İran - D5+1 Cenevre Anlaşmasının Arkaplanı ve Sonuçları

İran - D5+1 Cenevre Anlaşmasının Arkaplanı ve Sonuçları 


Uluslararası toplumu on yıldan fazla bir süreden beri meşgul eden İran'ın nükleer programının niteliği etrafındaki tartışmalar, ABD'de Barak Obama'nın Başkanlığa gelmesiyle yeni bir boyut kazanmıştı. Obama ile birlikte İran'a yönelik askeri tehditler yerini diplomatik çözüm çağrılarına bırakmıştı. Diplomatik girişimler Mayıs 2010'da Türkiye ve Brezilya'nın arabuluculuğunda yapılan takas anlaşması ile ilk meyvesini verecekti ki hem İran içinde takas anlaşmasına karşı tepki yükselmiş, hem de ABD anlaşmasının yetersiz olduğunu ileri sürerek reddetmişti.
2010 yılından sonra İran'ın nükleer programıyla ilgili iki önemli gelişme oldu. Bunlardan birincisi İran'ın uranyumu yüzde 20 oranından zenginleştirmeyi ve bu uranyumu yakıt çubuğuna dönüştürmeyi başarmıştır. Bu sayede İran "fuel cycle" teknolojisini elde ederek nükleer programında hedeflediği, kendi kendine yetebilecek kapasiteye ulaşmıştır.  Bu gelişme İran'ın hem pazarlık gücünü artırmış hem de nükleer programını müzakereye daha açık hale getirmiştir. İkinci gelişme ise nükleer programı nedeniyle İran üzerindeki yaptırımlar bir hayli ağırlaşmasıdır. Giderek ağırlaşan yaptırımlar rejimi ve nükleer programlarla ilgili kişi ve kurumları aşarak doğrudan İran halkını etkilemeye başlamıştır. İran'ın çoğunluğu petrol ihracatından elde edilmiş olan yaklaşık 100 milyar doları yaptırımlar nedeniyle İran'a transfer edilmezken İran'da para birimi üç kattan fazla değer kaybetmiş, enflasyon yükselmiştir. Bu nedenle nükleer mesele ve yaptırımlar Haziran ayında İran'da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini doğrudan etkilemiştir. İran'ın nükleer dosyasına hâkim bir kişi olan ve 2003-2005 yılları arasında AB-3 ile yürütülen müzakerelerde İran'ı temsil etmiş olan Hasan Ruhani'nin Cumhurbaşkanı seçilmesi, nükleer meseleye diplomatik çözüm bulunması yönündeki umutları artırmıştır.
İran dış politikasını "itidal" üzerine inşa etmeyi hedefleyen Ruhani'nin nerdeyse bütün siyasi stratejisi İran'ın nükleer programının diplomatik yollardan çözümü üzerine bina edilmişti. Ruhani, nükleer meselede İran'ın ulusal haklarına zara vermeyecek şekilde daha şeffaf olunabileceğini savunmuş, bu sayede İran üzerindeki yaptırımların hafifletilebileceğini ve İran'ın ekonomik ve siyasi olarak rahatlayacağını savunuyordu. Eski Cumhurbaşkanı Ahmedinecad'ın savunuculuğunu yaptığı "direniş" söyleminin kısmen başarısız olması, seçimlerde direniş çizgisini savunan Said Celili'nin hezimete uğraması, Ruhani'nin diplomatik açılım politikasının önündeki muhtemel muhalefeti bir hayli zayıflattı. İran siyasi yelpazesinde "merkez"de bir figür olması ve Rehber Ali Hamanei ile aralarındaki iyi ilişkiler Ruhani'nin İran'ın dış politikasını kontrolüne almasını kolaylaştırdı. Bu çerçevede önce nükleer müzakereler dosyası Milli Güvenlik Konseyi'nden alınarak Dışişleri Bakanlığı'na verildi. Batılı diplomatik çevrelerde tanınan ve saygın diplomat M. Javad Zarif'in Dışişleri Bakanlığı'na getirilmesi de müzakere seçeneğini güçlendiren bir başka faktör oldu.
Müzakere seçeneğinin güçlenmesinde en büyük pay sahibi, Obama'nın Ruhani'ye karşı pozitif tutum almış olmasıdır. Böylece yıllardan beri ilk defa İran ve ABD kanadında diplomasiye olumlu bakış açısından senkronizasyon sağlanmıştır. Diğer yandan Cenevre'de tarafların temsil düzeyleri yükselmiş, önceden AB Dıs İlişkiler Yüksek Temsilcisi Catherine Ahston tarafından temsil edilen D5+1 (BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi temsilcisi ve Almanya) Dışişleri Bakanları Cenevre müzakerelerinde hazır bulunmuştur. Sinerjisini büyük ölçüde İran ve ABD hükümetlerinin yakınlaşmasından alan Cenevre müzakereleri üçüncü turda müspet bir neticeye ulaşmıştır.
24 Kasım'da İran ile D5+1 arasında varılan anlaşma iki açıdan bir ilk niteliği taşımaktadır. İlk defa İran ve ABD Dışişleri Bakanları aynı masada oturarak bir sorunu müzakere etmiş, anlaşmanın sonunda objektiflere birlikte poz vermiştir. Nitekim anlaşmanın sağlanmasında iki taraf arasında sağlanan yakınlaşma belirleyici olmuştur. Bu nedenle, Cenevre Anlaşması İran-ABD ilişkileri açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur. İkincisi, Cenevre Anlaşması, İran'ın nükleer programı üzerinde ilgili taraflar arasında onyıldır yapılan ilk anlaşma olmuştur. Mayıs 2010'da İran'ın imzaladığı Tahran Bildirisi bir anlaşma niteliğine kavuşamamıştır.
Cenevre Anlaşması İran’ın nükleer faaliyetlerinin kısmen yavaşlatılması ve daha kapsamlı bir şekilde uluslararası denetime açılması karşılığında İran’a uygulanan yaptırımların hafifletilmesini öngörmüştür. Bu çerçevede İran yüzde 5 oranından uranyum zenginleştirmeye devam edecek, fakat toplam zenginleştirilmiş uranyum stokunu 7 tonun üzerine çıkarmayacaktır. İran yüzde 20 civarında zenginleştirdiği uranyumu okside ederek etkisizleştirecek, nükleer tesislerine yeni santrifüjler yerleştirmeyecek, Fordo tesisini denetime açacak, Arak'taki Ağır Su Reaktörünün inşasını askıya alacaktır. İran nükleer tesislerini IAEA yetkililerinin yanısıra anlaşma kapsamında kurulan bir komisyonun denetimine açacaktır. Buna karşılık İran hakkında yeni yaptırım kararı çıkarılmayacak, sivil havacılık, sağlık ve para transferi alanındaki yaptırımlar kısmen yumuşatılarak İran'a yaklaşık 8 milyar dolarlık bir para girişi sağlanacaktır.
İran ile ABD arasındaki yumuşamaya ve taraflar arasında varılan mutabakata karşın Cenevre Anlaşması nükleer meseleyi tam olarak çözüme kavuşturmamıştır. Her şeyden önce yapılan anlaşma geçici bir anlaşmadır. Anlaşmanın uygulanması için altı aylık bir süre öngörülmüş, bu süre zarfında kalıcı bir çözüm bulunması için müzakerelerin sürdürülmesi konusunda mutabakata varılmıştır. Diğer bir ifadeyle bu anlaşma İran'ın nükleer programı hususunda nihai bir anlaşmaya varılabilmesi için güven artıcı bir tedbir olarak görülebilir. Böylece başından beri özü itibariyle "bir niyet okuma"dan kaynaklanan ve "güvensizlik"ten beslenen İran nükleer programı hususunda Batılıların kaygıları giderilebilir. Ayrıca, anlaşma İran'ın uluslararası siyasete sorumlu bir aktör olarak kabul edilmesinin önünü açacaktır. Fakat anlaşmanın uygulanmasında karşılaşılması muhtemel (yapılacak denetimlerin kapsamı ve niteliği gibi) sorunlar, anlaşmanın kimi maddelerine ilişkin muhtemel yorum farkları kalıcı bir çözüme varılmasını zorlaştırabilir. Mesela, İranlı yetkililer anlaşmanın dolaylı olarak İran'ın uranyum zenginleştirme hakkını tanıdığını ileri sürmektedir ki bu husus D5+1'in yıllardır engellemeye çalıştığı bir husustur ve BM Güvenlik Konseyi konuyla ilgili hemen hemen bütün karalarında İran'ın uranyum zenginleştirme programını durdurmasını istemiştir. Diğer yandan anlaşma İran'ın nükleer programını geriletecek hiç bir husus içermediği halde yaptırımların hafifletilmesini öngördüğü gerekçesiyle kimi çevreler tarafından şiddetle eleştirilmektedir. Anlaşmanın yarattığı ilk heyecanın yatışmasının ardından İran'da bazı çevrelerin de anlaşmaya eleştiriler getirmesi beklenebilir.
Altı aylık anlaşma başarı ile uygulandığı takdirde nihai çözümü kolaylaştıracaktır, fakat geçici anlaşmanın uygulanmasında karşılaşılması muhtemel problemler nihai çözümü zorlaştıracaktır. Bununla beraber bütün siyasi hesaplarını nükleer meselenin haline ve yaptırımların bertaraf edilmesi üzerine kurmuş olan Ruhani yönetimi elindeki en büyük kozu henüz kullanmamıştır. Bu koz İran'ın 2004'te imzaladığı NPT Ek Protokolleridir. İran bu protokollerin onaylanması hususunu müzakerelerin son aşamasına dek elinde bir koz olarak tutacaktır.
25 Kasim 2013
http://www.dunyabulteni.net/haberler/281278/iran-d5-1-cenevre-anlasmasinin-arkaplani-ve-sonuclari-bayram-sinkaya

