini kaybetme riski, bölgede olası istikrarsızlaştırıcı etkileri, İranlı Kürt grupları cesaretlendirmesi ve ABD ile İsrail’in İran karşıtı faaliyetleri için uygun bir zemin sağlaması ihtimalleri gibi stratejik kaygılarla Irak Kürdistan Bölgesel Yönetiminin (IKBY) aldığı ‘bağımsızlık referandumuna’ karşı durdu. İranlı liderler, ‘ABD ile Siyonistlerin bölgeyi istikrarsızlaştırmak için icat ettikleri IŞİD fitnesinden sonra sahaya sürdükleri ikinci bir komplo’ diye nitelendirdikleri ‘bağımsızlık referandumunu’ daha başından boğulması gereken bir adım olarak gördü. Referandumun getirmesi muhtemel risklerin yanı sıra IKBY’nin aynı zamanda petrol zengini Kerkük gibi tartışmalı bölgeleri Irak Kürdistan Bölgesi sınırlarına dâhil etme teşebbüsü meseleyi daha çetrefil hale getirdi.

Bu çerçevede İranlı yetkililer hem Iraklı Kürt siya- setçilerle yaptıkları çeşitli görüşmelerde Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduklarını ve referanduma karşı çıktıklarını açıkça belirttiler hem de Erbil ile Bağdat arasındaki sorunların çözülmesi için arabuluculuğa soyundular. Ayrıca Irak Kürtleri içerisinde kendilerine daha yakın duran –Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB), Goran, İslami Komel gibi– hareketleri, referanduma karşı durmaları ve IKBY Lideri Mesud Barzani’niyi yalnız bırakılmaları için ‘ikna’ etmeye çalıştılar. Öte yandan İran hükümeti, Irak ve Türkiye ile temaslarını yoğunlaştırdı ve bu ülkeler arasında referanduma karşı ortak bir duruş benimsenmesi için çalıştı. IKBY’nin referandum kararından vazgeçme- mesi üzerine Erbil’i sınır kapılarının kapatılması ve güvenlik anlaşmalarının iptaliyle tehdit etti; sınırda askerî tatbikat yaparak Irak Kürtlerine gözdağı vermeye çalıştı.

Referanduma İran’ın Tepkisi

İran yönetimi, bütün ikazlara rağmen 25 Eylül’de referandumun yapılmasını bir ‘hata’ olarak gördü ve Irak Kürt yönetiminden referandumun yok sayılmasını; Irak’ın toprak bütünlüğünün, millî birliğinin ve egemenliğinin korunmasını; Erbil ile Bağdat arasındaki sorunların müzakere yoluyla çözülmesini istedi. Bununla birlikte referandum kararında direten IKBY’ye tepki olarak İran ile IKBY arasındaki tüm uçuşların durdurulması; sınır kapılarından geçişlerin sıkılaştırılması; İran ile Irak Kürdistan Bölgesi arasında petrol ve petrol ürünlerinin ticaretinin yasaklanması gibi tedbirler aldı. Ayrıca Türkiye ve Irak ile askerî işbirliğini güçlendirdi ve sınırda askerî tatbikat yaptı. Erbil merkezli Kürdistan 24 TV’nin Tahran ofisini kapat- ma kararı aldı. İran yönetimi, IKBY’ye yönelik sert söylemlerine ve yaptırım kararlarına karşılık Erbil ile bağları tam olarak koparmak istemedi. Nitekim İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, eski Irak Cumhurbaşkanı ve KYB Lideri Celal Talabani’nin Süleymaniye’deki cenaze törenine katıldı. Keza İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun dış operasyonlarından sorumlu birimi Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani cenazeye katılmadı, ama daha sonra Talabani’nin kabrini ziyaret etti.

Referanduma karşı ‘sert’ duruşuna rağmen İran, IKBY’ye karşı tek taraflı adım atmaktan kaçındı. Tek taraflı adımlar ve müdahaleler yerine Türkiye ve Irak ile koordineli şekilde hareket etti ve meselenin Bağdat ile Erbil arasında çözülmesi için faaliyetlerini yo- ğunlaştırdı. 4 Ekim’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Tahran ziyareti sırasında iki ülkenin de ‘gayrimeşru referandumu’ tanımadığı belirtildi ve bu adımın geri alınması talep edildi. Türkiye, İran ve Irak arasında IKBY’ye karşı alınacak tedbirleri ve yaptırım kararlarını koordine etmek için ortak istişare mekanizması kuruldu. İran, Bağdat’ın talebi üzerine 15 Ekim’de IKBY ile olan sınır kapılarının –Başmak, Pervizhan ve Hacı Umran– tamamını kapattı.

Kerkük Operasyonunda İran’ın Rolü

İran tek taraflı müdahaleden kaçındı, ama Bağdat’ı IKBY üzerindeki siyasi, ekonomik ve askerî baskısını artırması yönünde teşvik etti. Nihayet Irak ordusu ve Haşdi Şaabi güçleri Kerkük başta olmak üzere Kürt peşmergelerinin kontrolü altında olan statüsü tartış- malı bölgeleri ele geçirmek için 16 Ekim’de operas- yon başlattı. Merkezî hükümete bağlı güçler kısa süre içerisinde önce Kerkük’te, ardından diğer tartışmalı bölgelerde kontrolü sağladı. Bu süreçte İranlı General Kasım Süleymani aktif bir rol oynadı.

Askeri danışma’ sıfatıyla Irak’ta faal olan Süleyma- ni, Kerkük operasyonunun başlamasından önce en az üç defa Kürdistan bölgesine gitti ve Kürt liderlerle görüştü. Süleymaniye’de KYB yetkilileriyle bir araya gelen Süleymani, Kürt peşmergelerinin Batı’nın ve bölge ülkelerinin desteğini almış olan Bağdat karşısında askerî olarak duramayacağını söyledi ve onlara Kerkük’ten çekilmek veya İran’ın desteğini kaybetmek arasında seçenek sundu. Toplantıda hazır bulunan KYB yetkililerinden Ala Talabani’nin ifadesiyle Kürt liderlere ‘bilgece’ tavsiyede bulunan İranlı general, “Kerkük’ün kanun ve anayasaya geri dönmesi gerektiğini” belirtti ve bunun için bir anlaşmaya varma çağrısında bulundu. Irak parlamentosundaki Kürdistan Milletvekili Mesud Haydar, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada Süleymani’nin aracılığıyla KYB’nin peşmerge sorumlusu Bafel Talabani ve Haşdi Şaabi Lideri Hadi el-Ameri arasında referandum sonuçlarının iptal edilmesini öngören bir anlaşma yapıldığını ileri sürdü.

Barzani çevresi ve Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) askerî operasyonlardan KDP’yi bitirmeyi hedefleyen İran’ı doğrudan sorumlu olduğunu ileri sürdü. Süleymani’nin aktif rolünün yanı sıra Irak ordusu ve Haşdi Şaabi saflarında İranlı Devrim Muhafızlarının olduğu iddia edildi. Keza, Kerkük operasyonunun başlamasından hemen önce Süleymani’nin arkadaşlarından İkbalpur isimli İranlı generalin, Haşdi Şaabi komutanları Abu Mahdi Muhandis ve Hadi Ameri ile beraber şehirdeki KYB ofisinde Kürt yetkililerle bir araya geldiği iddia edildi. Bu iddiaya göre İkbalpur ortaya bir harita çıkardı ve Irak güçlerinin saldırı planlarını anlattıktan sonra Kürt yetkililerden şehirden barışçı şekilde çekilmelerini istedi; “Direnecek olursanız sizi ezeceğiz ve her şeyinizi kaybedeceksiniz!” dedi. Gerçekten de ertesi gün operasyonun başlamasından sonra Bafel Talabani ve Lahur Şeyh Cengi’ye bağlı peşmerge güçleri mevzilerini terk etti ve merkezi hükümete bağlı güçlerle çatışmadan Kerkük’ten çekildi. Kerkük’ün Irak ordusu ile Haşdi Şaabi güçlerinin eline geçmesinden sonra bir Haşdi Şaabi militanının filme alındığı video kaydında Kerkük valiliğinin duvarına Ayetullah Hamanei’nin fotoğrafının asıldığı görüldü.