Rouhani's election; change in Iran


Rouhani's election; change in Iran


27 June 2013, The New Turkey

http://www.thenewturkey.org/rouhanis-election-change-in-iran/new-region/1382

A new period has begun in Iran with Hujjat al Islam, [an honorific title meaning “authority on Islam”], Hassan Rouhani’s election as the president on June 14, 2013. However, this is a renewal that only includes the president and a few political elites of the country. Although some changes are expected in foreign policy, it is a mistake to see the election of Rouhani as the beginning of a major change inIran.
First of all, Rouhani himself is a veteran politician in Iran. After the Revolution, he took place among the political elites and gained political strength during the Ayetollah Ali Khamanei’s supreme leadership. Rouhani has been the representative of Khamanei in the Supreme National Security Council since 1989 and worked in top-level offices of the Islamic Republic regime. The president-elect kept the reformist camp at bay during the times that the Iranian politics divided into two as the Conservatives and the Reformists.
The second reason why no big change should be expected in Iran under Rouhani is that he gave no promise for any change during the election campaign. The new president ofIrankeeping radicalism at arm’s length describes himself as a “centralist.” He said that he will form a technocratic government away from partisanship. In an environment where the radicalism and partisanship of the Mahmoud Ahmedinajad administration are seen as the main reasons behind the economic problems and foreign policy issues, Rouhani adopts a middle-way technocrat stance and that has provided him considerable support from almost all social groups.
The third reason for not to expect any noteworthy changes in Iran is the political structure. After the Revolution, a two-level effective brake-balance system was set up in the political structure. One leg of this system is based on the separation of forces as seen in classical democracies and the other relies on the tutelage of ulama. Since this is the case, the executive leader cannot seek radical changes in the system without reaching a conciliation with other power centers. In fact, this has been clearly seen in the President Khatemi’s desperation he felt against the Establishment. Moreover, the ulama tutelage; in other words, Ayetollah Khamanei’s influence over the system has increased to the detriment of the legislative and executive bodies. The Ayetollah’s impact on the system has turned the presidency into a fairly ineffective institution.
Although a thorough change in the Islamic Republic regime is quite difficult, some limited moves can be made in the foreign policy. In fact, the discourses of economic and political changes loomed large within some certain margins during the presidential election campaign. Increasing external pressures and impositions onIranas well as their negative effects on the Iranian economy, plus the discontent in the country are pushing the regime’s leaders for some changes in the foreign policy to maintain the order. Although he himself does not represent the change, the support of pro-change social sects and reformists to Rouhani shows the public pressure in this direction.
The president-elect advocates expertise in economy and moderation in foreign policy. Rouhani’s election providesIrana chance of maneuverability for some foreign policy changes. However, it is a mistake to expect major modifications. As far as the position of the president in the system and the nature of relations between Khamanei and Rouhani are concerned, possible changes in the Iranian foreign policy would be made with the approval and supervision of the Ayetollah.
The nuclear activities of Iran will be the most important agenda item of the Iranian foreign policy during the Rouhani term. Despite international pressures,Iranhas managed uranium enrichment at the level of 20 percent and gained critical benefits in nuclear technology. On the other hand,Iranhas been isolated from the international political and economic relations due to its nuclear program. For this reason,Iranmay adopt transparency in its nuclear program in order to lower the tension with the regional powers and to avoid conflicts with big power centers as Rouhani promised. For the purpose, numerous delegations of observers would be invited to the nuclear facilities inIranand cooperation would be increased with the International Atomic Energy Agency. Again in this direction, the approval of the NPT supplementary protocol which was signed byIranin December 2004 would be brought back to the agenda.
As far as we understand from Rouhani’s remarks, the new Iranian administration will give importance to the relations with the European countries to unwind the economy and reduce the external pressures. Therefore, bad relations with theUnited Statesare expected to be balanced with the support of some European countries - as it was the case in the Khatemi period. Rouhani’s election as the president in Iran introduces a new opportunity not only for the revision of the Iranian foreign policy but also for the world powers who are willing to iron out relations with Iran.

Ruhani’nin cumhurbaşkanı seçilmesi ve İran'da değişim


Ruhani’nin cumhurbaşkanı seçilmesi ve İran'da değişim

22 Haziran 2013, Sabah Perspektif

http://www.sabah.com.tr/Perspektif/Yazarlar/sinkaya/2013/06/22/ruhaninin-cumhurbaskani-secilmesi-ve-iranda-degisim

14 Haziran'da Huccetülislam Hasan Ruhani'nin Cumhurbaşkanı seçilmesiyle İran'da 'yeni' bir dönem başladı. Fakat bu 'yeni'lik büyük ölçüde Cumhurbaşkanı ile siyasi elitlerin bir kısmını kapsayan bir yenileşmeden ibaret. Dış politikada bazı değişiklikler beklenmesine rağmen Ruhani'nin seçilmesini İran'da büyük bir değişimin başlangıcı olarak görmek yanıltıcı olur.
Her şeyden önce Ruhani'nin kendisi İran siyasetinde yeni bir figür değil. Devrimden sonra İran siyasi seçkinleri arasına giren Ruhani, bu pozisyonunu Ayetullah Ali Hamaney'in rehber olduğu dönemde pekiştirdi. 1989'dan beri Hamaney'in Yüksek Milli Güvenlik Konseyi'ndeki temsilciliğini yaptı ve İslam Cumhuriyeti rejiminin üst kademelerinde çeşitli görevler aldı. İran siyasetinin reformcular ile muhafazakârlar arasında ikiye bölündüğü dönemlerde Ruhani, reformcu kampa karşı mesafeli bir duruş sergiledi.
İran'da değişim beklenmemesinin ikinci nedeni Ruhani'nin seçim kampanyasında değişim vadetmemiş olması. 'Radikalizm' ile arasına net bir mesafe koyan Ruhani kendisini 'merkezci' şeklinde tanımladı ve müstakbel yönetiminde partizan tavırlardan uzak teknokratik bir hükümet kuracağını söyledi. Ahmedinecad yönetiminin radikalizm ve partizan tutumunun İran'ın geçen bir kaç yılda ekonomide ve dış politikada karşılaştığı sorunların başlıca sebepleri olarak görüldüğü bir ortamda Ruhani'nin orta-yolcu ve teknokrat duruşu her kesimden seçmen arasında hatırı sayılır bir destek bulmasını sağladı.
İran'da kayda değer bir muhtemel değişimin önündeki üçüncü faktör ise İran'ın siyasi yapısı. Devrimden sonra kurulan siyasi yapıda iki ayaklı ve etkili bir fren-denge sistemi oluşturuldu. Söz konusu sistemin bir ayağı klasik demokrasilerde görülen güçler ayrılığı prensibine, diğer ayağı ise ulema vesayetine dayanıyor. Hal böyle olunca yürütmenin başına geçen liderin, diğer güç merkezleri ile bir uzlaşmaya varmadan sistemi köklü şekilde değiştirmesi mümkün değil. Nitekim bu durum eski Cumhurbaşkanı Hatemi'nin müesses nizam karşısındaki çaresizliği esnasında açık bir şekilde görüldü. Üstelik geçen süre zarfında ulema vesayeti, diğer bir tabirle Rehber Hamaney'in sistem üzerindeki etkisi giderek yasama ve yürütme aleyhine arttı. Rehber'in sistem üzerinde artan etkisi cumhurbaşkanlığı makamını siyaset yapımında adeta etkisiz bir kuruma dönüştürdü.
İslam Cumhuriyeti rejiminde köklü bir değişim çok zor olsa da dış politikada bazı sınırlı adımlar atılabilir. Nitekim cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasında belirli marjlar dahilinde ekonomi ve dış politikada değişik söylemler öne çıktı. İran üzerinde artan dış baskı ve yaptırımlar, yaptırımların ülke ekonomisi üzerindeki olumsuz etkisi ve içerideki hoşnutsuzluklar rejim liderlerini İslam Cumhuriyeti düzeninin sürdürülebilmesi için dış politikada aldığı tutumlarda bazı değişiklikler yapmaya zorluyor. Kendisi bizzat değişimi temsil etmese de siyasi değişim talep eden toplumsal kesimlerin ve reformcuların Ruhani'ye destek vermesi bu doğrultudaki kamuoyu baskısını gösteriyor.
Ekonomide uzmanlığı, dış politikada mutedilleşmeyi savunan Ruhani'nin cumhurbaşkanı seçilmesi dış politikasında bazı değişiklikler için İran'a manevra imkânı sağlıyor. Fakat burada da büyük değişiklikler beklemek hatalı olur. Hem cumhurbaşkanının sistem içindeki yeri hem de Hamaney ile Ruhani arasındaki ilişkinin niteliği dikkate alındığında, İran dış politikasında ortaya çıkması muhtemel değişikliklerin Rehber'in gözetimi altında ve onun onayıyla gerçekleşeceği söylenebilir.
Ruhani döneminde İran dış politikasının en önemli gündem maddesi nükleer mesele olacak. Uluslararası baskılara rağmen İran, yüzde 20 düzeyinde uranyum zenginleştirmeyi başardı ve nükleer teknoloji alanında önemli kazanımlar elde etti. Diğer taraftan nükleer programı nedeniyle İran uluslararası siyasi ve ekonomik ilişkilerden büyük ölçüde izole edildi. İşte bu nedenle nükleer alandaki kazanımlarına dayanarak İran, Ruhani'nin vadettiği gibi büyük güçlerle çatışmadan kaçınma ve bölgesel güçlerle tansiyonun düşürülmesi adına nükleer programını 'şeffaflaştırma' yoluna gidebilir. Bu amaçla çeşitli gözlemci heyetler İran'ın nükleer tesislerine davet edilebilir, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile işbirliği geliştirilebilir. Yine bu doğrultuda İran'ın Aralık 2004'te imzaladığı NPT Ek Protokolü'nün onaylanması gündeme gelebilir.
Ruhani'nin söylemlerinden anlaşıldığı kadarıyla yeni İran yönetimi dış baskıyı azaltmak ve ülke ekonomisini rahatlatmak için Avrupa ülkeleri ile ilişkilere özel bir önem verecek. Böylece tıpkı Hatemi döneminde olduğu gibi bazı Avrupa ülkelerinin desteğinin alınması suretiyle ABD'nin dengelenmesi hedefleniyor. Ruhani'nin cumhurbaşkanı seçilmesi sadece İran dış politikasının revize edilmesi için değil, İran ile ilişkilerini düzeltmek isteyen güçler için de yeni bir fırsat aralıyor.