Amerikan Ordu Sözcüsü Albay Ryan Dillon 17 Ekim’de yaptığı açıklamada Haşdi Şaabi ve İran Dev-rim Muhafızı güçlerinin Kerkük operasyonlarında aktif rol aldıklarına dair güvenilir bilgiler olmadığını söyledi. Bununla beraber CIA Direktörü Mike Pom- peo, İran’ın Kerkük dâhil Ortadoğu’daki bütün problemlerin merkezinde olduğunu ileri sürdü. Kerkük operasyonuna destek veren İranlı liderler ülkelerinin operasyonda yer aldığı iddialarını ilk etapta reddetti. Hamaney’in dış politika danışmanı Ali Ekber Velayeti, 17 Ekim’de yaptığı açıklamada İran’ın Kerkük operas- yonunda hiç bir rolünün olmadığını söyledi ve Iraklı Kürtlerin çoğunun Barzani’nin ihtiraslarına karşı olduğunu ileri sürdü. Fakat Hamaney’in ofisinin genel sekreteri Muhammed Gulpaygani daha sonra yaptığı bir açıklamada, Ayetullah Hamanei’nin talimatları ve Kudüs Gücü Komutanı Süleymani’nin fedakârlıkları sayesinde ABD ile İsrail’in Kürdistan bölgesinde ‘ikinci bir İsrail’ kurma planının engellendiğini ve Kerkük’ün kurtarıldığını söyledi.

İran’ın operasyondaki rolü Kürdistan bölgesinde İran karşıtı duyguların artmasına neden oldu. Peşmerge Genel Komutanlığından 16 Ekim’de yapılan açıklamada İkbalpur’un liderliğindeki Kudüs gücünün desteğiyle Irak güçlerinin ve özellikle Haşdi Şaabi’nin Kürdistan halkının özgürlük talebine karşı saldırıya geçtiği ileri sürdü. KDP’li sözcüler, Süleymani’nin Haşdi Şaabi ile iç içe olduğunu belirterek Kerkük’teki gelişmeleri “İran’ın Kerkük’ü fethi!” diye nitelendirdi. Kürt yetkililerden gelen sert İran karşıtı açıklamaların yanı sıra 20 Ekim’de Erbil’deki İran Konsolosluğu önünde protesto gösterisi düzenlendi. Konsolosluk binasının duvarına çıkan bir eylemci İran bayrağını indirdi.

Sonuç

25 Eylül’de yapılan bağımsızlık referandumu İran ile Irak Kürtleri arasındaki ilişkileri zorlayan çok boyutlu bir meseleye dönüşmüştür. Meselenin birinci boyutu tabii ki İran ile Irak Kürtleri arasındaki ilişkidir. KDP başta olmak üzere Kürtlerin önemli bir kısmı bağımsızlık girişimini boğmaya çalışan İran’a karşı tepkilidir ve güvensizdir. Bununla beraber İran-Kürt ilişkileri tabiatı itibariyle inişli çıkışlıdır ve güven esasına değil, pragmatik hesaplara dayanmaktadır. Bununla beraber KDP’den gelen sert açıklamalara rağmen hem İran hem de Iraklı Kürtler köprüleri atmaktan kaçınmıştır. Nitekim Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelerin merkezî hükümete bağlı güçlerin eline geçmesi ve IKBY’in referandum sonuçlarını dondurma kararı almasından sonra İran, sınır kapılarını tekrar açmıştır. IKBY’nin ve KYB’nin Tahran’daki temsilcisi Nazım Dabbagh, Süleymani’nin Kürtlere karşı dürüst dav- randığını ve onları referandumun sonuçları hakkında uyardığını hatırlatmıştır. Dabbagh, İran hükümetinin Irak Kürdistan Bölgesi ile merkezî yönetim arasındaki meselelerin Irak Anayasası çerçevesinde çözülmesi için çalıştığını ve İran’ın bu doğrultuda attığı adımları olumlu gördüklerini ifade etmiştir.

Referandum meselesinin ikinci boyutu ise İran-I- rak ilişkileriyle ilgilidir. İran, merkezî hükümete verdiği desteğin yanı sıra gerek IŞİD’e karşı mücadelede gerekse referanduma karşı atılan adımlarda Irak hükümetinin yanında olmuştur. Diğer bir ifadeyle İran, Irak’ın birliğinin ve bütünlüğünün en büyük destekçilerinden birisi olmuştur. Dolayısıyla bu süreçte İran’ın Bağdat üzerindeki etkisi daha fazla artmıştır. İran’ın Irak’ta artan etkisi ise ABD, İsrail ve bölgedeki Arap ülkeleri için potansiyel bir tehdit olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle hem bölge ülkeleri, hem de Amerikan yönetimi Irak Başbakanı Abadi’den Bağdat hükümetinin İran’ın ‘kuklası’ olmadığını göstermesini bekliyor. Dolayısıyla, referandum sonrası süreçte Irak’ın İran etkisinden uzaklaşması için Bağdat hükü- meti üzerinde uluslararası ve bölgesel baskının artması beklenmektedir.

Bayram SİNKAYA
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Yrd. Doç. Dr.

Ortadoğu Analiz, cilt 9, sayı 83 (Kasım-Aralık 2017), s.20-22, http://orsam.org.tr/files/OA/83/6_bayramsinkaya.pdf   

Yeni Ruhani Hükümeti’nin Dış Politikası

Yeni Ruhani Hükümeti’nin Dış Politikası


İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin ikinci dönemi Ağustos 2017’de başladı. Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde ve sonrasında reformcu-teknokrat ittifakının lideri Ruhani ile muhafazakâr ve
neo-radikal muarızları arasında çetin tartışmalar oldu. Bu tartışmalar esnasında iki konu öne çıktı: Ruhani hükümeti nükleer anlaşma üze- rinden dış politikada yeterince devrimci olmamakla ve Batılılara boyun eğmekle itham edildi. Ekonomi alanında da millî kaynakları ulusla- rarası sermayenin sömürüsüne açmakla suçlandı. Çetin tartışmalara rağmen Ruhani seçimlerden galip çıktı ve yeni kabinesi için önerdiği bakan adaylarının birisi dışında hepsi İslami Şura Meclisi’nden gü- ven oyu aldı. Ruhani, ilk dönem kabinesindeki bakanların neredeyse yarısını değiştirdiği halde tartışmaların odağındaki Dışişleri Bakanı M. Cevad Zarif ile Petrol Bakanı Bijan Namdar Zanganeh’yi ikinci dönemde de aynı bakanlıklara tekrar getirdi. Küreselleşme konusunda uzman olan Masoud Karbasian’ı da Ekonomi ve Finans Bakanlığı’na getirdi. İran Lideri Ayetullah Ali Hamanei de Ruhani’nin kabinesine onay verdi. Hem Meclis’in hem de Hamanei’nin onayını alan ikinci Ruhani hükümeti önümüzdeki dört yıl görev yapacak.

Yeni İran hükümetinin önceliği ekonomik sorunlarla mücadele ve kalkınma olacak. Gerek geçmiş dönemlerde uygulanan ekonomi politikalarının başarısızlığı, yapısal sorunlar ve yozlaşma, gerekse dı- şarıdan uygulanan tecrit, ambargo ve yaptırımların sonucunda eko- nomik kalkınma ve refah açısından arzu edilen hedeflere ulaşılamadı. Yüzde yirmiye varan genç işsizliği, yüksek enflasyon, geçim sıkıntısı, yoksulluk ve ekonomik durgunluk seçim sırasında en çok tartışılan ko- nulardı. Bu hususlar şimdi Ruhani hükümetinin önündeki en büyük zorluklar. Hükümet, bu zorluklarla mücadele için Ruhani’nin tabiriyle ‘ekonomik devrim’ mesabesinde programlar uygulamayı öngörüyor. Bu çerçevede yılda ortalama %8 büyüme, 900.000 istihdam yaratma, yoksullukla mücadele ve sosyal adaletin sağlanması hedefleniyor. İran dış politikasının da bu duruma ayak uydurması ve İran hariciyesinin ekonomi eksenli dış politika izlemesi bekleniyor. Bu çerçevede İran dış politikasının önümüzdeki dönemde iki önceliği olacak: Nükleer anlaşmanın korunması ve ekonomi diplomasisi.