The Iranian elections in the shadow of the Ayetollah’s tutelage



The Iranian elections in the shadow of the Ayetollah’s tutelage


10 June 2013, New Turkey
http://www.thenewturkey.org/the-iranian-elections-in-the-shadow-of-the-ayetollahs-tutelage/new-region/1347

Iran prepares for the 11th presidential elections scheduled for June 14, 2013. According to some, the elections look like a screen play and the end will not change anything because they are not fair and reliable. After every election in the last decade, the claims of election fraud have been made. Following the presidential elections in 2009, these claims had caused big mass demonstrations. The protests were suppressed through brute force and the opposition was kept silent. Even in April, according to the claims, President Mahmoud Ahmadinejad made a confession in a voice recording about the election irregularities. The second and other reason why the elections are not found reliable is that the sphere of politics inIran narrows more and more every day. Since the establishment of the “Islamic Republic” regime, a tug of war has continued between the “elected” and the “appointed.” In order to balance the unforeseeable acts of the elected, the regime of Islamic Republic has placed the loyals of the revolution ideology and the leadership into key positions. This effort of balancing out the elected, however, has ended with the tutelage of clerics over the system. The Iranian revolutionists setting up a tutelary system were concerned that the elected would turn into dictators, but they did not calculate that the Supreme Leader himself would become a dictator as well. As the supreme leader, the Ayetollah Khamanei, with his unrestricted and unsupervised constitutional authority, has gone beyond the mission of providing balance and coordination between the state powers and political groups. Khamanei gradually consolidated his power against the parliamentary and presidential posts, - the elected bodies - to a degree that neither the Parliament nor the Presidential Office could act against the will of the Ayetollah. This is the background of the last few years’ contention between Ahmadinejad and Khamanei. Although formation of the government, appointment and discharge of the ministers are part of the president’s duties, Ahmadinejad has faced Khamanei’s intervention; therefore, the government’s authority to make foreign policy has almost ended.
The clerics-politics dissension
Another result of the narrowing of the Iranian political sphere is that the grassroots and the elites, whom the regime relies on, weaken more in every crisis. Demographic transformation of the Iranian population, the youth’s demands differing with this transformation, yet the regime’s being in conflict with the world and efforts to increase pressure and control over the people have caused the alienation of the young population in particular. The Islamic Republic refraining from providing the opportunities expected by the youth has also failed in the economic prosperity due to the international economic sanctions. On the other hand, the opponents of the regime have been suppressed in every political crisis so much that considerable numbers of the cadres involved in the revolution process were disbanded from politics and marginalized for various reasons in the last 30 years. For instance, former President Khatemi, former Prime Minister Mir Hossain Mousavi and the Speaker of the Parliament Mehdi Karroubi were accused of being “instigators” following the protests of the “Green Movement” in the near past. Khatemi was banned from leaving the country as Mousavi and Karroubi were taken under house arrest. The Ahmadinejad-Khamanei dispute has also caused a crack in the doctrinarian/conservative, “usulgera,” front which is the only opposing group to the reformists. Khamanei discharged political elites, who were marginalized after each crisis, through effective use of the tutelary mechanism. The political sphere, therefore, has been narrowed as active political elites composed a “small” group and gathered around Khamanei.
For the June 14 elections, the Guardian Council of the Constitution, a mechanism of the clerics’ tutelage, is involved in the process, as it is accustomed to, and only eight were found “worthy of” the presidential race among 600 nominees. The rejected two names grab the attention: Hashemi Rafsanjani and Esfandiar Rahim Meshaei.
One of the few founders of the Islamic Republic regime, Rafsanjani this time is not found worthy of the presidency. The reasons behind such decisions have never been announced by the Council. However, the Spokesman of the Council had previously implied the 78-year-old Rafsanjani’s rejection. A group of parliamentary deputies also raised objections to Rafsanjani’s nomination for the same reason. Despite his advanced age, however, Rafsanjani’s registering at the last minute had become the hope of the reformist parties although they were quite weakened. Rafsanjani was expected of liberalizing the political sphere and moderating the foreign politics. When he criticized the regime during and after the protests of the Green Movement and supported the opposition indirectly, his relations with Khamanei had turned sour. However, the disapproval of Rafsanjani’s presidential nomination shows how much the circle which the regime relies on is narrowed and became authoritarian.
Mashaei’s announcement for presidential nomination was like turkey’s voting for an early Christmas. Blamed for the Ahmadinejad-Khamanei dispute by the regime supporters, Meshaei was even labeled as the leader of the deviants by some of Khamanei’s close circles. Still, his announcement for nomination and open support to Ahmadinejad would be for two reasons: one of which would be that the Ahmadinejad group’s “blackmailing” Khamanei and the conservatives around him worked, and the second reason would be the expectation about Meshaei’s approval. For a long time, Ahmadinejad has implied to have information and evidence about the corruptions of some key figures. He even used this method to protect a minister during a motion of no-confidence session recently. Ahmadinejad in his parliamentary speech had the deputies listen to a tape recording about one of Ali Larijani’s brothers offering bribery. With this, it was considered that Ahmadinejad would expose the documents and threaten the regime’s leading figures if the nomination of his favorite candidate is not approved. However, rejection of Meshaei shows that the Ayetollah and his circles did not surrender to Ahmadinejad’s blackmail. According to the emerging picture, the Guarding Council gave a green light to the candidates who remain loyal to Khamanei and who are less likely to cause any problems by acting independently. Nonetheless, the upcoming presidential elections are critical for the politics inIran. First of all, the elections will be an opportunity forIranto iron out the relations with the world. Although the Ayetollah controls the Iranian foreign policy, a pragmatic president who can have the majority’s consent would facilitate to leave the crisis period behind. In fact, significant numbers of the presidential candidates are known to be pragmatic though they have conservative backgrounds.
Would the foreign policy change?
Another factor that makes the elections critical is the ballot-box’s being put in front of the Iranian people although the results might be questionable and choices are limited. This means the voters’ arbitration is asked about changing the elites in the system. As a matter of fact, no one can claim the eight candidates’ being carbon copies of each other despite their common qualities. For instance, Hassan Rouhani had worked with Khatemi and Rafsanjani in the past. Rouhani, a member of the Council of Experts, served as Khamanei’s representative in the National Security Council, also representedIranin the three-party negotiations in 2003-2005 with the European Union (EU) trio and was relatively successful. With his campaign slogan “Restraint, Wisdom and Foresight,” Rouhani represents technocracy and pragmatism as he is able to address both reformists and conservatives. The second candidate seeking the support of the reformists is Mohammed Reza Arif, Khamanei’s former aide. In his campaign, Arif highlights the “rationality.”
The current Secretary of the National Security Council, Saeed Jalili, has been effective in continuation of the aforementioned negotiations though not a concrete conclusion is reached; therefore, he effectively acted in defense of Iran’s rights. On the other hand, Jalili represents the second generation of the Iran Islamic Revolution, which had been quite influential in the streets and later on went to the front to fight againstIraqduring the Iran-Iraq war. Jalili, as a veteran, inspirited revolution with his modest lifestyle and in the election trail he addresses the relatively young generation. For his proximity to the Ayetollah and his mastery in the security issues, Rouhani is a favorite candidate. Qalibaf is the other favorite name of the election campaigns. He ran a splendid campaign in the 2005 presidential elections and won over four million votes. Qalibaf sits as the Mayor of Tehran since 2005. With his campaign slogan “Life for better economy and people,” he seeks the support of the “reformist” youth and the “conservatives.” Other candidates Mohsin Rezai, Gulamai Haddad Adel, Ali Akbar Velayati and Mohammed Harrazi represent the “older generation” of the Iranian elites as far as their slogans and personalities are concerned.
Despite all, the presidential elections in Iran are full of surprises. The election of Khatemi and of Ahmedinajad and then the Khamanei-Ahmadinejad dispute were all surprises. The dynamic structure and surprises of the political sphere - although gradually narrows and becomes more authoritarian - bring excitement to the polls.