Uluslararası İlişkilerin Dönüşümü, Fırsatlar ve Tehditler

Her devletin dış politikasında olduğu gibi İran dış politikasında da öne çıkan bazı hususlar var: Millî çıkarların ve haysiyetin korunması; ülkenin toprak bütünlüğünün, siyasi yapısının ve birliğinin muhafazası; millî güvenliğin desteklenmesi, ekonominin gelişmesine katkıda bulunmak; bölgesel ve uluslararası alanda etkili ve nüfuz sahibi olmak vs. Fakat bu genel ifadelerin yanı sıra ‘devrimin’ ürünü bir siyasal düzen olması nedeniyle İslam Cumhuriyeti rejiminin dış politikasına damgasını vuran bazı değerler ve prensipler var: Emperyalizme ve büyük güçlerin hegemonyasına karşı durmak, ezilenleri desteklemek ve İslami değerleri teşvik etmek gibi. Yine İslam Cumhuriyeti reji- minin kendine has yapısından dolayı ‘Devrimin Lideri’ Ayetullah Hamanei’nin görüşleri dış politikanın şekillenmesinde etkili oluyor. Fakat bütün söylem ve ilkelere karşın uygulamada ‘maslahat’ ilkesi, yani ulusal çıkarların ve rejimin yararının gözetilmesi ilkesi dış politikaya damgasını vuruyor. Maslahat ilkesi, diğer bir ifadeyle pragmatizm, İran dış politikasının gerektiği zaman esneklik göstermesini ve değişen şartlara uyum sağla- masını mümkün kılıyor. Bu nedenle İranlı seçkinlerin uluslararası sistemin ve bölgesel ilişkilerin ne yönde gittiğine dair değerlendirmeleri, iktidardaki hüküme- tin dış politikasının yapılmasında ve belirlenmesinde ilk adımı teşkil ediyor.

Hem Meclis’in hem de Hamanei’nin onayını alan Ruhani hükümetinin uluslararası ilişkilere ilişkin vizyonu, Dışişleri Bakanı Zarif’in güven oylamasından önce Meclis’e sunduğu programda açıkça ortaya konuldu. Aynı zamanda bir Uluslararası İlişkiler hocası olan Zarif ’in değerlendirmelerine göre mevcut uluslararası sistem Batı-sonrası (pesa-garb) döneme geçiş sü- recinde. Bu Batı’nın etkisinin ortadan kalkması değil, uluslararası siyasette ve ekonomide Batı’nın tekelinin kırılması, sermaye ve gücün yer değiştirmesi anlamına geliyor. Bu dönemin temel özelliği çok sayıda devlet veya devlet dışı aktörün uluslararası ilişkilerde etkili oyuncu haline gelmesi ve geleneksel kavramların anla- mının değişmesi. Mesela artık askerî güç belirleyici bir faktör değil; ulusal çıkarları korumanın başka araçları var. Söylem geliştirme ve mana verme en önemli güç unsuru haline geldi. Keza bu dönemde sıfır toplamlı oyuna, komple düşmanlık veya komple dostluğa yer yok. Ne var ki, uluslararası ilişkilerin genel gidişatı- nın aksine Ortadoğu’daki aktörler hâlâ sıfır toplamlı oyunlara inanıyor. Bu nedenle bölgede hem aşırıcı hareketler güçleniyor hem de bölge dışı aktörlerin müdahaleleri artıyor.

Zarif ’in değerlendirmesine göre uluslararası ilişkilerin dönüşümü ve bölgesel gelişmeler İran için hem bazı fırsatları hem de tehditleri beraberinde getiriyor. Nitekim İran için bazı bölgesel rakipler ve tehditler büyük ölçüde ortadan kaldırıldı; ABD ve İran kar- şıtı diğer bölgesel aktörler Afganistan, Irak, Suriye ve Yemen’de güçlüklerle karşı karşıya kaldı. Batı’nın gücünün azalması, ABD ile Avrupa ülkeleri arasındaki ihtilaflar, yeni siyasi ve ekonomik güçlerin ortaya çıkması gibi faktörler İran’ın dış ilişkilerinde hareket kabiliyetini artırdı.