Rehber vesayetinin gölgesinde İran seçimleri


Rehber vesayetinin gölgesinde İran seçimleri


25 Mayis 2013, Star Acik Gorus

http://haber.stargazete.com/sondakika/rehber-vesayetinin-golgesinde--iran-secimleri/haber-757136

İran on birinci kez cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanıyor. Bazı insanlara göre seçimler, sonucu hiç bir şeyi değiştirmeyecek bir tiyatro oyununa benziyor. Çünkü seçimler adil ve güvenilir bulunmuyor. Son on yıldır yapılan her seçimden sonra usulsüzlük iddiaları ortaya atılmıştır. Bu iddialar 2009 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra büyük kitle gösterilerine neden olmuştu. Bu gösteriler şiddetle bastırılmış ve muhalefet susturulmuştu. Daha geçen ay Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın o seçimlerde usulsüzlük yapıldığını bizzat itiraf ettiği bir ses kaydı olduğu iddia edilmişti. Seçimlere olan inancın yitirilmesinin ikinci nedeni siyasetin alanının giderek daralmasıdır. ‘İslam Cumhuriyeti’ rejiminin kuruluşundan beri ‘seçilmişler’ ile ‘atanmışlar’ arasında bir çekişme vardır. Seçilmişlerin öngörülemeyen davranışlarını dengelemek için İslam Cumhuriyeti rejimi, devlet örgütlenmesinin kilit noktalarına devrimci ideoloji ve liderliğe sadık kişileri yerleştirmiştir. Seçilmişleri dengelemeye dönük bu çabalar sistem üzerinde ‘ulema vesayeti’nin kurulmasına neden olmuştur. Seçilmişlerin diktatörleşebileceği endişesiyle ulema vesayetine tabi bir sistem kuran İran devrimcileri, kurdukları vesayet sisteminin en tepesinde oturan ‘Devrim Rehberi’nin ‘diktatörleşebileceğini’ hesaba katmamıştır. Yetkilerine hiçbir anayasal kısıtlama ve denetleme getirilmemiş olan Rehber Ayetullah Hamanei, devletin erkleri ve siyasi hizipler arasında denge ve koordinasyon sağlama misyonunun ötesine geçerek otoritesini her geçen gün meclis ve cumhurbaşkanlığı gibi seçimle işbaşına gelinen makamların aleyhine genişletmiştir. Öyle ki meclis ve cumhurbaşkanlığı Hamanei’nin iradesinin dışına çıkamaz olmuştur. Geçen birkaç yıla damgasını vuran Ahmedinecad-Hamanei çekişmesinin işte böyle bir arka planı vardır. Hükümeti kurmak, bakanları atamak ve görevden almak cumhurbaşkanının yetkisi dâhilinde olduğu halde Ahmedinecad Rehber’in müdahalesiyle karşılaşmıştır. Keza hükümetin dış politika yapma yetkisi de neredeyse bitirilmiştir.
Ulema-siyaset çekişmesi
İran’da siyasetin alanının daralmasının bir diğer tezahürü rejimin dayandığı halk tabanının ve seçkinlerin her geçen krizde biraz daha zayıflamasıdır. İran’ın nüfusunun demografik dönüşümü, bu dönüşüm sonucunda ortaya çıkan genç nüfusun taleplerinin farklılaşması, buna karşılık rejimin dış dünyanın çoğu ile çekişme içine girmesi, halk üzerindeki baskı ve kontrolü artırmaya çalışması özellikle genç nüfus ile rejimin yabancılaşmasına neden olmuştur. Gençlerin beklediği fırsatları onlara sağlamaktan sakınan İslam Cumhuriyeti, uluslararası yaptırımların etkisiyle ekonomik refah sağlamak hususunda da pek başarılı olamamıştır. Diğer taraftan rejimin karşılaştığı her siyasal krizde içerideki muhalif sesler susturulmuştur. Öyle ki devrimi yapan kadroların önemli bir kısmı geçen otuz yıl zarfında çeşitli vesilelerle siyasetten tasfiye edilmiş ve marjinalleştirilmiştir. Mesela yakın zamanda ‘Yeşil Hareket’in protesto gösterilerinden sonra eski Cumhurbaşkanı Hatemi, Başbakan Musevi ve Meclis Başkanı Kerrubi ‘fitneci’ olmakla itham edilmiştir. Hatemi’nin yurtdışına çıkması yasaklanmış, Musevi ve Kerrubi ev hapsine alınmıştır. Ahmedinecad- Hamanei çekişmesi reformcular karşısında tek bir cephe olan ‘usulgera’ (ilkeci/muhafazakar) cephenin çatlamasına neden olmuştur. Hamanei, emrindeki vesayet mekanizmasını etkili bir şekilde kullanarak her krizden sonra marjinalleştirilen siyasi elitleri tasfiye etmiştir. Siyasetin alanı daralmış, faal siyasi elitler Hamanei etrafında kenetlenen ‘küçük’ bir gruptan ibaret kalmıştır. 
Önümüzdeki seçimler için ulema vesayeti mekanizmalarından birisi olan Anayasayı Koruyucular Şurası adet olduğu üzere devreye girmiş ve 600’ü aşkın namzet arasından sadece sekiz kişiyi adaylığa ‘layık’ görmüştür. Adaylığı uygun görülmeyenlerden iki kişinin kimliği özellikle ilgi çekmiştir; Haşimi Rafsancani ve İsfendiyar Rahim Meşai. 
İslam Cumhuriyeti rejiminin tesisinde etkili olan sayılı birkaç kişi arasında yer alan eski cumhurbaşkanı Rafsancani bu defa cumhurbaşkanlığına uygun bulunmamıştır. Kararlarının gerekçesi hiçbir surette açıklanmayan Koruyucular Şurası’nın sözcüsü 78 yaşındaki Rafsancani’nin bu makam için uygun olmayabileceğini daha önce ima etmişti. Bir grup milletvekili de aynı gerekçe ile Rafsancani’nin adaylığına karşı çıkmıştı. Oysa son dakikada adaylığını ilan eden Rafsancani, ilerleyen yaşına karşın bir hayli zayıflatılmış olan reformcu partilerin bir kısmının umudu haline gelmişti. Rafsancani’nin hem siyasal alanı liberalleştirmesi, hem de dış politikayı mutedilleştirmesi bekleniyordu. Yeşil Hareketin protestoları sırasında ve sonrasında rejimi eleştirmesi ve dolaylı olarak muhalefete destek vermesi nedeniyle Rafsancani’nin Hamanei ile ilişkileri bozulmuştu. Bununla beraber Rafsancani’nin adaylığının reddedilmesi, rejimin dayandığı çevrenin ne ölçüde daraldığını ve otoriterleştiğini çarpıcı bir şekilde sergilemiştir. 
Meşai’nin adaylığını ilan etmesi ise adeta ‘bile bile lades’ demekti. Rejimin ‘yandaşları’ tarafından Ahmedinecad-Hamanei çekişmesinin sorumlusu olarak Meşai görülmüştür. Hatta Meşai, Hamanei’ye yakın kimi çevreler tarafından ‘sapkın cereyanın başı’ şeklinde lanse edilmiştir. Hal böyle iken Meşai’nin adaylığını ilan etmesi ve Ahmedinecad’ın açık desteği iki amaca matuf olabilirdi. Bunlardan birincisi Ahmedinecad grubunun Hamanei ve etrafındaki muhafazakârlara yaptığı ‘şantajın’ sonuç vermesi ve Meşai’nin adaylığının onaylanması beklentisidir. Bir süreden beri Ahmedinecad, ‘önemli kişilerin’ yolsuzlukları hakkında elinde bilgi ve belgelerin olduğunu ima ediyordu. Hatta geçtiğimiz aylarda bir bakana yönelik gensoru görüşmesi sırasında bakanı savunmak için bu yöntemi kullanmıştı. Meclis kürsüsünde yaptığı konuşmada Ahmedinecad, Meclis Başkanı Ali Laricani’nin kardeşlerinden birisinin rüşvet teklif ettiği iddia edilen ses kaydını milletvekillerine dinletmişti. Ahmedinecad’ın bu yolla kendi favori adayının cumhurbaşkanlığı seçiminde onaylanmaması durumunda belgeleri ifşa ederek rejimin ileri gelenlerinin itibarını zedelemekle tehdit ettiği düşünülüyordu. Buna rağmen Meşai’nin adaylığının reddi Rehber ve çevresinin Ahmedinecad’ın şantajına boyun eğmediğini göstermektedir. Ortaya çıkan tablo göstermektedir ki Koruyucular Şurası, Rehber Hamanei’ye sadık ve bağımsız hareket ederek yeni problem çıkarması ihtimali düşük kimselerin adaylığını onaylamıştır. Bununla beraber önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimleri İran siyaseti için önemlidir. Her şeyden önce seçimler İran’a dış dünya ile ilişkilerini düzeltmesi için bir fırsat sağlayacaktır. Dış politikanın kontrolü Hamanei’nin uhdesinde kalmaya devam etse de halkın çoğunluğunun teveccühüne mazhar olabilecek pragmatik bir cumhurbaşkanı, İran’ın içinde bulunduğu bunalımdan çıkmasını kolaylaştırabilir. Nitekim adaylığı onaylanan kişilerin önemli bir kısmı muhafazakar altyapıdan gelmekle birlikte pragmatik olarak bilinmektedir. 
Dış politika değişir mi?
Seçimleri önemli kılan bir başka unsur ise tercihlerin kısıtlı ve sonuçların şüpheli olmasına rağmen seçim sandığının halkın önüne konulması, sistem içindeki elitlerin değişiminde halkın hakemliğine başvurulması anlamına gelmektedir. Nitekim ortak niteliklerine rağmen adaylığı onaylanan sekiz kişinin birbirlerinin kopyası olduğu ileri sürülemez. Mesela Hasan Ruhani, daha önce Hatemi ve Rafsancani ile çalışmış bir kişidir. Uzmanlar Meclisi üyesi olan Ruhani, uzun yıllardan beri Hamanei’nin Ulusal Güvenlik Konseyi’ndeki temsilciliğini yapmıştır. Ruhani, AB Üçlüsü ile 2003-2005 arasında yürütülen nükleer müzakerelerde İran’ı temsil etmiş ve göreceli olarak başarı sağlamıştı. Seçim sloganı ‘İtidal, Akıl ve Basiret’  olan Ruhani teknokrasiyi ve pragmatizmi temsil etmekte, hem reformculara hem de muhafazakârlara hitap edebilmektedir. Adaylar arasında reformculara hitap eden ikinci kişi, Hatemi’nin yardımcılığını yapmış olan Muhammed Rıza Arif’tir. Arif de kampanyasında ‘rasyonalite’yi öne çıkarmaktadır.
İran adına nükleer müzakereleri yürüten şimdiki Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Said Celili ise somut sonuç alamasa bile müzakerelerin kopmadan devam etmesinde, dolayısıyla İran’ın haklarının savunulmasında etkili olmuştur. Diğer taraftan Celili, İran devriminin ikinci neslini temsil etmektedir ki bu nesil devrim sırasında sokaklarda etkili olmuş, daha sonra Irak’a karşı savaşmak üzere cepheye gitmiştir. Savaş gazisi olan Celili, ‘mütevazi’ hayatı ile devrime ‘kan’ vermiş, göreceli olarak genç nesle hitap etmektedir ve Hamanei’ye yakınlığı ve güvenlik meselelerindeki hakimiyeti nedeniyle seçimlerin favorisi olarak görülmektedir. Bu seçimlerin favorilerinden birisi de Muhammed Bakır Qalibaf’dır. İran-Irak savaşı sırasında cephede olan Qalibaf, 2005 seçimlerinde şaşaalı bir seçim kampanyası yürütmüş ve 4 milyondan fazla oy almıştı. 2005’ten beri Tahran Belediye Başkanlığı yapan Qalibaf burada oldukça başarılı bir performans sergilemiştir. Qalibaf, ‘daha iyi ekonomi ve insanlar için hayat’ sloganıyla hem ‘reformcu’ gençlere, hem de ‘muhafazakârlara’ hitap etmektedir. Diğer adaylar Muhsin Rızai, Gulamali Haddad Adel, Ali Ekber Velayeti ve Muhammed Harrazi, hem sloganları, hem kişilikleri itibariyle İran elitlerinden ‘eski nesli’ temsil etmektedir.
İran seçimleri her şeye rağmen yeni sürprizlere gebedir. Hatemi’nin seçilmesi, Ahmedinecad’ın seçilmesi ve daha sonra ortaya çıkan Hamanei -Ahmedinecad çekişmesi hep sürpriz olmuştur. İran’da siyasetin alanının giderek daralmasına ve otoriterleşmesine karşılık siyasetin dinamik yapısı ve sürprizleri önümüzdeki seçimlere heyecan katmaktadır.