Uluslararası sistem dönüşürken İran siyasal sisteminin bağımsız ve istikrarlı yapısını sürdürmesi İran
hükümetinin en önemli avantajı oldu. Üstelik itidal söylemi, aşırıcılığa ve terörizme karşı mücadele, yapıcı etkileşim ve diyalog söylemleri ile İran uluslara- rası ilişkilerde daha etkili bir yer edinmeye başladı. Bununla beraber Zarif’in ifade ettiği üzere İran için bazı tehditler mevcut. Çevresinde istikrarsızlığın devam etmesi İran’ı tehdit ediyor. Bölgedeki sıcak çatış- maların sürmesi, aşırı ve terörist grupların varlığının sürmesi ve ‘bunların bazı bölge ülkeleri’ tarafından desteklenmesi, İran için potansiyel tehdit olarak  görülüyor. Keza ‘bazı bölge ülkelerinin askeri güvenlik açısından ABD’ye dayanması ve milyarlarca dolarlık silah alması’ da İran’ı rahatsız ediyor. ABD’nin Afganistan ve Basra Körfezi gibi yerlerde askerî varlığını sürdürmesi ve İsrail’in İran aleyhine bölge ülkeleriyle yakınlaşması Tahran’ı endişelendiriyor. Öte yandan Zarif’in ifadesiyle ABD ve İsrail başta olmak üzere bazı güçlerin İran ve Şii korkusunu salmaya çalışmaları, İran dış politikasındaki en büyük zorluklardan birisi. Son zamanlarda Basra Körfezi ülkeleri ile İran arasındaki ihtilafların şiddetlenmesi de İran dış politikası önündeki tehditlerden birisi. Bütün bu bölgesel tehditlere ve sorunlara karşın İran’ın bölgesel güvenlik mekanizmalarında temsil edilmemesi en önemli zafiyeti olarak görülüyor.

İran Dış Politikasının Öncelikleri

Bu minval üzere önümüzdeki dönemde İran dış poli- tikasında iki hususun öne çıkması bekleniyor. Bunlar- dan birincisi nükleer anlaşmanın korunması. Bütün eleştirilere rağmen Temmuz 2015’te yapılan nükleer anlaşma Ruhani hükümetinin önceki dönemdeki en büyük başarısı olarak görülüyor. Çünkü nükleer program üzerinde belirli kısıtlamalara rağmen İran’ın nükleer hakları tanındı; İran BM Sözleşmesinin 7. Bölümünden, yani uluslararası güvenliğe tehdit de- ğerlendirmesinden çıkarıldı ve nükleer meseleyle ilgili yaptırımlar büyük ölçüde kalktı. UAEA düzenli aralıklarla yayınladığı raporlarda İran’ın anlaşmaya riayet ettiğini teyit etti. Ne var ki özellikle balistik füze programındaki çalışmalar nedeniyle Trump yönetimi İran’ın anlaşmayı ihlal ettiğini ileri sürüyor. ABD Başkanı Trump’ın başından beri bu anlaşmaya karşı olduğu biliniyor. Son olarak ABD yönetimi İran’ı ve anlaşmanın diğer taraflarını nükleer anlaşmadan çekilmekle tehdit etti. Nükleer anlaşmanın sona ermesi İran üzerindeki ekonomik ve siyasi baskıların artmasına neden olabilir. Bu nedenle Trump yönetiminin baskılarına rağmen İranlı yetkililer nükleer anlaşmaya sadık kalacaklarını vurguladı. Tahran, anlaşmanın korunabilmesi için diğer taraflarla, özellikle Avrupa Birliği ile ilişkilere daha fazla önem veriyor. Bu yaklaşım AB’de de karşılık buluyor. Dış İlişkiler Komiseri Federica Mogherini, ABD’den gelen suçlamalara karşılık yaptığı açıklamada Tahran’ın nükleer anlaşmaya uyduğunu teyit etti ve bütün tarafların anlaşmanın ayakta tutulması için çalışması gerektiğini belirtti. Mogherini’nin Ruhani’nin yemin törenine katılması, AB’nin İran’a verdiği desteğin sembolü oldu.
İran dış politikasının ikinci önceliği ise ekonomi diplomasisi yürütmek olacak. Ruhani hükümeti devletçi ve korumacı politikaları terk ederek uluslararası ekonomi ve finans sistemine dâhil olunmasını, ekonominin dışa açılmasını, kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesini ve piyasa ekonomisini savunuyor. Nitekim 3 Ağustos’ta mazbata töreninde yaptığı ko- nuşmada Ruhani, “dünya ile yapıcı ve etkili ilişkiler kurulmadıkça ... hak ettiğimiz şekilde sürdürülebilir millî kalkınma hedeflerimize ulaşamayız” dedi. Başka bir konuşmasında da “izolasyonla hiçbir ülke ilerle- yemez; Dışişleri Bakanlığı’nın önceliklerinden birisi ekonomik faaliyetler olacaktır” dedi.