Iran Cautious of Turkey’s Kurdish Approach


Iran Cautious of Turkey’s Kurdish Approach

16 March 2013
http://www.al-monitor.com/pulse/politics/2013/03/iran-cautious-turkey-kurds.html


For some time Turkey has been searching for ways to solve its Kurdish issue under the label of “the solution process.” Despite the optimism generated by this label, both the government and the Peace and Democracy Party [BDP] (along with other elements of parliament’s Kurdish wing) have shown prudence. One reason for this cautious optimism is Ankara’s concern that power brokers who do not want Turkey to solve this issue might sabotage the process. Many insist that no country in the region, or anywhere in the world for that matter, would like to see Turkey prosper after solving the Kurdish issue. Turkey’s most frequently mentioned adversary is Iran.

For a while now it has been alleged that Iran is in alliance against Turkey with the PKK [Kurdistan Workers Party] — or at least with PKK leaders such as Cemil Bayik, who is said to be close to Iran. We remember how many listed Iran among the possible culprits of the Paris murders. Is Iran really against Turkey resolving the Kurdish issue?
The first theory is a classic one, and posits that solving the Kurdish issue will empower Turkey. Therefore Iran, which sees Turkey as a regional rival, would not want it to gain more power by resolving the Kurdish issue.
But wouldn’t a strong and prosperous neighbor that has solved this problem contribute positively to Iran as well? Isn’t that why Iran backed Turkey’s accession to the EU and its democratic openings? Stability, economic growth and peace in Turkey’s east would certainly be felt in Iran’s restive northwest, which has been living through similar problems for many years.
Another theory is that if Turkey makes progress in solving the Kurdish issue through democratic means, it might put the authoritarian Iranian government — which also has a significant Kurdish population — in a tough spot. Iranian Kurds who see Turkish Kurds making gains might well exert pressure to achieve the same rights. This is why Iran would not want Turkey to solve the Kurdish issue through democratic means, it is claimed. While there may well be some truth to this claim, one has to admit that Iran’s Kurdish issue and the phase it has come to differ from what Turkey has experienced. For example, Iran supported the demands of Kurds in northern Iraq to form a federation, immediately recognized the Kurdistan Regional Government [KRG] without hesitation and quickly developed relations with the region.
Perhaps Iranian leaders won’t be uncomfortable with Turkey solving its Kurdish issue but will rather worry about the Turkish approach to a solution. The “solution process” now means the withdrawal of about 4,000 PKK militants from Turkey. Where will these militants go with their guns? Northern Iraq, Iran and Syria are the places that first come to mind.
Another question that has to be answered is what these militants will be doing after they leave Turkey. Will they sit on a mountaintop waiting for the process to be completed? Certainly not. A PKK that suspends its operations in Turkey is most likely to support the armed struggle of the Iranian Kurds and fight against Iran, or to go to Syria to boost and consolidate the gains of the Kurdish peoplethere.
The PKK fighters’ withdrawal from Turkey with their guns will gain time for Turkey in the solution process. But Iranian officials have serious fears that the PKK will join with the Iranian Party for a Free Life in Kurdistan (PJAK) to focus on the struggle against Iran. Those fears may explain the recent wave of arrests of Iranian Kurdish politicians. It is reported that this wave of attacks is the most comprehensive since 2008. The fact that these arrests have come at the same time as the solution process in Turkey cannot be a coincidence.
In a nutshell, the solution process linked to the PKK’S withdrawal from Turkey is disturbing Iran. This is not because of Iran’s concern with democratization or the empowerment of Turkey, but because of its worry that the PKK fire could ignite its territory.

Irak-ABD İlişkilerinin Niteliği Değişiyor


Irak-ABD İlişkilerinin Niteliği Değişiyor
Bayram Sinkaya, Stratejik Analiz, cilt 9, no 103 (Ocak 2008).

14 Ekim Salı günü Irak Başbakanı Nuri El-Maliki Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani ve iki yardımcısı ile biraraya gelerek ABD ile Irak arasında görüşmeleri tamamlanan güvenlik anlaşmasının son taslağını görüştüler. Maliki’nin yardımcısı Ali el-Debbag da nihai taslağın 17 Ekim’de toplanması beklenen Ulusal Güvenlik için Siyasi Konsey* üyelerine verildiğini açıkladı. Daha sonra Kabine’ye ve Meclis’e sunulacak taslağın buralarda onaylanması ile birlikte ABD ve Irak arasında “Birliklerin Geçici Bulunuşu ve Çekilmeleri Hakkında Anlaşma”nın  31 Aralık 2008 tarihine kadar tamamlanması beklenmektedir.
Bu anlaşmanın en önemli sonucu Irak ile ABD arasındaki ilişkilerin niteliğinin değişmesidir. Böylece 19 Mart 2003’te başlayan Amerikan işgali tamamen sona erecek ve iki bağımsız devlet arasında “normal” ilişkiler tesis edilecektir. Peki bu anlaşmaya neden gerek duyulmuştur? Bilindiği üzere, ABD liderliğindeki koalisyon güçleri Irak’ın işgalinin ardından BM Güvenlik Konseyi tarafindan alınan 1483 nolu karar ile “işgal yönetimi” olarak kabul edilmişti. Güvenlik Konseyi daha sonra aldığı 1511 (16 Ekim 2003) sayılı karar ile ABD liderliğindeki koalisyon güçlerini Irak’ta istikrarın ve güvenliğin sağlanması için Çokuluslu Güç olarak yetkilendirmiştir. 28 Haziran 2004’te Koalisyon Geçici Yönetimi’nin egemenliği Iyad Allavi yönetimindeki Geçici Irak Hükümeti’ne devretmesi ile işgal resmen son ermişti. İşgal sonrası yönetime ilişkin 1546 sayılı Güvenlik Konseyi kararı ile Çokuluslu Güç, Irak’ta  sürekli bir hükümetin kurulması beklenen 2005 yılı sonuna kadar Irak’ın güvenliğini sağlamakla görevlendirilmişti. Ancak, bu karar Çokuluslu Gücün yetkisinin  Irak hükümetinin isteği üzerine veya oniki ayda bir yeniden değerlendirilmesini öngörmüştür. Bu hükme dayanarak, ABD liderliğindeki koalisyon güçlerinin Irak’taki varlığı ve askeri yetkisi 11 Kasım 2005’te ve 28 Kasım 2006’da Irak hükümetinin talebi üzerine BM Güvenlik Konseyi tarafından bir yıl süreyle uzatılmıştır. Irak hükümetinin isteğiyle Çokuluslu Gücün yetkisi, 18 Aralık 2007’de Güvenlik Konseyi’nin 1790 sayılı kararı ile son defa olmak üzere yeniden 31 Aralık 2008 tarihine kadar uzatılmıştır. Böylece, Irak’taki ABD askeri varlığı üzerindeki BM şemsiyesi 2008 yılı sonunda kalkmaktadır. İşte bu anlaşma ile Irak’taki Amerikan askeri varlığına yeni bir çerçeve sağlanmış olacaktır.
Hem iki devlet arasında normal ilişkilerin tesisi, hem de BM sonrası Irak’ta Amerikan askeri varlığının sürdürülebilmesi yönünde atılan ilk adım Irak Başbakanı Nuri el-Maliki ile ABD Başkanı George Bush arasında, Kasım 2007’de imzalanan İlkeler Anlaşmasıdır. İki devlet arasında uzun süreli işbirliği için imzalanan bu belgede belirtilen prensipler çerçecevesinde yürütülecek görüşmelerin Temmuz 2008’den önce tamamlanması hedeflenmiştir. Bu çerçevede, taraflar arasında müzakereler Mart 2008’de başlamıştır. Müzakerelerde iki ayrı anlaşma üzerinde çalışılmıştır; birincisi iki ülke ilişkilerinin temellerini düzenlemesi öngörülen Stratejik Çerçeve Anlaşması, ikincisi Irak’ta bulunan kuvvetlerin statüsüne ilişkin anlaşmadır. Müzakereler sırasında ABD’nin kimi talepleri (50’den fazla sürekli üs; geri çekilme için bir takvim belirlenmemesi; hava sahasının denetlenmesi, tek taraflı askeri operasyon yapma yetkisi, askeri personelin ve diğer sözleşmeli personelin Irak kanunlarından tam muafiyeti – Amerikan yetkilileri ısrarla sürekli üs taleplerinin olmadığını belirttiler ancak geri çekilmeye ilişkin herhangi bir takvim sunmaktan kaçındılar.) Irak’ta yönetim de dahil olmak üzere hemen hemen bütün siyasi grupların tepkisini çekmiş, görüşmeler Mayıs ve Haziran aylarında durma noktasına gelmiştir. ABD Başkanı Bush’un müdahalesiyle müzakereler yeniden başlamış ve Ağustos ayının sonlarında anlaşmaların sonlandırıldığına dair haberler yayılmıştır. Bu süreç içerisinde kuvvetlerin statüsü anlaşmasının taslak metni basına sızdırılırken stratejik çerçeve anlaşmasına dair hernagi bir bilgi verilmemiştir. Bununla birlikte Stratejik Çerçeve Anlaşmasının büyük ölçüde İlkeler Anlaşmasındaki hükümleri tekrar etmesi beklenmektedir.
Şu anda Irak’ta görüşülen ve onay süreci başlatılan anlaşma, kuvvetlerin statüsüne ilişkin anlaşmadır. Kuvvetlerin Statüsü Anlaşması ( Status of Forces Agreement) ABD’nin, ülkesinde askerlerinin bulunduğu her devlet ile yaptığı, yabancı topraklarda bulunan askerlerin haklarını ve yükümlülüklerini, yabancı güç konuşlandırmanın ayrıntılarını – askerlerin üniforma giymelerinden silah taşımalarına, posta ve bankacılık işlemlerinden iletişim işlemlerine – düzenleyen teknik anlaşmalardır. Irak ile yapılan anlaşmanın taslak metnine göre Irak hükümeti el-Kaide, diğer terörist gruplar ve yasadışı güçlere karşı mücadele ederken geçici olarak Amerikan güçlerinin desteğini talep edebilir. Bu anlaşmaya göre yapılacak askeri operasyonlar, Irak hükümetinin onayı ve Iraklı yetkililer ile tam koordinasyon halinde yürütülecektir. Ayrıca Amerikan askerlerinin Irak’tan çekilmesi için bir tarih belirlenmiştir. Amerikan askerleri 2011 yılının sonuna kadar Irak’tan ayrılacaktır; ancak Irak hükümeti bu sürenin bitiminden sonra da Amerikan askerlerinin kalmasını isteyebilir. Bu süre zarfında “ciddi” ve tasarlanmış görev-dışı suç işlediklerinde Amerikan askerleri, Irak makamları tarafından koğuşturulacaktır. Çok tartışmaya yol açan sözleşmeli personel ise üslerde veya üs dışındaki askeri görevleri sırasında işledikleri suçlardan dolayı Amerikan kanunlarına tabi olacaktır. Ciddi ve tasarlanmış görev dışı suçlarından ötürü Amerikan güçleri Amerikan gözetiminde tutulacak ve sorgulama ve yargılama için Iraklı yetkililere teslim edilebilecektir. Taslağa göre Amerikan güçleri Irak kanunlarına göre Iraklı şüphelileri suçlamaksızın tutamayacaktır. Üzerinde çokça tartışılan konulardan Amerikan askerlerinin bulunacağı üsler ile bunların sayıları ve yerlerine dair herhangi bir hüküm taslak metinde yer almamıştır.

     Iraklı siyasi grupların çoğu, ABD ile yapılacak güvenlik anlaşmasına bu anlaşmanın Irak’ın egemenlik haklarını zedeleyeceği, Irak topraklarının komşuları aleyhine kullanılabileceği endişesiyle ve yabancı askerlerin geri çekilmesine ilişkin bir takvim belirlenmediği gerekçesiyle karşı çıkıyordu. Bu nedenle 2011 yılı sonunda Amerikan askerlerinin çekileceğinin belirtilmiş olması anlaşmaya muhalefeti azaltacak ve Irak yönetimini rahatlatacaktır. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi bu bir teknik anlaşmadır ve BM Güvenlik Konseyi şemsiyesinin kalktığı bir ortamda Irak ile ABD arasında güvenlik işbirliği ilişkilerinin esası, Irak’ta bulunan Amerikan askerlerinin görevleri ve yetkileri ile bunların nerelerde konuşlandırılacağı hususları belirsizliğini hala korumaktadır.


* Cumhurbaşkanı ve Yardımcıları, Başbakan, Siyasi Parti liderleri ve Meclis Başkanı ile yarımcılarından oluşan danışma organı.

İran Meclis Seçimlerinin Yansımaları

İran Meclis Seçimlerinin Yansımaları

14.03.2012 
    
Bayram Sinkaya*

Yıllardır iktidarda olan otoriter yönetimlerle anılan Ortadoğu son bir yıldır demokratikleşme taleplerinin merkezinde olduğu Arap Baharı ile çalkalanırken İran geçtiğimiz Cuma günü (2 Mart 2012) 9. kez Meclis seçimleri için sandığa gitti. Halkın oy kullanmak üzere “seçim merkezlerine akın etmesi nedeniyle” oy kullanma süresi beş saat uzatıldı. Resmi açıklamalara göre katılım oranının yüzde 64 civarında olduğu seçimlerde üç binden fazla aday 290 sandalyeli “İslami Şura Meclisi”nde üyelik için yarıştı.