Önümüzdeki dönemde, İran dış politikasının önceliklerine göre Dışişleri Bakanlığı’nın yeniden yapılandırılması planlanıyor. Buna göre ekonomi diplomasisine yardımcı olmak üzere bakanlıkta bir ekonomi bürosu kurulacak ve ekonomik işlerden so- rumlu bakan yardımcısı olacak. Bu büronun yabancı yatırımcı çekilmesine, teknoloji transferine, turizmin gelişmesine, ihracatın teşvik edilmesine, komşularla iktisadi ilişkilerin geliştirilmesine ve dışarıya işgücü gönderilmesine katkıda bulunması öngörülüyor. Keza bu çerçevede halihazırda az sayıda ülkede bulunan ekonomi ve ticaret ataşeliklerinin sayısının artırılması planlanıyor. Ayrıca karar alma sürecini hızlandırmak için siyasi işlerden sorumlu bakan yardımcılığının oluşturulması ve nükleer dosyanın da bu birime tev- di edilmesi düşünülüyor. Nükleer dosyanın hukuk ve uluslararası ilişkilerden sorumlu bakan yardımcı- sından alınarak siyasi yardımcıya geçmesi, hükümetin bu konuda daha fazla siyasi inisiyatif kullanmaya hazırlanması olarak değerlendiriliyor.

Ruhani hükümeti, dış politika öncelikleri doğrultusunda ‘itidal söylemini’ dış politikasının temeli haline getirmeyi, gereksiz gerilimlerden kaçınmayı, uluslararası aktörlerle ve bölge ülkeleri ile yapıcı etkileşim içinde olmayı vadediyor. Ne var ki İran dış politikasının önünde Zarif’in dikkat çektiği hem dâhili hem de harici zorluklar bulunuyor. İran kamuoyunda ve siyasi hizipleri arasında dış politika konularında görüş birliği olmaması, hükümetin önündeki ciddi meydan okumalardan birisi. Bununla bağlantılı olarak Suudi Arabistan temsilciliklerine yapılan saldırılarda olduğu gibi ‘kontrolsüz’ grupların varlığı Ruhani ekibi tarafından potansiyel bir sorun olarak görülüyor. İçerideki bir diğer sorun dış politikayla ilgili karar alma sürecinin bir elden idare edilmemesi nedeniyle tutarsız politikaların izlenmesi. Keza belirli bir konu hakkında farklı makamlardan ve kişilerden gelen birbirine zıt açıklamalar, İran yönetimini zor durumda bırakıyor. Dışarıda ise yeni Amerikan yönetiminin güvenlikçi siyasete teslim olması; ABD ile birlikte bazı bölge ülkelerinin nükleer anlaşmayı yok etmeye çalışması; İran ve Şii korkusunun yayılması ve İran’ın güvenlik sorunu olarak gösterilmesi; Suudi Arabistan’ın etkisiyle Körfez ülkeleri ile İran arasındaki gerilimin artması; bölgede aşırıcı ve terörist hareketlerin varlığını sürdürmesi; mezhepçiliğin yükselmesi; bölgesel ihtilafların derinleşmesi ve bölge dışı oyuncuların bu meselelere dâhil olması ve bölgedeki ayrılıkçı hareketler İran dış politikasının önündeki başlıca meydan okumalar olarak görülüyor.

Genel dış politika stratejisi ve yukarıda bahsedilen dâhili ve harici sorunlar karşısında Ruhani hükümeti karar alma ve planlama süreçlerini merkezileştirmek ve dış politika ile ilgili kamuoyu algısını yönetmek istiyor. Dışarıda ise AB’nin yanı sıra Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkelerle ilişkileri geliştirmeyi, dünya ekonomisinde etkili ülkelerle ve kuruluşlarla aktif iliş- ki kurmayı hedefliyor. Bölgesel düzeyde ise ikili veya çok taraflı işbirliği mekanizmalarının geliştirilmesi ve bölge ülkeleri arasında kalıcı iktisadi, siyasi, güvenlik bağlarının kurulması hususlarının İranlı yetkililerin söylemlerinde öne çıkması bekleniyor.

Yrd. Doç. Dr., Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi 
Ortadoğu Analiz, cilt 9, sayı 82 (Eylül-Ekim 2017), s.24-27.
http://orsam.org.tr/files/OA/82/7_bayramsinkaya.pdf

U.S. and Israeli Military Attacks Against Iran: Regional and Global Consequences

  1. Introduction On February 28, 2026, U.S. military elements and the Israel Defense Forces (IDF) launched coordinated and joint missile an...