Bu resim İran’ın demokratikleşme açısından otoriter Arap rejimlerinden çok önde olduğunu gösteriyor. Ancak İran’daki siyasal sisteme ve seçimlere daha dikkatli bir gözle bakıldığında İran’da demokratikleşme sorunlarının çok ciddi olduğu görülecektir. Öncelikle İran’da yapılan seçimler hibrid bir rejimin yansımasıdır. Yani Meclis’in İran siyasal sitemindeki yeri ve etkinliği dini kurumlar tarafından ciddi şekilde sınırlanmıştır.[1] Ayrıca Rehber Ayetullah Ali Hamanei’nin Meclis’e sık sık müdahale etmesi Meclisin etkinliğini sınırlayan başka bir faktör olmuştur. Diğer taraftan İran’da yasama (meclis) ve yürütme (cumhurbaşkanlığı) seçimleri ayrı ayrı yapıldığı için kısa vadede İran hükümetinin şeklini ve politikalarını etkilemeyecektir.
Meclis hükümet üzerinde ancak yasa çıkarma sürecinde ve yasamanın yürütmeyi denetleme imkanlarını kullanarak etkili olabilmektedir. Bu nedenle cumhurbaşkanı ile siyasi açıdan uyumsuz bir meclisin ortaya çıkması hükümeti orta vadede zor durumda bırakabilir. Bu nedenle etkisi sınırlı da olsa ülkenin genel siyasetinin seyri ve siyasi elitlerin konumlanışı açısından Meclis seçimleri önem kazanmaktadır.
İkincisi, 9. Meclis seçimleri “olağanüstü şartlar” altında yapılmıştır. Bir kere muhalefetin önemli bir kısmı kuşatma altına alınmıştır. Haziran 2009’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerine hile karıştırıldığı iddiasıyla yaygın protestolar düzenleyen reformcu “Yeşil Hareket”in önde gelen liderleri Mir Hüseyin Musevi ve Mehdi Kerrubi bir yılı aşkın zamandır ev hapsinde tutulmaktadır. Rejim yanlılarının “fitne” hareketi olarak nitelediği Yeşil Hareket siyasi arenadan tasfiye edildi. 2009 seçimlerinde hile yapıldığını ve oyların çalındığını ileri süren, Yeşil Hareket’in ana akımını oluşturduğu reformcular büyük bir çoğunlukla hem aday olma sürecinde hem de oylama sürecinde adil olmayacağını düşündükleri Meclis seçimlerini boykot etti.
Böylece 9. Meclis seçimleri kamuoyunda “muhafazakârlar” olarak bilinen, ancak kendilerini ilkeci (osoulgera / principlist) olarak adlandıran bir grup elitin kendi içinde çekişme sahasına döndü. Aslında ilkecilik, devrimci radikal değerler ile dini değerleri savunan, Ayetullah Hamanei’nin liderliğini destekleyen ve reformculara karşı ortak bir blok oluşturmak üzere bir araya gelen geleneksel muhafazakârlar ile neoradikallerin kendilerini tanımlamak için kullandıkları bir isimdi. 2009’da Yeşil Hareket’in şiddetle bastırılmasının ardından daha önce ilkecileri oluşturan geleneksel muhafazakârlar ile neoradikaller arasında dış siyaset ve ekonomi üzerinden farklılıklar ortaya çıkmaya başladı. O dönemde Mecliste etkili olan ve Ali Laricani’nin temsil ettiği geleneksel muhafazakârlar, Ahmedinecad yönetimindeki İran’ın dış politikada Batıdan ve Arap dünyasından izole olmasına, dış politikadaki başarısızlıklar yüzünden İran’ın yaptırımlara maruz kalmasına ve Ahmedinecad hükümetinin “populist” politikalarına karşı çıkmaya başladı. Geleneksel muhafazakârlara yakınlığı ile bilinen Rehber Hamanei uzun bir süre Ahmedinecad’ın liderliğindeki neoradikaller ile geleneksel muhafazakârlar arasında denge gözetmeye çalıştı.
Geleneksel muhafazalar ile neoradikaller arasındaki çatışma bir süre sonra Cumhurbaşkanı Ahmedinecad ile Rehber Hamanei arasındaki ilişkilerin bozulmasıyla, hatta gerilime dönüşmesiyle sonuçlandı. Ahmedinecad’ın İstihbarat Bakanı Haydar Moslehi’yi Mayıs 2010’da görevden almasına karşın Rehber Hamanei’nin Moslehi’yi görevine iade etmesi, buna karşılık Ahmedinecad’ın bir müddet inzivaya çekilerek resmi toplantıları protesto etmesiyle iki lider arasındaki gerginliği net bir şekilde ortaya koydu. Bu gelişmeden kısa bir süre sonra Ahmedinecad’ın yakın dostu, dünürü olan ve daha önce İsrail ile ilgili sözleri ve İslam ile İranlılık arasındaki ilişki hakkındaki beyanatları yüzünden büyük tepki çekmiş olan Cumhurbaşkanlığı Sekreteri İsfendiyar Rahim Meşai, İmam Mehdi’nin dönüşü ile ilgili fikirleri nedeniyle geleneksel muhafazakârların saldırısına maruz kaldı ve sapkınlıkla suçlandı.[2] Meşai ile birlikte ona yakın kişiler de sapkın cereyanın (inhirafi) mensupları olarak yaftalandı ve İran rejiminin yeni düşmanları olarak lanse edilmeye başlandı. Bu saldırıları Ahmedinecad’ın danışmanlarından İRNA Direktörü Ali Akbar Javanfekr’in yargılanması ve İran tarihinin en büyük banka skandalında Meşai, dolayısıyla Ahmedinecad ile ilişkili kişilerin yolsuzlukla suçlanması izledi.[3] 
Ahmedinecad-Hamanei gerginliği sırasında neoradikallerin Ayetullah Mesbah-Yazdi önderliğindeki radikal İslamcı kısmı Ahmedinecad’dan desteğini çekti. Ahmedinecad’dan desteğini çekenler Mesbah-Yazdi’nin himayesinde Mukavemet Cephesi (Cepheyi Payidari) adında yeni bir siyasi oluşum içine girdi. Bu bölünmelerin neticesinde ilkeciler 9. Meclis seçimlerine üç ayrı büyük liste halinde girdi. Bunlar Hamanei’nin sadık destekçileri ve geleneksel muhafazakârları temsil eden Birleşik İlkeciler Cephesi (Cepheye Mottahede Osoulgerayan), Mesbah-Yazdi destekçilerinin oluşturduğu Mukavemet Cephesi ve Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın destekleyen Tevhid ve Adalet Cephesi’nden oluşuyordu.[4]
Seçimlere siyasal partilerin çatısı altında girilmediği için siyasi hareketler “bağımsız” olarak yarışan adaylardan hangilerini desteklediğini ilan ediyor. Bir adaya birden fazla siyasi hareket destek verebildiği için seçimler sonucunda hangi grubun ne kadar oy aldığını kesin olarak tespit etmek mümkün değil. Kesin olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik İlkeciler Meclisteki sandalyelerin yaklaşık üçte birini kazanırken Ahmedinecad destekçileri azınlıkta kaldı.[5] Bu durum Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın görevdeki son yılının zor geçeceği anlamına gelmektedir. Bu siyasi gelişmeler en çok Ahmedinecad ve “sapkın cereyan” ile arasına mesafe koyan ancak geleneksel muhafazakârlardan da ayrı duran radikal İslamcı Mesbah-Yazdi’nin bağımsız bir hareketin lideri olarak ortaya çıkmasını ve yükselmesini sağlamıştır. Dolayısıyla İran’da siyasi mücadele bundan sonra radikal İslamcılar ile geleneksel muhafazakârlar arasında devam edecektir.
Üçüncüsü, seçimlere katılım iki açıdan güvenlik sorunu olarak görülmektedir. Birincisi İslami rejim düşmanlarının İran’daki siyasi gelişmeleri maniple ederek İran’a zarar vermeye çalıştığına inanılmaktadır. Bu inanış ülkede siyasetin çoğulcu ve katılımcı bir şekilde yürütülmesinin önünde ciddi bir engel olmaktadır. İkincisi, İranlı yetkililer göre 1979’dan beri yapılan bütün seçimlere katılım İslami rejimin halk nezdindeki meşruiyetini göstermektedir. Bu bakışa göre seçimlere yüksek düzeyde katılım sadece yönetici elitlerin belirlenmesini sağlamaz, aynı zamanda “düşmanların” rejimin halk arasında desteğini kaybettiği/kaybedeceği ümitlerine büyük bir darbe vurur. Bu nedenle halkı seçimlere teşvik etmek için yapılan yayınlarda kullanılan her oyun “düşmana” vurulan bir darbe ve dini bir vecibe olduğunun altı çizilmiştir. İran üzerinde uluslararası baskının arttığı şu günlerde bu yönde yapılan propaganda İran halkının seçimler için seferber olmasını sağlamıştır. Netice itibariyle oluşan yüzde 64 üzerindeki katılım İran yönetimi için bir başarıdır.
Lakin bu hususta seçim sonuçlarına olan güvenin eksik olduğuna işaret etmek gerekir. Rejim yanlısı kaynaklar halkın seçimlere büyük çoğunlukla rağbet ettiğini ileri sürerken rejim muhalifleri oylama merkezlerinin boş fotoğraflarını servis etmektedir. Hal böyle iken 2009’da oylarının “çalındığı”na inanan insanların bu seçimlerin sonuçlarını güvenilir bulması için hiçbir olumlu gelişme olmamıştır. Aday olduğu Germsar bölgesinde seçimi kaybeden Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın kızkardeşi Pervin Ahmedinecad dahi usulsüzlük yapıldığını ileri sürmesi,[6] İran seçimlerine olan güvenin büyük ölçüde sarsıldığının en önemli işaretidir. 
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi* 


[1] Bkz. Bayram Sinkaya, “İran İslam Cumhuriyetinde Siyasal Yapı ve Yönetim,” M. Şahin & T. Yılmaz (der.) Ortadoğu Siyasetinde İran, Ankara, Barış Kitap, 2011, s.3-49.
[2] Bkz., “Chronology of Controversy: Who is Esfandiar Mashaei?” Irandiplomacy, 30 Kasım 2010, (http://irdiplomacy.ir/en/news/22/bodyView/9503/Chronology.of.Controversy.html).
[3] Bkz., E. Erdem Aydın, “A Seperation? The Principalist Divide and the Parliamentary Elections in Iran,” TESEV Dış Politika Programı, 10 Şubat 2012, (http://www.tesev.org.tr/UD_OBJS/PDF/DPT/OD/YYN/TESEV_Erdem_Aydin_Iran_March_elections.pdf).
[4] Bu konuda bkz. Pınar Arıkan, “Meclis Seçimleri öncesinde İran’ın Siyasi Haritası,” ORSAM Dış Politika Analizi, 1 Mart 2012, (http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=3265).
[5] “Ahmedinejad rivals leading in parliamentary elections,” Iran Press News, 3 Mart 2012, (http://www.iranpressnews.com/english/source/118900.html).
[6] “Pervin Ahmedinejad: Seçimlere Hile Karıştı,” Radikal, 4 Mart 2012.

1. Yılında Arap devrimlerinin önündeki tehditler ve fırsatlar

1. Yılında Arap devrimlerinin önündeki tehditler ve fırsatlar

Bir yıl önce otoriter rejimlerin yıkılması, demokrasi, sosyal ve ekonomik adalet talepleriyle ortaya çıkan Arap "devrimci" hareketi, üç ülkede liderlerin devrilmesiyle "kısmen" başarıya ulaştı. Eski yönetimin devrilmesi, devrimin aşamalarından sadece birisidir. Dolayısıyla Arap devrimlerinde süreç hala devam ediyor. Peki, bu süreçte devrimlerin, yani yukarıdaki taleplerin hayata geçirilmesinin önündeki tehditler ve fırsatlar nelerdir?
Mısır'da ve Tunus'ta yapılan seçimlerin ardından bazı çevreler "devrimin çalındığı"ndan dem vurmaya başladı. Ne gariptir, tarihte çalınmayan devrim yok gibidir. Bolşevik devriminden İran devrimine bütün devrimler çalınmış veya ihanete uğramıştır! Aslında mesele devrimin çalınmasından ziyade devrim sonrası mücadeleden kaynaklanıyor. Devrimler mevcut rejimlerin yıkılması için farklı siyasal akımların bir araya gelmesiyle başarıya ulaşır. Rejimin devrilmesinden sonra bu "koalisyon" dağılır ve eski ortaklar iktidar için rekabet etmeye başlar. Bu rekabetin niteliği devrimin geleceğini belirler. Rekabetin barışçı şartlarda gerçekleşmesi sağlıklı bir geçişi mümkün kılarken rekabetin çatışmaya dönüşmesi devrimi tehdit eder.

Tehditler Devrime yönelik tehditlerden biri "karşıdevrim"dir. Karşıdevrimin iki boyutu var. Birincisi devrimden rahatsız olan ve onu durdurmak isteyen "muhafazakâr" bir tepkidir. Bu tepki, devrimin alt ettiği eski elitler ve kurumlar ile onların dış destekçileri tarafından yönlendirilebilir. Karşıdevrimin ikinci boyutu ise iktidar için yarışan eski ortakların birbirlerine yönelttikleri bir suçlama olmasıdır. Böyle bir gelişme devrimci hareketin birlikteliğine zarar verir ve suçlamaya hedef olan akımların zayıflamasına ve meşruiyetini yitirmesine neden olur. Bu yolla bazı siyasi hareketlerin tasfiye edilmesi, yeni kurulacak siyasi yapının katılımcı niteliğini zayıflatır.
Devrimin önündeki sorunlardan biri de siyasi istikrarsızlıktır. Eski rejimin devrilmesinin ardından devrimci koalisyonun dağılması nedeniyle bir süre zayıf hükümetler ortaya çıkar. Bu şartlarda siyasi hareketlerin en güçlüsü ve örgütlüsü yavaş yavaş rakiplerini saf dışı ederek kendi iktidarını kurabilir. Böylece orta vadede siyasi istikrar sağlansa bile kurulacak siyasi yapı devrimci taleplerle uyumlu olmayacaktır.
Siyasi istikrarsızlık devrimci hükümetlerin ekonomik performansını da olumsuz etkiler. Devrik rejimlerden miras alınan ekonomik yapıların yeterince iyi işlemediği açıktır. Ekonomi, devrim sürecinde de grevler, iş ilişkilerinin bozulması vs. sebeplerle olumsuz etkilenmiştir. Dolayısıyla, ekonominin çarklarının işlemesi ve sosyal ve ekonomik adaletin tesis edilebilmesi için ekonominin yeniden yapılandırılması gerekir. Fakat istikrarsızlığın yanı sıra siyasi hareketlerin ekonomik önceliklerinin farklı olması reformların yapılmasına ket vuracaktır. Oysa hükümetlerin ekonomik performansı devrimci rejimin meşruiyetinin pekişmesinde etkili olacaktır. O halde devrimci hükümetlerin muhtemel ekonomik başarısızlığı devrime yönelik tehditlerden birisidir. Ekonomik başarısızlık geniş halk kitlelerinin devrimden uzaklaşmasına yol açarken yeni ekonomik güç ilişkileri siyasi hareketler arasındaki rekabeti ve çatışmayı körükleyebilir.

Fırsatlar Bütün bu tehditlere karşılık Arap devrimlerinin sahip olduğu bazı avantajlar da var. Bunlardan biri müzakereli geçiş süreci. Libya dışındaki örneklerde yöneticilerin ülkeyi kısa sürede terk etmesi, eski rejimin temsilcileri ile devrimci güçler arasında müzakere sürecinin önünü açtı. Müzakereler devrimin göreceli olarak barış içinde gerçekleşmesini mümkün kılmış, dolayısıyla devrimin yıkıcı etkileri az bir hasarla atlatılmıştır. Müzakere süreci sayesinde ülke içinde "hesaplaşma"ya gidilmemesi, demokrasiye geçişi ve siyasi katılıma açık bir rejimin kurulmasını kolaylaştıracaktır.
Bazıları devrimci ideolojinin ve liderin yokluğunu Arap devrimleri için önemli bir zayıflık olarak görmektedir. Oysa devrime egemen bir ideolojinin olmaması devrimcilerin ortak taleplerinin olmadığı anlamına gelmez ve bu talepler ortadadır. Kaldı ki ideolojinin bir devrime egemen olması durumunda dahi her siyasi hareketin o ideolojiden anladığı şey farklıdır. Bu farklar devrim sonrası siyasi mücadelenin temelini oluşturur.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, devrimci ideolojinin iktidardaki gruplar tarafından otoriter yapıların tesis edilmesi yolunda araçsallaştırılmasıdır. Yani etkili siyasal gruplar devrimci ideolojiyi -ki bu aslında "ideoloji"nin onlar tarafından yapılan özel bir tanımıdır- hayata geçirmek için güç kullanma eğilimine girebilir. Bu sürecin karizmatik bir liderin öncülüğünde olması da devrimin otoriterleşmesine hizmet eder. Dolayısıyla, devrimci ideolojinin ve karizmatik liderin yokluğu Arap devrimleri için zayıflık değil demokratik rejimlerin kurulabilmesi için önemli bir fırsattır.
Arap devrimlerinin avantajlarından biri de dış dünyanın desteğidir. Suriye ve Körfez'deki gelişmeler bir yana bölge ülkelerinin hemen hepsi ve Batı, Arap devrimlerini desteklemektedir. Oysa geçmişteki devrimlerin en büyük sorunu dış dünyanın olumsuz tutumuydu. "Evrensel" ideolojilerin etkisiyle devrimlerin statükoya meydan okuması, statükocu güçler ile devrim arasında düşmanlığa, bu düşmanlık da devrimi yıpratan savaşlara yol açmıştı. O halde dış dünyanın destek vermesi, Arap devrimleri için büyük bir fırsattır.
Arap devrimleri ile birlikte demokrasi talebi Arap siyasetinde öne çıkmış, demokrasi Arap dünyasındaki başlıca oyunculardan birisi olmuştur. Bu nedenle devrimler Arap dünyasının siyasi kalkınması için bir fırsattır. Bu fırsatın gerçeğe dönüşmesi, Arap devrimcilerinin tehditlerle baş etme ve fırsatları değerlendirme yeteneklerine bağlı. Onların performansı sadece Arap devrimlerinin kaderini değil, bütün Arap dünyasının geleceğini belirleyecek.

Sabah (Perspektif), 7 Ocak 2012, Cumartesi

http://www.sabah.com.tr/Perspektif/Yazarlar/sinkaya/2012/01/07/1-yilinda-arap-devrimlerinin-onundeki-tehditler-ve-firsatlar

İran-Suriye İlişkileri Ve Suriye'de Halk İsyanı


İran-Suriye İlişkileri Ve Suriye'de Halk İsyanı
Dr. Bayram Sinkaya, Atatürk Üniversitesi
Esad rejiminin isyanlar ve dış baskı neticesinde düşmesinden sonra Suriye’nin iç savaşa sürüklenmesi ihtimal dâhilindedir. Suriye muhalefetinin radikal kanadı ve Selefiler, Esad yönetiminin devrilmesi durumunda intikam amacıyla Alevi ve Şiilere saldırabilir. Nitekim Selefilerin şimdiden Alevi ve Şiilere saldırdığı ileri sürülmektedir. Böyle bir durumda Suriye’de mezhepler arası çatışma baş gösterebilir. Muhtemel çatışmaların mahiyeti mezhep çatışması olmasa bile, iç savaşın patlak vermesi durumunda çatışan gruplardan bazıları İran’ın desteğini arayacaktır. Nitekim İran, Lübnan ve Irak iç savaşları sırasında bu konuda oldukça tecrübe kazanmıştır ve iktidar için yarışan grupların bir kısmını desteklemekte tereddüt etmeyecektir. Bu durumda Esad’ın iktidarı son bulsa dahi Suriye’de İran etkisi sınırlı ama etkili bir şekilde devam edecektir.
 
Metnin Tamamı    
http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/2011926_5.pdf

U.S. and Israeli Military Attacks Against Iran: Regional and Global Consequences

  1. Introduction On February 28, 2026, U.S. military elements and the Israel Defense Forces (IDF) launched coordinated and joint missile an...